Öğretim ve Eğitim- Gustave Le Bon

gustave1

Çağımızın üstün düşüncelerinin ilk sırasında şu fikir bulunuyor: Öğretim ve eğitimin kesin sonucu insanları iyileştirmek ve hatta eşit kılmaktır.

Tekrar oluna olunan bu iddia sonunda demokrasinin en sarsılmaz bir inancı olmuştur. Bir zamanlar kilisenin dogmalarına dokunmak ne kadar tehlikeli idiyse, bu iki inanca bugün de dokunmak o kadar tehlikelidir. Birçok diğer noktalarda olduğu gibi, bu noktada da demokratik düşünceler, psikolojinin ve tecrübelerin verileri ile zıt bir durumda bulunmaktadır. Birçok ünlü filozoflar ve bu arada Herbert Spencer, öğretimin insanı ne daha ahlâklı, ne de daha bahtiyar kıldığını ve insanın içgüdü­lerini, kalıtımsal hırslarını değiştirmediğini, fena bir yön verilmesi durumunda eğitimin faydalı olmaktan çok tehlikeli olduğunu göstermiştir. İstatistikçiler, eğitimin genelleşmesi oranında cinayetlerin arttığını, toplumun en fena düşmanlarının, anarşistlerin çoğunun okullardan birincilikle çıkan kimseler arasından toplandığını söyleyerek bu görüşü onaylamışlardır. Tanınmış bir hâkim olan M.Adolphe Guillot işaret ediyordu ki, bin tane okuma- yazma bilmeyen caniye karşılık, bu gün üç bin eğitim görmüş cani bulunmaktadır. Ve 50 yıl içinde her yüz bin nüfusta cinayet işleyenlerin sayısı 227’den 552’ye çıkmıştır. Yani 50 yıl içinde canilerin sayısı % 133 artmıştır. Ayrıca ekliyor ki, cinayetlerin çoğu özel meslek eğitimi görenlerden değil, parasız ve zorunlu eğitimden çıkan gençler tarafından işlenmektedir. Şüphesiz iyi yönetilen öğretim ve eğitimin ahlâkı yükseltmek konusunda olmasa da, mesleki yetenekleri geliştirmek konusunda pek faydalı pratik sonuçlar verdiğini kimse inkâr etmemiştir. Maalesef, Latin kavimleri otuz kırk yıldan beri öğretim sistemlerini pek kusurlu prensipler üzerine kurmuşlardır. Ve yetkili zekâların itirazlarına rağmen acınacak hatalarda ısrar etmektedirler. Ben de değişik eserlerimde gösterdim ki, bizim şimdiki eğitim sistemimiz, bu eğitimi görenlerin pek çoğunu toplumun düşmanları haline koymakta ve sosyalizmin en fena
şekillerine öğrenci yetiştirmektedir. En doğru bir kararla “Latin” sıfatıyla vasıflandırılan bu eğitimin birinci tehlikesi asıl bir pedagojik hata üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu hata, kitapları ezberlemenin zekâyı geliştirdiğini sanmaktır. Bu düşünce ile mümkün olduğu kadar çok ezberletmeye gayret edilmektedir. İlkokuldan doktoraya ve hatta öğretmenliğe kabul sınavına kadar, genç adam kendi yargılamasını işletmeksizin ve kişisel girişimini kullanmaksızın kitapların yazdıklarını yutmaktan başka bir şey yapmaz. Onun için öğrenim-eğitim- ezberden okumak ve söz dinlemekten ibaret sayılır.

Eski bir Milli Eğitim Bakanı olan Jules Simon şöyle diyor: “Dersleri öğrenmek, bir grameri ezberden bilmek, onları iyi tekrar etmek, iyi taklit etmek… işte öğretmenin her türlü hatadan uzak bulunduğu hakkında bir inanç itirafı olan, bizi azaltmaktan ve güçsüz bırakmaktan başka bir şeye dayanmayan gülünç bir eği­tim.” İşçi artık işçi olmak, köylü artık köylü kalmak istemiyor ve burjuva, çocukları için devlet kapısında maaşlı memurluklardan başka bir şey aramıyor. Mektep, gençleri hayatlarını kazanmaya hazırlayacağı yerde, onları başarıya ulaşmak için en ufak bir kişisel gayrete lüzum olmayan devlet memurluklarına hazırlıyor. Toplum tabakalarının aşağısında talihinden memnun olmayan, her zaman isyana hazır proleter kitlelerini ortaya çıkarıyor. Bu tabakanın yukarısında ise boş, aynı zamanda şüpheci, saf, koru­yucu devlet hakkında derin bir güven besleyen, bununla beraber onu aralıksız taşlayan, kendi hatalarını hükümete yükleyen ve onu suçlayan, hükümetin müdahalesi olmadan hiç bir şey yapmaya yeteneği bulunma­yan burjuvazimiz vardır. Bütün bu diplomalılar, kitapların zoruyla üreten devlet, bunlardan pek az bir bölümünü kullanıyor, kalanını zorunlu olarak devlet memurluğundan yoksun bırakıyor. Devlet, birinci kısmın içinde olanları beslemeye ve ikinci kısımları da kendisine düşman etmeye mahkûm oluyor. Toplum yapısının yukarısından aşağısına doğru bütün meslekleri, diplomalıların görkemli kalabalığı kuşatmaktadır. Bir tüccar, sömürgelerde kendisini temsil etmeye gidecek bir vekili zorlukla bulabilir. Hâlbuki en küçük resmi memurluklara binlerce istekli bulunmaktadır. Fransa’nın yalnız Sein ilinde işsiz yirmibin erkek ve kadın öğretmen vardır ki, tarlalardan, atelyelerden kaçarak yaşamak için devlet kapısına başvurmaktadırlar. Göreve alınanların sayısı az olduğundan mutlu olmayanların sayısı pek fazladır. Bunlar, başları kim ve güttüğü amaç her ne olursa olsun, başkaldırıya hazırdırlar. Pratikte hiç bir işe yaramayan bilgiler kazanmak, insanı isyancı yapan en güvenilir araçtır. Böyle bir cereyanın önünü almak için zamanın geçmiş olduğuna şüphe yoktur. Milletlerin son akıl hocası olan tecrübe, yalnız tecrübe hatalarımızı bize gösterecektir. Berbat kitaplarımızın, imtihan şekillerimizin yerine, gençliği bugün bomboş olan tarlalara, atelyelere, sömürgelere sevk edecek şekilde mesleki eğitime bağlı tutmanın lüzumunu yalnız tecrübe ispat edebilecektir. Bugün bütün aydın zekâlar tarafından arzu edilen meslekî eğitim, vaktiyle babalarımızın almış oldukları, bugün ise güçlü iradeleriyle, teşebbüsleriyle dünyaya hâkim milletlerin eğitimidir. Biraz aşağıda başlıca kısımlarını buraya alacağım sayfalarında Tain, bir zamanlar Fransız eğitiminin şimdiki İngiliz ve Amerikan eğitimi düzeyinde bulunduğunu ve Latin, Anglo-Sakson sistemleri arasında parlak bir kıyaslama ile her iki usulün sonuçlarını kesin olarak göstermiştir. Eğer bu kadar bilginin üstünkörü kazanılması, bu kadar ders kitabının çok iyi ezberlenmesi zekâ düzeyini yükseltse idi, sınıflardan ve memnun olmayanlardan başka bir şey yetiştirmemesine rağmen, belki klasik Latin eğitiminin bütün sakıncaları hoş görülebilirdi. Fakat gerçekten bu sonuç elde edilebiliyor mu? Hayır. Hayatta başarılı olmanın ana şartları, yargılama, tecrübe, girişim ve karakterdir. Bunlar ise kitaplardan öğrenilmez. Kitaplar lüzumu halinde başvurulmaya yarayan sözlüklerdir ki, orada yazılı uzun parçaları kafaya doldurmak, boşuna bir gayrettir. Klasik eğitim için hiç de mümkün olmayacak derecede mesleki eğitim zekâyı nasıl geliştirebilir? Bunu Tain şu satırlarında çok iyi belirtiyor: “Düşünceler ancak doğal ve alışılmış çevrelerinde oluşur. Fikir tohumlarının serpilmesini sağlayan şey, genç adamın her gün atelyede, madende, mahkemede, avukat yazıhanesinde, gemi tez­gâhı üzerinde, hastanede ve aletlerin, işçilerin, çalışmanın, iyi veya fena yapılmış kârlı veya zararlı işlerin manzarası karşısında aldığı sayısız duygusal izlenimlerdir. Gözlerin, kulağın, ellerin ve hatta burnun aldığı küçük algılayışlardır ki, irade dışında, kendiliğinden birikerek, er veya geç ona yeni bir şey hazırlama, sadeleştirme, ekonomi, ıslah veya keşfetme gibi yetenekleri hazırlar. Bütün bu kıymetli temaslardan, temsillerden en lüzumlu ögelerden en verimli yaşlarında her genç Fransız yoksundur. Yedi sekiz yıl devamlı olarak, doğrudan doğruya kişisel tecrübeden, eşyaya, kişilere ve bunların türlü şekillerinde yönetimine ait canlı bilgiler verebilecek bir tecrübeden uzak, bir okulda tutuklu yaşar… Bunların onda dokuzu zamanlarını, emeklerini, ömürlerini birçok yıllarını, en fazla verimli olabilecek, kararlı yıllarını kaybetmişlerdir. Önce sınıf geçmek için bütünleme sınavlarına girenlerin, yarısı yahut üçte ikisini hesap ediniz, sonra sınıf geçenleri, diploma alanları ve bunların arasında da yarısını yahut üçte ikisini yani kafaları yorgun olanları hesaplayınız. Filan gün falan sandalye üzerinde yahut bir yazı tahtasının önünde, iki saat içinde bir ilim heyeti huzurunda bütün insanlığın bilgilerini onlardan istemek ne demektir? Bu gençler o gün iki saat esnasında böyle yahut buna yakın bir isteğe cevap vermişlerdir. Fakat biraz sonra artık bunlar o gençler değillerdir. Yeniden imtihan veremezler. Onların pek çeşitli ve ağır olan bilgileri zihinlerinden çıkmış, zihnin bereketli özü kurumuştur. Ortaya bir yetişmiş adam çıkmıştır, ama bu adam bitmiştir de. Bu adam bir işe yerleşir, evlenir ve bir çember içinde kısır döngüye razı olur, vazifesinin başına geçer ve dürüst bir halde çalışır, işte o kadar. İşte ortalama hasılat budur; gelir gideri karşılamaz. Şimdi İngiltere’de veya Amerika’da ve 1789’dan önce Fransa’da bu tarz eğitimin aksi uygulanıyordu. Elde edilen gelir ya masrafa denkti veya ondan fazla idi.”

Bu ünlü tarihçi, bundan sonra bizim sistemimizle yani Latin sistemiyle Anglo- Sakson sistemi arasındaki farkı bize gösterir. Oralarda öğretim ve eğitim kitaplardan değil, özellikle eşyadan, tabiattan elde edilir. Mesela mühendis, bir okulda değil de atelyede .. yetiştiğinden daha ileriye gitmeye zekâsı elverişli  değil ise işçi veya işçibaşı, eğer zekâsı yüksek ise  mühendis olur. Böyle bir usul, bir gencin bütün i meslek hayatını on sekiz, yirmi yaşlarında bir / kaç saatlik bir sınava bağlamak gibi sakat değil, ayrıca demokratik ve cemiyet için daha faydalı bir yoldur. “Hastanede, madende, fabrikada, mimar veya hakim yanında pek genç yaşta çalışmaya başlayan öğrenci; bizde, bir avukat yazıcısının yazıhanedeki, bir ressam çırağının resim atelyesindeki stajına benzer çalışma yapar. İşe girmeden önce sonradan yapacağı gözlemleri birleştirmeye hazır bilgi kadrosuna sahip olmak üzere bazı genel ve kısaltılmış derslere devam edebilmiştir. Bununla beraber her gün yaptığı deneyimleri sırasıyla düzenlemek ve birleştirmek için serbest saatlerde devam edebileceği bazı teknik dersler dahi çoğu defa bulunur.. Böyle bir rejim altında öğrencinin yetenekleri oranında ve ilerideki görevinin ve şimdiden uyum sağlamak istediği özel işin gerektirdiği yönde, uygulamalı yeteneği de artar ve gelişir. Bu şekilde İngiltere’de ve Amerika’da genç adam kendi nefsinde taşıdığı her imkânı yine kendi kendine faydalı bir hale getirir. Yirmi beş yaşından daha önce, temel bilgilere ve sermayeye sahip ise, yalnız faydalı bir işgören değil, bir girişimci de olur. Yani bir makinede parça değil, bizzat motor olur… Bunun aksi olan usulün hâkim olduğu ve her neslin daha çok Çinlileştiği Fran­sa’da kaybedilen güçlerin toplamı pek büyüktür.”

Büyük Filozof bizim Latin eğitimimizle hayat arasındaki gittikçe artan farklılığı görerek şu sonuca varıyor: “Küçüklük, çocukluk ve gençlik yaşlarına mahsus öğretim ve eğitimin üç bölümünde kitaplar aracılığıyla sıralar üzerinde, teorik ve mektepçi hazırlıklar yalnız sınav için, sınıf geçmek için, diploma almak için uzatılmış ve çoğaltılmıştır. En fena araçlarla tabiata aykırı ve topluma zıt bir rejim, ameli öğrenim gecikmesiyle, gece yatılı hayatiyle, yapma idmanlar ve fuzulî şişirmelerle, zihin yormalara devam etmiştir. Zamanı, yetişmiş bir adamın yapacağı görevleri dikkate almaksızın, biraz sonra gencin içine düşeceği maddi ve toplumla ilgili çevreleri düşünmeksizin ve kendi nefsini savunmak, ayakta durabilmek için önceden hazırlanmayı, silahlanmayı, olgunlaşmayı, gerektiren bir hayat kavgasını hesaba katmaksızın bu türlü bir eğitim sistemi sürmüştür. Bu en gerekli hazırlanmayı, aklın, iradenin ve sinirlerin sağlamlığını kazandıran bilgileri bizim okullarımız öğrencilere veremiyor. Tam tersine olarak genci gelecek için gerekli özelliklere sahip kılacağı yerde bunlardan uzaklaştırıyor. Bu sebeple gencin geçim hayatına girmesi ve uygulamalı etkinlik alanında işe başlamasıyla birlikte onun bir sıra bocalamalarına ve sendelemelerine yol açılmış oluyor. Bu durumlardan ezilmiş ve uzun zaman kırgın bir durumda yaşayan genç için hayat sert ve tehlikeli bir imtihan olur. Ruhi ve zihni denge böyle bir sınavda bozulur ve bir daha da düzelememek tehlikesine düşer. Bu şekilde birden bire tam bir hayal kırıklığı meydana gelmiştir. Aldanmalar pek çok ve bu yanlış gidişlerin cezası fazla ağır olmuştur.”

Yukarıdaki açıklamalarımız bizi kitle psikolojisinden uzaklaştırmış mıdır? Elbette ki hayır. Kitlelerin ruhunda filizlenmiş ve yarın çiçek açacak olan düşünceleri, inançları anlamak için zeminin nasıl hazırlanmış olduğunu bilmemiz gerekir. Bir memleketin gençliğine verilen eğitim tarzı o memleketin kaderini önceden görmeye yardım eder.

Bugünün nesline verilen öğretim ve eğitim en karamsar tahminleri doğrulamaktadır. Kitlelerin ruhu kısmen eğitim ve öğretim ile iyileşir veya bozulur. Buna dayanarak şimdiki sistemin kitle ruhunu nasıl vücuda getirdiğini, ona nasıl bir şekil verdiğini kayıtsızlar ve tarafsızlar kitlesinin yavaş yavaş, ham hayalciler ve nutuk atıcılar tarafından yapılan bütün telkinlerin ardınca gitmeye hazır büyük bir hoşnutsuzlar ordusu haline geldiğini göstermek lazımdı. Bugünkü okul, hoşnutsuzlar ve anarşistler yetiştiriyor ve Latin kavimleri için çöküş saatlerini hazırlıyor.

1895

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone