Osmanlı, Cumhuriyet, Başkanlık, Reform, Yeni Devlet

İbn-i Haldun 14.yy’da yaşamış başta sosyoloji bilimi olmak üzere pek çok bilimin öncülerinden kabul edilen Kuzey Afrika Arapları’ndan bir bilgindir. Mukaddime adında çok önemli bir kitabı vardır. 6 bölümden oluşan kitabının 3. bölümünde kendisinin devlet anlayışından bahseder. Ona göre normal bir devletin ömrü 100-120 sene kadardır. Bu süre sonunda ya devlet kendi kendine çürür ve kendini bitirerek veya dış müdahaleler sonucunda yıkılır ya da devletin yönetim mekanizmasında bir takım reformlar yapılarak devletin ömrü uzatılır.

Zaman durmaksızın akmaktadır ve canlılar zaman geçtikçe yıpranmakla birlikte yok olmaya doğru gitmektedir. Devletler de canlılar tarafından ve canlılar için var edilen bir mekanizma olduğundan dolayı, hayat ilerledikçe devlet de yıpranır, yaşlanır ve ölür. İbn-i Haldun’a göre normal şartlarda bir devlet en fazla 120 sene yaşar. Bu süreye yaklaştıkça devleti idare edenler tarafından devlete gerekli müdahaleler yapılmalı, çağa uygun hale getirilmeli, iç dinamikleri canlandırılmalı ve devlet mekanizması tazelenmelidir.

Osmanlı Devleti’ne baktığımızda Halil İnalcık’a göre 1302’de kurulmuş, tam 150 sene sonra İstanbul’u yönetimi altına almış ve Fatih tarafından kanunnameler yazılmış ve devletin iç dinamiği tazelenmiş, adeta devlet, imparatorluğa dönüşmüş yani yeniden kurulmuştur.

Aşağı yukarı 100 sene sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın oluşturduğu kanunlarla devlet bir daha tazelenmiş, çağa uygun hale getirilmiş ve daha da güçlü bir şekilde yenilenmiştir.

Bu bir şekilde Osmanlı’nın son dönemine kadar gelmiş ve III. Selim, II. Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz belirli dönemlerde devlete müdahalelerde bulunarak, ıslahatlarla, reformlarla devleti canlandırmaya, çağa uygun hale getirmeye çabalamışlardır.

Ancak, verilen kararların sürdürülebilir olmaması, bir öncekinin yaptığı bir sonraki tarafından takip edilmemesi, yapılması istenen ıslahatların sürekli devletin içerisinde karşıt gruplar tarafından engellenmesi, basiretsiz yöneticilerin bunları yapmaya çalışması veya yöneticilerin basiretsiz danışmanlara kulak asması gibi sebeplerden dolayı devlet ihtiyaç duyduğu yeniliği bir türlü yaşayamamış ve çöküş dönemine girmiştir.

En son Abdülhamit Han artık devleti kurtarmanın bir yolu olmadığını anlamış, devletin çöküşünü geciktirmek adına elinden geleni yapmış, dünyadaki demokrasi akımına kulak tıkayıp meclisi kapatmış ve kendi kararlarını kendisi almaya çalışmıştır.

Bu muhakkak yapılması gereken bir şeydi ama iyice yaşlanan ve gerekli tıbbi müdahale uygulanmayan devlet ölmekten kurtulamamıştı.

***

Cumhuriyetle birlikte yeni bir ivme kazanan Türk devleti, genç dinamik ve modern bir şekilde dönemin son sürümü olan bir devlet yapısıyla, çağa ayak uyduran bir anlayışla ani bir sıçrama yapmış ve hem çağdaşlık anlamında hem de ekonomik anlamda medeniyetler liginin öncülerinden biri haline gelmişti.

Cumhuriyetin hızlı çıkışı aynı Timur Devleti gibi oldu. Sağlam temellere oturmadı ve kurucusundan hemen sonra bozulmaya, gerilemeye başladı.

Taze cumhuriyet erken bayatladı ve bürokrasi işlemez, ekonomi para kazandırmaz, halk mutlu olmaz oldu.

Baştan temellendirilememiş bu devleti kurtarmak adına yapılacak bir reform anca bozulmuş balığı tekrar buzluğa atmaya benzer. Eğer başkanlık sistemi bir reform olarak görülüyorsa bu boşuna vakit, enerji, para ve zaman kaybı olacaktır. (Tabi ki bir reform olarak görülmediğinin farkındayız)

Kanaatimce yapılması gereken en doğru hareket bu devleti yeniden kurmaktır. Milli bilince sahip, Türk ırkına mensup, ilim ehli düzgün bir ekip daha sağlam temellerle dalkavukluğa mahal vermeden ekonomi politikası belli, amacı, yaklaşımı, değerleri, taviz veremeyeceği noktaları belli, milleti el üstünde tutmayı hedefleyen, yer altı ve üstü kaynaklarla ilgili planları olan, teknolojiye eğilimi olan, bilgiye ve bilime değer veren bir anlayışla yeni bir devlet vücuda getirmeli.

İlle de demokrasi olması gerekiyorsa bu bilinçli bir şekilde yapılmalı. Şuurlu demokrasi hakim kılınmalı. Aysun Kayacı acilen İngiltere’den geri getirtilmeli ve bir çobanın oyuyla, kahvede tv’nin karşısında burnunu kurcalarken “Bak adam Cuma’ya gidiyor.” diyerek oy tercihini belirleyen amcayla, etnik yığıntılarla diğerlerinin oyu bir olmamalı. Adalet kavramı, eşitlik kavramından önde tutulmalı.

Bunlarda benim hayallerim, önerilerim. Yazdım buraya, dursun bir kenarda.

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone