Ordu Devletin mi, Hükümetin mi Gücüdür?- Heyder Oğuz

ordu

Son günlerde yeni bir slogan icat oldu. “Bizim güçlü ordumuz var” ifadesini diyorum. Doğrudur. Şimdilik bu sloganı telefonlarımıza yazdırmadık. Ama denilebilir ki; bütün televizyon kanallarımız sürekli bu ifadeyi dile getiren cümlelerle açılış yapıyor. “Ben gurur duyuyorumki Azerbaycanlıyım” ifadesi de popülerleşmeğe bu şekilde başladığından umuyoruz ki; göze girmeyi para kazanmanın en kısa yolu gibi kabul eden bazı vatandaşlarımızın telefonları da bir süre sonra bu fikirleri bas bas bağıracak.

Tabii ki; ordumuzun güçlü olduğunu söylerken, hiçbir doğal serveti olmayan, bizden neredeyse 3-4 kat az nüfusa sahip olan Ermenistan’la mukayese edince durum böyledir. ABD’yi, Rusya’yı, hatta komşumuz İran’ı ve ya Türkiye’yi ölçü olarak konuşmuyoruz. Bu mukayesede, ordumuzun daha güçlü olduğunu ispatlayan yegâne delilimiz ise onun bütçesidir.

Bildiğimiz kadarıyla, bu yıl askerî giderlerimiz 1,5 milyar manat olacak. Hatta bu meblağın, 2 milyar manata kadar yükselmesi bekleniyor. Ermenistan’ın devlet bütçesi ise, hepi topu 3 milyar dolar teşkil ediyor. 3 milyar doları, manata çevirince, bu neredeyse 2,34 milyar manat eder. Yani, neredeyse bizim sadece ordumuza harcadığımız para kadar bütçeyle, Ermeniler devlet yaşatmaya çalışıyor. Bu durumda bile toprağımızın %20’si onların işgali altındadır.

Bahsi geçen anormal durumun yaşanmasında, uluslararası siyasetin, ülkemiz aleyhine çevrilmesi amilinin de büyük rolü var. Sır değil; hükümetimizin petrol siyasetine dayandırarak Uluslararası gündemde tuttuğu Karabağ probleminin çözülmesi, dünyanın süper güçlerinin eline düşmüştür. Uluslararası iradeyi dikkate almadan topraklarımızı işgalden kurtarma faaliyetine başlasak, büyük baskılarla karşılaşacak, belki de girdiğimiz savaştan yenik çıkacağız. Bu durumda, savaş beyanlarıyla siyasi menfaat kazanmak isteyenleri hiçbir zaman takdir etmiyorum ve bu yazıda da hükümeti, teslimiyetçi siyaset yürütmekle itham etmeyi düşünmüyorum.

Beni rahatsız eden, ordunun durumudur. Çünkü uluslararası münasebetler bizim hayrımıza dönerse, topraklarımızı yalnız bu ordu ile kurtaracağız.

Bir devletin bütçesi kadar para ayırdığımız ordudan gelen haberler iç açıcı değil.

Azerbaycan makamlarının, ordunun gücü konusunda esas kabul ettiği argümanlar yanlıştır; çünkü onlar kudreti yalnızca bütçenin büyüklüğünde görüyorlar. Her şeyi parayla, teknik üstünlükle ölçüyorlar. Hâlbuki her zaman olduğu gibi bu gün de ordunun gücü, yalnız bir etkenle açıklanamaz. Dünyanın en büyük askerî gücü sayılan Amerika’nın, on yıl sonunda, elinde tüfekten başka hiçbir şeyi olmayan Vietnamlılara karşı 60.000 asker kaybederek mağlubiyetle ayrılması, Rusya’nın Afganistan’dan başını alıp kaçması, bugün bile ABD ve dünyanın askerî güçlü ülkelerine direnmesi ve ülkenin %70’ini Afgan hâkimiyetinde tutması, savaşın maliye hesabına göre yapılamayacağını ortaya koyuyor. Savaş gücü, her şeyden önce askerin mücadele ruhudur. Vietnam, sadece bu güce dayanarak, 10 yıllık ağır muharebeden galibiyetle ayrıldı.

Ne yazık ki; Azerbaycan ordusunda sadece bu amil eksik. Orduda alıp, yürüyen başına buyrukluklar, askere aşağılayıcı hareketler ister istemez Azerbaycan ordusunun dövüş hissini öldürüyor. Bunun en bariz delili, ordudaki subay ve “devrecilik” zulmünden kaçıp Ermenilere sığınan askerlerimizin bulunmasıdır. Bakın, orduda nasıl bir dehşetli zulüm hüküm sürüyor ki; bazı savaşçılarımız çareyi düşmana sığınmakta görebiliyor. Öyle bir düşman ki; askere gidene kadar her bir Azerbaycan gencinde onlara karşı katı bir düşmanlık hissi mevcuttur. Hatta adi bir spor müsabakasında Ermeni güreşçinin sırtını yere getirene neredeyse millî kahraman gibi bakıyor ve onun resimleriyle telefonunu, kendisine ait çeşitli eşyaları süslüyor… Askerlikte ise ya düşman tarafa geçmeye mecbur kalıyor, ya eline silah geçtiği anda çevresini mermi yağmuruna tutuyor, ya da firariliğe mecbur oluyor. Vatan namına bütün azaplara üstünlük verenlerin ise cenazesi ailesine teslim olunuyor.

Böyle bir atmosferde yaşayan askerin, savaşmaya azmi olabilir mi? Dün yanında aynı zorluklara dayanan silah arkadaşını, bugün yanında göremeyen ve aşağılanarak, dövülerek öldürüldüğünü öğrenen hangi asker milli-manevi değerlere, mukaddes şeyler gibi bakabilir? Hangi askeri inandırabilirsin ki; komutan vatan namına seni bütün birliğin gözü önünde aşağılamak, kutsallarına sövmek, devletin askere verdiği üç beş kuruşa bile göz dikmek, bununla da yetinmeyip ailenden yüklü miktarda rüşvet almak hakkına sahiptir ve askerin mukaddes vazifesi ise bütün bu işkencelere sabretmektir.

Asker manevi ruhu, vatanperverlik hissi güçlü olan ve ülke sınırlarını canı pahasına koruyan silahlı insan demektir. Bu insanın gururu, şeref anlayışı yüksek seviyede olmalıdır ki, yeri gelince gönlünü verdiği değerler namına canını vermekten bile çekinmesin. Asker, hiçbir şeyden çekinmeyen insan olmadıktan sonra onun koruyabileceği değerler de kendi canından kutsal olmaz. Kendiniz düşünün, Vietnamlı savaşçılar gururu kırılmış, aşağılanmış bir toplulukta yaşasaydılar, pısırık yetiştirilseydiler, direniş güçleri olabilir miydi?

Bugün Azerbaycan ordusundaki durum ise, askeri pısırık olmak ya da ölmek arasında seçim yapmak zorunda bırakıyor. Bu sözler, yalnızca Abşeron şehrinde askerî hizmete çağırılan Ceyhun Qubatov’a ait değil. Qubatov ailesinin dramı, gün yüzüne çıkan bahtsız hadiselerden sadece biridir. Ordudan ise her gün bu şekilde kara haberler geliyor ve ilginçtir ki; bu türlü şüpheli ölümlerin yaşandığı birliklerimiz, genelde sınır birlikleridir.

Savunma Bakanlığı’mız ve ülke rehberleri ise bu tür başıbozuklukları engellemek yerine, ölümleri muhtelif bahanelerle saklamaya ya da başka sebeplerle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Zannımca, ordudaki bu istenmeyen durumun sebebi, ona ordu gibi değil ceza birliği gibi bakılmasından kaynaklanıyor.

Sınır bölgelerinde, askerî hizmet, bizim hâkim dairelerinin nazarında ülkenin zengin tabakasından evladının hayati tehlikesini bahane ederek rüşvet koparmak, muhalif siyasi çevreler ve istenmeyen insanların susmasını temin etmek için en güzel mekanizmadır. Bu mekanizmanın işlemesinde zengin çocuklarına da büyük vazifeler düşüyor. Onlar, bu korkunç sahneleri dramatikleştiren, senaryoya korku rengi veren kurbanlık aktörlerdir. Eğer bu aktörler, kendi rollerini güzel oynamazlarsa, yaratılan korkunç cehennem atmosferi de yıkılır, yok olur.

Bu cehennem sahnelerinde yer alan aktörler, yalnız zengin çocukları değiller. İstenilen farklı mevki sahibi, hemen bu sahnenin kahramanına çevrilebilir.

Azerbaycan ordusu; işte bu manada çok korkutucu bir ordudur. Onun korkutucu gücü ise dışardaki düşmana değil, içerideki güçlere yönelmiş durumda. Bu anlayışa son verilmezse, bütçesi ne kadar olursa olsun, bizim ordumuz, devletten çok hükümet gücünün sembolü olarak kalacak.

 

Heyder Oğuz

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone