Prof. Dr Osman Karatay’ın Gözünden Türk Akademisi

Cem İdem: Esenlikler hocam.Öncelikle Ötüken Dergisi adına röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum.

Osman Karatay : Ben teşekkür ederim, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Cem İdem: Genel anlamda Türk akademisinin eğitimi ve felsefesi hakkındaki olumlu-olumsuz görüşleriniz nelerdir?

Osman Karatay : Akademinin medrese geleneğini tevarüs ettiğini düşünüyorum. Bizdeki eğitimin, dolayısıyla geri kalmışlığın temel sebebi medresenin kapalılık ve durağanlığı, yani “bina okuma” geleneği idi. Bunda üzerine birşey koymak yoktur, mevcudu en iyi şekilde ezberleyen en iyi öğrencidir, en iyi ezberleten de en iyi öğretici… Sorunun kökünde dini eğitim var demek istemiyorum. Batı’da da bugünün en köklü ve büyük üniversiteleri sonuçta dini eğitim kurumlarına dayanıyor ama onlar sonuçta içeriden ve dışarıdan bir takım değişikliklerle bunları aştılar ve ilerlemeci bir konum ve tavır belirlediler. Bizdeki her alanda cari olan “Falanca büyüğün sözünün üstüne söz söylenmez” anlayışı akademide maalesef fazlasıyla cari. Bu ise dünyanın daha hızlı dönmeye başladığı çağdaş zamanda büyük sorun teşkil ediyor. Daima yeni bilgiye ulaşmak, daima kendini güncellemek ihtiyacı var. Güncelleme olmadan bilgisayarımızı veya telefonumuzu kullanamazken, eğitim-öğretim müfredatını sabit tutmak anlaşılır gibi değil. Bu alanda gelenekçilerin, ki bunun ideolojik bir geri alanı yok, herkesi kapsıyor, itirazı “başıboş bir icatçılık” olarak öne çıkıyor. Eğer icatçılık genel kabul görürse, bu başıboşluk veya bilim dışılık kendiliğinden elenir. Öbür türlü, meydan ikisi de zararlı olan durağan anlayışla zıpçıktı sözde bilimsel anlayışa kalır.

Cem İdem: Türkiye’de akademinin, hakikaten akademik kültüre sahip olduğunu düşünüyor musunuz eğer düşünüyorsanız akademimiz bir “örnek akademi” özelliği gösteriyor mu?

Osman Karatay: Kurulmadan bozulmuş bir gelenekten, dolayısıyla akademik kültürdeki bir kargaşadan bahsedebiliriz. Akademi ortamında yukarıda bahsettiğimiz medrese geleneği ile çağdaş anlayışın çatışmasının sonucu bize has ve güzel bir akademik geleneğin tesisi imkanı ortaya çıktı. Bunu en iyi Zeki Velidi Togan temsil eder. Ancak keskin politize ve polisiye ortam, yani bilim adamlarının kendi önceliklerini siyaset ve ideolojik kavgaları olarak belirlemeleri, 70’lerde yaşananlar, 80’ler ortamı derken, bu gelenek veya genel olarak akademik hayat büyük yaralar aldı. Daha sonra da benzerlerini yaşadık. Akademinin bilim yuvası değil de, iktidar ortamlarından biri, dolayısıyla “ele geçirilecek” bir yer olarak görülmesi bu tutumun temelindedir. Bu yüzden maalesef camid bir gelenekten bahsedemiyoruz. Çeşitli alanlarda belli hocaların tedrisinden geçmiş kadrolar var ama bunlar azınlık teşkil ediyor. Çok çeşitli yerlerde ve geleneklerde yetişmiş kadrolarla bugün akademimiz gelenek noktasında büyük bir dağınıklık sergiliyor. Dolayısıyla, var olan bir parça gelenek de kurumsal değil, kişilerin ismiyle kaim.

Cem İdem: Çokça eseri ve makaleleri bulunan tanınmış bir tarihçi olarak Türk Tarihçiliğinin bulunduğu noktayı, olanaklarını, eksikliklerini ve takdir edilmesi gereken yönlerini açar mısınız?

Osman Karatay: Tarihçiliğimiz de akademinin genelinde 70’ler ve 80’lerde yaşanan olumsuzluklardan nasibini aldı. Buna uluslararası ilişkiler disiplinini de eklemeliyiz. Sonuçta 1989’da Avrasya’da büyük sarsıntılar başladığında ne yapacağımızı bilmiyorduk, çünkü yetişmiş kadro yoktu. Rusça, Ermenice değil, İngilizcede bile sıkıntı vardı ki, yöntemleri ve yeni gelişmeleri takip için bu şarttır. Sırf Osmanlı kaynaklarıyla Karlofça öncesini veya Prut savaşını yazmamız gerekti. Normalde bu mümkün değildir ama hem ötesi için imkanımız yoktu, hem de daha kötüsü bunu kabullenmiştik. Öte yandan, başka milletlere göre Türk tarihçisinin işi ve yükü çoktur. Sadece Osmanlı tarihi alanı bile devasa boyutlardadır. Buna eski veya genel Türk tarihini ve de Türkiye dışı yeni dönemleri eklediğimizde başa çıkılamaz bir görünüm arz etmektedir. 1990’larla birlikte tüm bu alanları içeren bir çizgide yeni bir kuşağın yetiştiğini görüyoruz. Yöntem ve yaklaşımlarda büyük sıkıntılar veya eski eksikliklerin yansımaları sözkonusu olsa da, bu durum ümit vericidir ve bugün hızlı bir şekilde kayıp yılları telafi etmeye çalışıyoruz. Temel yaklaşım sıkıntısı, yukarıda kısmen işaret ettiğimiz üzere, tarihin de fizik gibi bir bilim alanı olduğu ve bilginin sürekli geliştiği, dahası değiştiği gerçeğini benimsememizde yatmaktadır. Tarihte olanlar değişmiyor elbette ama tarih bilgimiz sürekli değişiyor. Bugün kendimizi buna göre güncelleyebildiğimiz ölçüde başarılı olacağız.

Cem İdem: Akademide çalışma yapacağınız öğrencileri hangi kıstaslara göre seçersiniz?

Osman Karatay: Geleceğin hocalarını, aydınlarını, yol göstericilerini yetiştirmek gibi ağır ve ulvi bir görev var önümüzde. Bir hüsn-ü zan ve beklenti ile bu görev verilmiş. Layık olmak gerek. Çabalarımız yetmese de, niyetimizle bunun bilincinde olmalıyız. Bugüne kadar yüksek lisans ve doktorada hiç kimseyi hiç kimsenin selamıyla almadım. Bölüm arkadaşlarım da öyle davrandı. Bu bilindiği için zaten bize öyle selam gelmiyor. Sadece ve sadece kabiliyete baktık. İnancı görmek istedik yeni arkadaşlarımızda. Bu inanç tabii ki özünde bu ülkeye, bu millete, Türk’ün dünyasına faydalı olma azmini barındırıyor. Bunun için gerekeni yapmak lazım. Sosyal bilimlerin en ağır ve zor alanı olan Genel Türk tarihinde kendini yetiştirmeye karar vermiş olmak lazım herşeyden önce. Bu karar varsa, biz de karar veriyoruz arkadaşımızla bildiğimiz herşeyi paylaşmaya…

Cem İdem: Son olarak yeni dönemde üniversiteye başlamış ve başlayacak Türkçülere, genel anlamda tavsiyeleriniz nelerdir?

Osman Karatay: Üniversite hayatının özelliği, eğitimin diğer aşamalarından farklı olarak, artık “adam” olduktan sonra bunu icra etmemiz. Babamızın bizi ders çalışmaya zorladığı ortaokul veya liseden farkı, bizim kendimizi buna zorlamamız. Bunu yapmak zorundayız. Genç arkadaşlarımız üniversiteyi diploma alacak yer değil, kendilerini ilgili alanda yetiştirecek yer olarak görsünler. Diploma kendiliğinden gelir. Ve hayatta hiçbir gayret boşa gitmez. Adaletsiz bir dünya görebiliriz çevremizde ama kendini iyi yetiştirmiş birisi er geç başarıya ulaşır. Diğerlerinin başarısı geçicidir ve şartlara bağlıdır ama yetişmiş insanın başarısı kalıcıdır. Arkadaşlarımız vakitlerini iyi kullanıp en iyi şekilde üniversitenin sunduğu bilgiyi kapmaya çalışmalıdır.

Cem İdem: Teşekkür ederiz hocam, başarılar dileriz.

Osman Karatay: Ben teşekkür ederim. Bilmukabele en iyi dileklerimle.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone