Panslavist Dostoyevski’nin Türk düşmanlığı- Emre Yıldız

dosto

 

1800’lü yılların ortalarından sonlarına doğru rastlamaya başladığımız Panslavizm, çarlık Rusya’sının önderliğinde bütün Slav halklarının kültürel, ilmi,  felsefi ve siyasi birliğinin sağlanması; Rusya’nın milli emellerine erişmesi yollunda engel olabilecek devletlere karşı bütün Slav kavimlerinin birlikte hareket etmesini amaçlamıştır. 1826 yılında Slovak yazarlarından J. Herkel tarafından kaleme alınmış Panslavismus (Hakiki Panslavizm), Panslavizm tabirini literatüre sokmuştur. Panslavizm teşkilatlı bir hareket veya bir doktrinden ziyade, 19.yy Slav yazarları, bilim insanları ve şairleri tarafından, Slav halkların arasında ortak kültürel ve siyasal yapıyı kurmak amacıyla birlik sağlamaya çalışan hareket olmuştur.

Rus nasyolizmi ve emperyalizminin süratle gelişmesi, diğer yandan Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan’da ‘’Tazyik’’ altında bulundukları iddia edilen ve milli şuurları uyanan milyonlarca Slav menşeli kavimlerin bulunması ‘’Panslavizm’’ hareketini ayağa kaldırıp, Rusya’  ya komşu olan ülkelere, devletlerinin bekasını koruma konusunda büyük tehlike yaratmıştır. Osmanlının hâkimiyeti altında bulunan Kafkas ve Balkanlarda yaşayan,  Hristiyan ve Slav kavimleri, Rusya’nın desteğini alarak bu coğrafyalarda huzursuzluk çıkartmaya başlamıştır. Rusya, balkanlardaki Slav kavimlerine, merkezi İstanbul’da da bulunacak ve bütün Slavları içene alacak bir ittifaktan bahsediyordu. 1848 Kırım Savaşı ve 1875’te Sırbistan ve Karadağlıların bağımsızlık elde etmek amacıyla Osmanlı Devletine karşı isyan çıkarmaları yine panslavist bir nitelik teşkil ediyordu. Bugün de söz konusu olduğu gibi Rusya ‘’sözde Ermeni soy kırımı’’ şeklindeki söylemlerle Osmanlının Ortodoks Hristiyanları katlettiği şeklinde haberleri Avrupa’ya servis etti. Avrupa devletlerini de yanına alan Rusya, Osmanlıya Sırplarla savaşı sonlandırması için kesin uyarı verdi. Islahat Fermanı da o dönem Osmanlının verdiği tavizlere örnektir. Bu şekilde güçlenen, gelişen ve siyasi birliğe dönen Panslavizm; Pogodin, Danilevskiy, Fadeyev tarafından ana hatları çizilmiş olsa da,  Katkov, Aksakov,  Khamyakov ve Dostoyevski de bu oluşumun etrafında yerlerini almışlardır. Rus halkını ve Çarı Türklere karşı kışkırtıcı ve hakaret dolu yazılar yazmış, Türk kavimlerine olan kin, nefret ve düşmanlıklarını her fırsatta kaleme almışlardır. 19.yy Rusya’sında, Lev Tolstoy, Turganyev ve Granovskıy gibi düşünen ‘’Türk Düşmanı’’ olmayan yazarları da görmek mümkündür.200px-Proshchanie1

19.yy Rus edebiyatı yazarlarının çoğu, dünya çapında tanınmaktadır: Puşkin, Lermantov, Dostoyevski, Turganyev, Belinski, Tolstoy, Gonçarov vb. Bu edebiyat Dekabristlere, narodliklere, Marksistlere ve bütün moskof uşaklarına örnek teşkil etmiştir. Dönemin Rusya’sına can veren, edebi hayatına yön veren bu yazarlar Türkler hakkında ne düşünmektedir?

Aslen Etiyopya –Afrika- kökenli olan Rus milliyetçisi A. Puşkin de 37 yıllık hayatı boyunca Türk düşmanlığını dile getirmiştir. Balkanlarda Sla79943926_4000491_DOST_BESIv ırkından bir Bulgar milleti olduğunu ve Bulgarların Türklerin elinden kurtarılması, Avrupa ve Rusya’nın Bulgarlar lehinde müdahalede bulunması gerektiğini söylemiştir. “Yüzbaşının Kızı” adlı eserinde‘’ Pugacev İsyanı’’ nı kaleme alarak, Türk kavmi olan Kazakları kötü tanıtmaktadır. Puşkin’in aşırı Türk düşmanı olması Dostoyevski’ye örnek teşkil etmiştir.

Osmanlı Devberlinleti’nin -Hasta adam- mirasına konmak, zamanı geldiğinde topraklarına hükmetmek isteyen Rusya’nın yaptığı harp hazırlıklarını Moskova Gazetesi’nde kaleme alan Katkov, Dostoyevski gibi tanınmış yazarlardan teşvik ve destek alıyordu. Dostoyevski Türk düşmanlığı münasebetiyle ‘’Şark Meselesi’’ adlı yazılarını kaleme almış, koyu Rus milliyetçilerine Türk halklarını hedef göstermiş ve halkı Türkler le mücadeleye davet etmiştir. Dostoyevski’ye göre; Türkler Avrupa’dan kovulmalı, İstanbul ve Boğazlar Rusya’ya verilmeliydi.

Dostoyevski’nin Türk karşıtlığı ‘’Ölü Bir Evden Hatıralar’’, ‘’Karamazov Kardeşler’’ ve ‘’Bir Yazarın Günlüğü’’  adlı eserlerinde karşımıza çıkar. Dostoyevski ‘’Ölü Bir Evden Hatıralar’’ adlı eserinde, Sibirya’daki hapishanede karşılaştığı bir Tatar’dan bahseder. Gazin isimli bu Tatarı, bebek katili olarak kaleme almıştır. Zevk için bebekleri öldüren Gazin, ceza evinde bulunan en güçlü fakat en pis ve tiksindirici bir adam olarak tanımlanır.

’Ayrıca onun bir zamanlar sırf eğlence olsun diye, küçük çocuklardan hoşlanmadığını söylüyorlardı, küçük çocuğu uygun bir yere götürüyormuş, önce korkutuyormuş, çocukcağıza işkence ediyormuş, zavallı yavrucağızı korkutmanın, dehşete düşürmenin yeterince tadını çıkardıktan sonra yavaş yavaş, hiç acele etmeden, büyük haz duyarak kesiyormuş onu.’’

karamazov-kardesler-e1398063141619

Karamazov Kardeşler’ in ‘’ Dedeler’’ bölümünde de (1.kitap 5.bölüm)Dostoyevski  çoğu kez İstanbul’u ortodoksluğun merkezi kabul etmiş ve dünyanın en büyük patriğinin burada olduğunu söylemiştir. Yine bu tarz söylemlere ‘’Tartışma’’ bölümünde (3.kitap 7.bölüm) de rast gelinebilinir; keza ’’Başkaldırma’’ bölümünde (5.nci kitap 4.bölüm) İvan Fydoroviç, Bulgarlardan Türkler ve Çerkezler hakkında yazdıklarını, yazar ve çevirmen Acar Burak Bengi kaleme almıştır;

Acar Burak Bengi, Rus yazar Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı romanının Türkçe çevirisinde “İsyan” veya “Başkaldırı” başlıklı bölümün sansüre uğradığını iddia etti. Bunu romanı Constance Garnett’ın İngilizce çevirisinden okurken fark ettiğini belirten Bengi, roman kahramanlarından İvan’ın ağzından anlatılan bu bölümün üç ayrı İngilizce çeviride yer aldığını, buna karşılık 10 Türkçe çeviriden sadece ikisinde sansürsüz olarak bulunduğunu öne sürdü.

dostoyevski

Bengi’nin iddiasına göre Karamazov Kardeşler adlı romanının kahramanlarından İvan Karamazov, Türkler’in Balkanlar’da yaptığı “katliamı” şöyle anlatıyor: “Bu arada, geçenlerde Moskova’da karşılaştığım bir Bulgar, genel bir Slav ayaklanmasından korkan Türklerin ve Kafkasyalıların tüm Bulgaristan boyunca yaptıkları zalimlikleri anlattı. Köyleri yakıyor, öldürüyor, kadın ve çocuklara tecavüz ediyor, esirlerini kulaklarından siper kazıklarına çiviliyor, sabaha kadar öylece bırakıp sonra da asıyorlar—akıl almaz her türlü zalimlik. İnsanlar bazen insan vahşetini ‘hayvani’ diye tarif eder, ama bu hayvanlara karşı büyük bir haksızlık ve hakaret; bir hayvan asla bir insan kadar vahşi olamaz, o kadar maharetle, o kadar sanatkârane bir şekilde vahşi olamaz. Kaplan sadece ısırıp parçalar, bütün yapabileceği budur. İnsanları kulaklarından çivilemek, yapabilseydi bile, asla aklına düşmezdi. Bu Türkler ise çocuklara zulmetmekten zevk alıyorlar—ana rahmindeki bebekleri hançerle kesip almaktan, kundaktaki bebekleri havaya atıp annelerinin gözü önünde süngü ucuyla yakalamaya kadar her şeyi yapıyorlar. Bunu annelerinin gözü önünde yapmak asıl zevk aldıkları şey. Ama Bulgar’ın bana anlattıkları arasında şu sahne özellikle ilgimi çekti. Kollarında bebeğiyle, Türkler arasında çembere alınmış, titreyen bir anneyi gözünün önüne getir. Türkler eğlenceli bir oyun icat ediyorlar; bebeği okşuyor, gülsün diye kendileri gülüyorlar. Sonunda istedikleri oluyor ve bebek gülüyor. Tam o anda Türklerden biri silahını bebeğe doğrultup, yüzünden on santim mesafede tutuyor. Bebek sevinçle kıkırdayıp parlayan silahı minik elleriyle yakalamaya çalışıyor ve sanatkâr aniden silahı dosdoğru bebeğin yüzüne sıkıp minik başını paramparça ediyor. Sanatkârane, değil mi? Bu arada, Türklerin tatlı şeyleri çok sevdiklerini söylerler.”
fft5_mf191858
Bengi konu ile ilgili iddialarını şöyle sürdürüyor: ““İsyan” veya “Başkaldırı” başlıklı bu bölüm Türkçeye nasıl aktarılmış acaba? On Türkçe çeviriden sadece ikisinde tamamen sansürsüz aktarılmış. İngilizce çevirilerde sürekli “Türkler” denirken, Ergin Altay (İLETİŞİM, enteresandır, editörü Orhan Pamuk ve daha önce CAN) çevirisinde “Türk” veya “Türkler ”‘in yansıra, son cümle ile tecavüz teması da sansürlenmiş. Leyla Soykut (SOSYAL ve daha önce CEM) çevirisinde sadece “Bulgaristan’daki yöneticiler” denmiş. Zübeyde Erol (MORPA) çevirisinde sadece “insanlar” denmiş ve paragrafın ilk yarısı da olduğu gibi sansürlenmiş. Nihal Yalaza Taluy (MEB), Metin İlkin (ODA), Recep Şükrü Güngör (TİMAŞ ve ANTİK) ve Mustafa Bahar (İSKELE) çevirilerinde paragraf olduğu gibi sansürlenmiş. Nesrin Altınova (ENGİN) “kadın ve çocuklara tecavüz” yerine “kadın ve çocukları boğazlıyorlarmış” demek dışında sansürlememiş. Ayşe Hacıhasanoğlu (ÖTEKİ, 1999) ile Koray Karasulu (ALFA, 2005) ise hiç sansürlememişler.” (Kaynak: Medyatva)

64095837_1284650473_Hagia_Sophia_BW

Bir Yazarın Günlüğü, Dostoyevski‘ nin dönemin sosyal, siyasi ve güncel meselelerine ışık tutan günlükleridir. Bu günlüklerde Batılaşma sorunu, Rus aydınının eleştirisi, Panslavizm, Şark meselesi, Türkler ve İslamiyet, din ve Hristiyanlık, Yahudiler, Kadın, Edebiyat ve Avrupa gibi pek çok konu işlenir. Prens Meşerski’nin Yurttaş’ında yayımladığı makalelerin devamı niteliğinde olan bu günlükler. Önce 1873 Grajdanin (vatandaş) Dergisinde yayımlanmaya başlar, daha sonra 1876’dan 1881’e, Dostoyevski’nin öldüğü tarihe kadar ‘’Bir Yazarın Günlüğü‘’ adlı dergide yayımlanır. Bu dergide Türkleri seven ve Hümanist olan yazarlara Dostoyevski eleştiri oklarını çevirmiş, ağır yazılar kaleme almıştır.

 

1877- 1878 Osmanlı- Rus savaşının da tesiriyle Dostoyevski, Hz. İsa’nın düşmanlarıyla savaşmayı kutsal bir vazife olarak görür ve İstanbul’ u alma hayallerinin coşkusuyla kan dökmeyi kutsallaştırmıştır. Rusya’nın bütün Slav kavimlerinin ve Ortodoksların hamisi olduğuna inanan Dostoyevski, başkenti (Moskova) taşımamak şartıyla İstanbul’u ele geçirmenin zamanı geldiğini, bunun bir hayal olmadığını ‘’ Hasta Adam’’ın ölümüyle birlikte İstanbul’ un İngiliz ya da diğer Avrupalı devletlere bırakılmamasını, mutlak Rus egemenliğinin İstanbul’da hâkim olması gerektiğini düşünmektedir.

‘’Avrupa’da şimdi sürdürülen diplomatik görüşmeler ve anlaşmalar ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, önümüzdeki yüzyılda da olsa, İstanbul eninde sonunda bizim olacaktır! Yolumuzdan sapmadan, kararlılıkla yürümeli ve aklımızdan hiç çıkarmamalıyız.(Dostoyevski )

Kaleme aldığı yazılarda Türklere yardım eden Rusya Müslümanlarını, özellikle de Tatarları vatan haini ilan eder. Tatarların Rusya topraklarında haklarının olmadığını savunur. Tatarları işgalci ve barbar olarak tanımlar. Bir Yazarın Günlüğü isimli dergide ‘’ Rus toprağı Rus’a aittir. Sadece Rus’a ve burası Rus yurdudur ve zerre kadar Tatarlara ait toprak parçası yoktur içinde. Tatarlar Rus yurdunun eski zalimleri, bu toprağın yabancıları, istilacılarıdır’’ diyerek Tatarlardan bahseder.

 

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Dostoyevski’nin bağnaz ve dünyayı Rus emperyalizminin boyunduruğu altına sokacak kadar Panslavist bir ırkçı olduğundan bahseder.

’Karşımızda bir politikacı, bağnaz bir adam vardır artık: Bir Orta Çağ rahibi kadar acımasız ve bağnaz bir adam, Bizans haçını fildişi bir asa gibi tutmaktadır elinde. Doktrinini vaaz verir gibi sakin bir şekilde değil, hezeyan halleri, mistik bir çılgınlık buhranı, şeytani öfke nöbetleri içeresinde açıklamaktadır. İtirazları topuz darbeleriyle yerle bir etmektedir; humma nöbetleri içerisinde titreyerek, kibirli bir şekilde ve şiddetli bir kinle çıkmaktadır dünyanın karşısına… Öfkeli bir put- kıran gibi Avrupa uygarlığının bütün tapınaklarına saldırmaktadır… Moskofça hoşgörüsüzlüğü, bir hezeyan nöbetine dönüşmektedir… Yalnızca Rusların fikrinin doğru, büyük ve haklı olduğuna inanmaktadır. Bir Amok gibi koşmakta, kendisine karşı koyan herkesin göğsüne hançeri saplamaktadır… Ve her türlü tartışma meselesine gelip dayanmaktadır. “Biz Ruslar her şeyi anlarız; dar kafalı olan biz değil sizsiniz” diye haykırıyor. Ona göre yalnız Rusya’da her şey iyidir… Tanrısı ile başı dönmüş olan bu Orta Çağ rahibi tartışmaya gelememektedir. Kahrolsun akıl! Rusya körü körüne bağlanılacak bir dogmadır. Rusya akılla değil, inançla anlaşılır. Onun önünde diz çökmeyen herkes düşmandır, antechrist’tir. Ona karşı haçlı seferi açalım! Ve o Dostoyevski, savaş borusu çalmaktadır. Avusturya’nın ezilmesini; İstanbul’ daki Ayasofya’ nın üzerinden hilalin koparılıp çıkarılmasını; Almanya’ ya haddinin bildirilmesini; İngiltere’ nin yenilgiye uğratılmasını istemektedir. Papaz kıyafetinin altında, çılgınca bir kibirden ileri gelen bir emperyalizm gizlidir…”Her şeyden önce, herkes Rus olmalıdır ’’.Yeni dünya ancak o zaman başlayacaktır. Rusya, Tanrıyı kendi içinde taşıyan bir millettir; insanlığa son sözünü söyleyebilmek için bütün dünyayı kılıçla fethetmesi gerekecektir… Rus dehası, ona göre her şeyi anlama, her türlü karşıtlığı çözebilme yeteneği ifade etmektedir. Her şeyi anladıkları içindir ki Ruslar son derece hoşgörülü insanlardır… Üçüncü saltanattan, dünyayı kaplayacak olan panslavizimden söz ettiği zaman Dostoyevski’ nin sesi titriyordu… Taşkın mizaçlı bir insanda mantık aramak, ona bir dogmanın dayandığı temeli sormak boşunadır. Dostoyevski’nin edebi ve politik eserlerinde olduğu kadar Mesih’le ilgili yazılarında da fikirler sanki ‘sarabande’ dansı yaparmış gibi yer değiştiriler. Rusya bazen İsa’dır, bazen Tanrı’dır, bazen Büyük Petro’nun imparatorluğudur; aynı zamanda yeni Roma’dır, maddi ve manevi güçlerin birliğidir, imparatorluk tacı ile papalık tacının birleşmesidir. Başkenti ise bazen Moskova, bazen İstanbul, bazen Yeni Kudüs’tür. En insani ve alçak gönüllü idealler, zaman zaman yerini, güçlü olmak için duyulan susuzluğa ve panslavist bir fethetme idealine terk etmektedir… Dünyanın kurtuluşunun Rusya’nın elinde olduğunu insanların ancak Rusya sayesinde kurtulabileceğini haykırmaktadır…’’

LOGO

1910- 1912 yıllarında Selanik’te yayınlanan Genç Kalemler dergisinde Ziya Gökalp, ‘Kaya Alp’ adıyla Dostoyevski üzerine bir makale kaleme alır. Orada şunları söyler:

’Dostoyevski, Ruslar için -fakat bir kısım Ruslar için- sevilebilir, hürmet olunabilir; fakat biz Türkler için nefrete yakın bir hisle düşünmelidir; çünkü dehşetli Slavcı bir Türk düşmanıdır. Ve ben burada onu edebi şahsiyetiyle değil siyasi Türk düşmanlığı sıfatıyla karilerime tanıtacağım’’.

Ziya Gökalp burada sanat ve şahsiyeti ayırmış, Dostoyevski’nin şahsiyetini, düşüncelerini kaleme almıştır.

Bulduğu her fırsatta Türk düşmanlığını ele alan Dostoyevski tutarsız, abartılmış ve gerçek dışı söylemlerini de eserlerine yansıtmıştır.

Bilinçli bir şekilde sansüre uğrayan Türk düşmanlığı, ülkemizde Dostoyevski’yi el üstünde tutulacak bir konuma getirmiş. Klasik bir yazar olarak ülkemizde gözde eserler vermiş,
sevilen, okunan, tavsiye edilen, bir insan olmuştur… Rus dili çevirisi yapan Türk yazarlar, Dostoyevski’nin bu düşmanlıklarını gizleyerek, Dostoyevski’yi allayıp pullayıp bugün ülkemizdeki konumunu hazırlamışlardır. Yabancı edebiyat eserlerinin Türkçe ye çevrilişinde, çevirmenler tarafından nesnel ölçütler terk edilerek bireysel hissiyatlarını ön plana çıkarıp romanın özünden dışarı sapmasına neden olmuşlardır. Atilla İlhan TRT’de bir programda bu konuyu şu şekilde dile getirmişti. ”Gençliğimizde yıllarca Türkçe çeviri romanlar, kitaplar diye bir takım insanların palavralarını okuduğumuzu, daha sonra o kitapları orijinal dillerinde okuyunca anlamıştım.”

 

Avrupa’da Dostoyevski’nin ölümünden sonra çok şiddetli bir şekilde politik ve siyasi düşünceleri eleştirilmiş, olayların en büyük muhatabı olan Osmanlı Devleti aydınlarından, sadece Ziya Gökalp bu konuyu açıkça dile getirmiştir.

Dostoyevski’yi incelediğimizde yaşadığı hayatı ve eserleri arasında paralellik bulmak mümkündür. İnançsızlıktan inanca, çar düşmanlığından çar hayranlığına, hatta Panslavizm’e doğru kaydığı görülmektedir. Eserlerinde Türk düşmanlığını görmekle beraber, hep fakirliğinden şikâyet eden bir kişiliktir. Dostoyevski hakkında araştırma yapan Stephan Zweig, Edward Hallet Carr ve Henry Troyat da yazarın hayatının -özellikle son yılların- absürt (saçma) olduğunu dile getirirler. Ne yazıktır ki gençliğimiz, öğretmenlerimiz tarafından Dostoyevski’nin bunalım romanlarını okumaya yönlendirilmektedir. Edebiyatçılarımızın ve eğitimcilerimizin bu ezberciliği, ne yazık ki bize zarar vermektedir. İnsanlar, ait oldukları kültürlerin eserlerinde kendilerinden pay çıkartabilir. Bu nedenle, bir Türk kitap okumaya dünya klasikleriyle değil, Türk yazarlarının eserleriyle başlamalıdır.

Ülkharitaemizde Dostoyevski’yi sadece eserleriyle yargılayan şahsiyet ne yazıktır ki Atsız Beğ’i ideolojik fikirleriyle yargılamakta, Dostoyevski’nin panslavistliğini, ırkçılığını göz ardı eden Türk aydınlar, Nihal Atsız’ı Türkçü- Turancı olduğu için eleştiri oklarının hedefi seçmektedirler. Eğer eleştirmek ‘’Kusur Bulmak’’ anlamına geliyorsa, vicdanı olan insan Atsız’da mı  Dostoyevki de mi kusur aramamız gerektiğine karar verecektir. Bu aynı zamanda bir’ kan ve şuur meselesidir’’.

Kaynakça;

Panslavizim Porf. Dr. Akdes Nimet Kurat

Dostoyevski eselerinde Türklüğü ve islama bakış Sellahatin çiftçi

Türk Düşmanlarından: Dostoyevski”, Genç Kalemler, Alp Kaya

Karamazov Kardeşler Dostoyevski

Bir yazarın günlüğü Dostoyevski

Rus edebiyatının öğretiği Ataol Behramoğlu

 

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3588112&tarih=2006-03-06

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone

Bir Yorum

  1. Hüseyin 1 Nisan 2016 @ 19:24

    Çok faydalı bir yazı