Nereden, Nereye?

Sultan Abdülaziz.

25 Haziran 1861’de tahta geçti. Güreş, bilek güreşi, av ve cirit sporlarına meraklıydı. Sırtı yere gelmez bir pehlivandı. Bununla beraber, memleket batarken avdan ayrılmayan padişahlar gibi olmadı. Ne geri çekildi, ne sadece sporla ya da musikiyle alakadar oldu. Osmanlı’nın modernizasyonu üzerine çalıştı ve Batılılaşma hareketlerine de hız verdi. Ordunun ihtiyacı olan tüfek, top ne varsa hepsini en yüksek kalitede olacak şekilde temin etti.

Osmanlı eyaletlerini gezdi. Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim’den sonra oraya giden ilk ve tek Osmanlı sultanı oldu. Sonra Batı Avrupa’yı gezdi. İngiltere, Almanya, Belçika ve Avusturya-Macaristan’a gitti. Kraliçe Victoriya, Abdülaziz’i sultanın kendi bestesi olan “Valse Davet” ile karşıladı. Richard Wagner’in meşhur “Beyrut” operasına katıldı ve aynı zamanda sanatçının çalışmalarına maddi yardımlarda bulundu.

Mecelle onun zamanında yayımlandı. Bugünkü “Danıştay” kurumuna denk olan “Şura-yı Devlet”i kurdu. İtfaiye teşkilatı da onun zamanında kurulmuştur. Mekteb-i Sanayi ve Darülfünun ilk olarak onun zamanında faaliyete geçti. Daha birçok yenilik, Sultan Abdülaziz döneminde hayata geçirildi.

Saltanatı süresince Sırp isyanlarıyla uğraştı. Kayıplar oldu; fakat taviz vermedi. Taviz vermeyince, Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa birlikte hareket ederek 30 Mayıs 1876 darbesini gerçekleştirdi. Fetvayı da Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’den almışlardı. Askerlere harbiye mektebi öğrencilerinin yanı sıra medrese öğrencileri de destek vermişti. Tahttan indirilen sultan, Feriye Sarayına kapatıldı. 4 Haziran tarihinde, iki bileği çok derinden olacak şekilde makasla kesildi ve şehit edildi. İntihar olduğuna kimse inanmadı.

Padişahı sadece güreşe olan merakıyla tanıtmak doğru değildir. Hem Avrupai hem de Alaturka tarzda çok güzel eserler bestelemiştir. “Valse Davet”, “Gondol Şarkısı”, “Hicoz Sirto” gibi... 

(Hüseyin Avni Paşa ve beraberindeki 10 kişiyi öldürmek suretiyle, kayıbiraderi Çerkes Hasan, Abdülaziz’in intikamını almış ve idam edilmiştir.)

*** 

Sultan Abdülhamit.

Onu “Ay Hatun”a “Ay Kağan” diyen de siyasal İslamcılığın kutbu olduğunu iddia eden de doğru anlayamaz. 33 senelik hükümdarlığında hiç hata yapmadığını savunmak da hep hata yaptığını savunmak da romantik bir tavırdan başka bir şey değildir. Onu göklere çıkaranların Atatürk’e put demeleri, “Atatürk’e toz kondurmuyorsunuz.” demeleri art niyetlerinin ispatından başka bir şey değildir.

Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra tahta apar topar 5.Murad geçirildi. Bu yeni padişahın iddialara göre ruh ve akıl sağlığı yerinde değildi. Önceki sultanın yaşadığı akıbet ruh sağlığını bozmuştu. Bu durum öne sürülerek tahttan indirildi ve yerine 2.Abdülhamit geçti. 5.Murat, Cleanti Scalieri aracılığıyla Proodos Locasına girmişti. Nitekim kendisini kaçırmak ve tekrar başa geçirmek isteyen Cleanti Scalieri’nin başında bulunduğu hareket, Masonlardan oluşan bir komite idi. Neticede başarılı olamadılar.

Her gün 2.Abdülhamit’e dair birçok şey okuyoruz. Bunların birçoğu hayal ürünü olan şeylerdir. Birtakım Abdülhamit tüccarları siyasi maksatlarla onu göklere çıkarıyor. Bunlardan başka, Abdülhamit’in çok iyi bir denge politikası güttüğü ve iddia edildiği gibi gerici olmadığı da aşikardır. Sarayında Batı müziği dinleyen, askeri bandosu Batı müziği kendi de piyano çalan bir hükümdar, nasıl gerici zihniyetin başında bulunabilir?

O da birçok yenilik yaptı. Birçok aydını sürgüne gönderdi; sürgüne gönderdiklerine daha rahat bir yaşam sunmayı da ihmal etmedi. Kendisine Cuma çıkışı suikast düzenleyen çetenin lideri anarşist Edward Joris’i affetti. Çok şiddetli bir saldırı gerçekleştiren ve birçok insanın ölümüne neden olan Joris nasıl affedilmişti? Neden affedilmişti? Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları’ndan öğrendiğimize göre, Joris affedilmeden önce Brüksel’den Yıldız’a rica ve tehditle karışık bir telgraf gelmişti. Abdülhamit de Joris’i affetmeye niyetliydi. Öyle de yaptı; 500 altın harçlık verilerek serbest bırakıldı. Edward Joris saf değiştirdi ve özellikle Fransa’da bulunan Ermeni komitacılarının arasında casusluk yaptı; ölene kadar Türk devletine sadık kaldı.

33 yıllık saltanatının, büyük mücadelelerinin sonunda tahttan indirildi. Hatıralarına göz atıldığında, Latin abecesine geçmeyi düşündüğü görülecektir. Cumhuriyet döneminde de onun kurduğu birçok kurumdan istifade edilmiştir.

*** 

Mustafa Kemal Atatürk.
.
Nutuk’ta şöyle diyor: Şimdi Efendiler,

İzin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve kurtuluş karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi? Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştır:

Birincisi, İngiliz himayesini istemek.
İkincisi, Amerikan mandasını istemek.

Bu iki türlü karar sahipleri, Osmanlı Devletinin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında paylaşılması yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir. 

Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş çarelerini aramıştır. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devletinden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu. Bazı bölgelerde Osmanlı Devletinin ortadan kaldırılacağı ve Osmanlı ülkesinin taksim edileceğini oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu. Bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalar arasında vardır. 

Efendiler, ben bu kararların hiçbirisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrünü tamamlamıştı. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Irtada bir avuç Türk’ün barındığı atayurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu? O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız, şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu kadar olmuştur.”

*** 

Osmanlı’nın son devirleri tam bir darbeler tarihidir. Yeri gelmiş siviller katılmış, yeri gelmiş sadece askerler darbe gerçekleştirmiştir. Son kanı dökülen padişah Abdülaziz’dir; fakat son devrilen padişah o değildir. Yine hilafet ve saltanat makamı onun zamanında bozulmuş da değildir. Toplumsal yozlaşmanın temeli Yavuz’un Mısır seferi sonrası Türkiye’ye gelen Arap din adamlarının düşüncelerine; saltanat makamının bozulması ve halifenin hükmünün zayıflaması da Kanuni’nin son zamanlarına, sonrasında 2.Selim’e kadar gider. Bu dönemlerde kadın-yeniçeri-ulema diktası oluşmaya başlamış; güçlenince de saltanatı çürütmüştür.

Kılık ve kıyafet devrimi ilk defa cumhuriyet döneminde yapılmamıştır. Bu yönden bazı asalaklar 2.Mahmut’a da kafir diyor. Bizce Yunan’ın işgalini daha hoş gören bu asalakların o dönemki derdi de yeniçeri ocaklarının kaldırılması olmalıdır. 

Bir de “dans meselesi” var ki... Güya Kanuni, Fransa’ya mektup yazarak “fuhuş yapmayın” diye dansı yasaklatmış. Kanuni’nin mektubu da Von Hammer’in eserinin 10.cildinde imiş. Halbuki ne o eserde böyle bir olay yer alır ne de ortada böyle bir mektup, böyle bir ferman vardır. Üstelik iddiayı ortaya atanlar önce “100 yıl dans edilememiş.” demiş, sonrasında gaza gelip “500 sene dans edemediler!” diye süreyi arttırmış. İddia ediyorum, 10.000 sene deseniz, inanırlar.Ben bir mektupla Fransa’da 500 sene dansı yasaklatan Kanuni’nin torunuyum!”Valse Davet” diye beste yapan Abdülaziz Kent Dükünün torunu mu? Dansın yasaklatılması uydurmadır; kaynak gösterilen kitapta da böyle bir olay anlatılmamıştır. Böyle bir mektup da yoktur. 

Harf devrimi de Osmanlı’da defalarca düşünülmüş, ilk teklif Abdülmecid devrinde Türkiye’ye gelen Azerbaycan Türk’ü Mirza Fetheli Ahundzade tarafından yapılmıştır. Abdülmecid bu teklifi ciddiye almış, Abdülhamit düşünmüş, fakat Osmanlı devrinde uygulamak mümkün olmamıştı. Mesela Abdülhamit’in bunu uygulamaya geçirdiğini düşünsenize... O zaman Abdülhamit gerici ilan edilip devrilmez, gerici bir ayaklanmayla devrilirdi. Ortada bir “şeyhülislamlık” makamı ve memleketin içini oymakta olan Mason locaları gerçeği vardı.

Mustafa Kemal Atatürk, bunların hepsine darbeyi vurmuş, Osmanlı’nın 3.Selim’den beri yapmaya uğraştığı ve aşama aşama uygulayarak ya da uygulamaya çalışarak gerçekleştirmek istediği devrimleri “başarmıştır”. Elbette bunların arasında saltanatın, hilafetin kaldırılması ya da laikliğin getirilmesi yoktur. Fakat “laiklik” konusu bile tartışmalıdır. Şeyhülislamlardan son devirlerde en çok çeken, hatta yeri geldiğine vahşete maruz kalan herkesten önce padişah idi. 

Atatürk bu devrimleri gerçekleştirirken elbette yeri geldiğinde politika uygulamış ve bunu da açıkça Nutuk’ta yer yer ifade etmiştir. Onun beşeri zaafları ya da varsa başarılı olamadığı yönleri, sadece şahsiyeti övüldüğünde akla getiriliyorsa, ortada art niyetli bir durum var demektir. Sorarım: Atatürk’ün başarıları anlatıldığında “O da beşer, övmeyin.” demek aklınıza geliyor da, eleştirdiğiniz bir konu olduğunda beşer olduğu niçin aklınıza gelmiyor? Başarısı için sevmiyorsanız, eleştirdiğiniz sebepler yüzünden neden nefret ediyorsunuz? Derdiniz asırlar sonra “Türk” adıyla bir devlet kurulmuş olması mıdır?

Romantizm her fikir için tehlikelidir. Tarihi uydurmalarla bu milleti ya da şahısları yüceltemez, yeremezsiniz. Bu donanıma sahip olmadığınız gibi günümüz değerlerine göre eleştirerek gerçeği de bulamazsınız. Hele ki olaylara karşı gösterilmiş tavırların bilmem kaç zaman sonra ortaya çıkan sonuçlarına bakarak yorum yapmak en kolayıdır. “Kapitülasyonlar verilince şöyle zararlar oldu.” diye sonuçları değerlendirmek başka, buradan yola çıkarak tarihi şahsiyetlere sövmek başkadır. 

Bunun için yazının başlığını “Nereden, nereye?” diye seçtim. Bugünü değerlendirirken romantizmden ve hamasi yalanlardan uzak olmak kaydıyla elbette tarihe bakmalı, fakat tarihle yaşamak yerine tarihi yapanlardan olmamız gerektiği unutulmamalıdır. Yine unutulmamalıdır ki tarihi yapanlardan olamasak bile Tarih Baba defterine her anı yazmaktadır. Ne ekerseniz, onu biçersiniz. Siz, yüz yıl öncesi için ne düşündüğünüzden ibret alarak, yüz yıl sonraki torunlarınızın ne düşüneceğini dert edinin. Tarihe mâl olmuş insanlara dil uzatırken de dilinizin koparılabileceği ihtimalini aklınızdan çıkarmayın. Tarih size övülünce ağzını açıp peynirini düşüren karga rolünü vermesin; burnunuzu indirin.




Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone