Rıza Nur – Hatıratlar

Bilindiği üzere 1967 yılında yani Rıza Nur’un ölümünden yirmi beş yıl sonra yayımlanan hatıratlar, hep tartışılmış ve özellikle Atatürk düşmanları tarafından sıkça kullanılan bir kaynak haline gelmiş.
Ömrünün tamamını Türklüğe adamış ve çokça işler yapmış bir adam Rıza Nur. Onu, ne Atatürk düşmanları gibi bir iftira kaynağı olarak görmek, ne de karşı taraf gibi deli yaftası yapıştırarak onu yok saymak doğru olur. Kısacası Rıza Nur; eserleriyle, etkilediği kimselerle, görevleriyle kimsenin bir kalemde silebileceği bir şahsiyet değil.

Rıza Nur’un psikolojik rahatsızlığının yanında tartışılan konulardan birisi de Hatıratlar’ın üzerinde oynama yapıldığı, farklı kalem ve el yazıları ile üzerilerine not alındığına dair. Bu konu bugün açığa kavuşmadığı için beklemek en doğrusu. Ancak hastalığı ile ilgili olarak, Hatıratlar’dan çıkarılacak çok şey var.

Hatıratlar’ın bir çok yerinde hasta, kumarbaz ve morfin bağımlısı eşinden sıkça bahsediyor, duyduğu rahatsızlık, mutsuzluk ve nefret her satırda hissediliyor. Hatıratlardaki hakaretler yalnız Atatürk’e ve İnönü’ye değil eşine hatta Enver Paşa’ya ve Cumhuriyetin kurucusu olarak bildiğimiz bir çok kimseye, kendisi gibi Türkçü fikirde olan fikir adamlarına kadar gidiyor.

Hastalığı ile ilgili olarak ele alabileceğimiz en önemli kişi elbete eşi. Eşi ile ilgili yaşadığı büyük sorunlar, rahatsızlıklar onu uzun süre yalnız bırakmıyor. Hatıratlarında çokça bahsediyor ve onunla ilgili de bir çok söz ediyor. Bazıları şunlar;

‘’…. Ne ise iyi bir kavga ettik. Bu bir değil ki. Günde beş-on. Fakat bir vakte kadar katlanıyorum.Beni bir nokta tutuyordu. O da namuslu olması idi. 3-5 aydır namusunda da zayıflık görüyordum. Lafları bir fahişe sözleri oldu… Babama diye Nis’e gittiği vakit, o günlerde bizimkinin şoförü de kayboldu. Derken herif bir gün meydana çıktı, bizimki de o gün Paris’e o gün geldi. Dedim şu karıyı öldüreyim mi, şoförü mü öldüreyim? Yoksa ben mi intihar edip şu dünyadan gideyim? Böyle düşünceler beni yiyip durdu.’’ (Syf: 412 – 24 Kanun-i sani )

‘’…Ben de evde bulunan basılmamış eserlerimi alıp bankaya koforfete(?) götürdüm. Çünkü onları çalmak, imha etmek, Mustafa Kemal’e göndermek kabiliyetindedir. Bu satırları da bankada yazdım. Kadın bana bir kaç ay evvel de randevü evlerinin çok para kazandığını Madam…(Fransız komşumuz) söylüyor. Onunla beraber bir kerhane açalım demişti. Ben de gırtlağını sıkmış ve içimden de bu karı mutlaka çıldırıyor demiştim. Artık tetik üstünde idim. Hem de beni zehirler diye de korkuyorum.’’(Syf:413- Boşanma Kararı)

…Mademki İstanbul’dan bize paramızı yollamıyorlar, vaziyete derhal el ipte olmak lazım. Hele berber dükkanını bir dürüstçe işletebilsek hanımla pekala yaraşırız. Lakin karıdan ümit yok.” (Syf: 421-20 Şubat)

‘’…Hanım morfinden gece uyku uyuyamıyor. Hasılı uykum hiç muntazan ve kafi miktarda değil. Yemeğe de bakan yok. Binaenaleyh gıda yolunda değil. Bitkinim….Burada hanım kumar da oynuyor. İki yıl evvel Sejan de lüz’da kumarda beşbin frank kaybettiydi. Burada da bin frank kaybetti.’’ (Syf: 441)

‘’…Bizim hanım morfini bıraksın diye yeniden hastahaneye koymuştum. Gece yarısından sonra demir parmaklıktan aşmış, gelmiş, hayret içinde kaldım. Ben olsam o demirlerden atlayamazdım. Sabahleyin tekrar hastaneye götürdüm…Hekimler, müdür, hasta bakıcı, hizmetçi onun şeytan, hilekar olduğunu, başedemeyeceklerini söylüyorlar. Bir Rus doktor kadın var, ne ise o ne yapıp yapıp onu morfini bırakmaya ikna ediyor. Bakalım ne olacak. Dört-beş bin frank yine sarfettim. Bu para da boşuna gidecek ya…’’(Syf: 488- Şubat)

‘’Bizim hanım yine hastaneyi bıraktı. O kadar para gitti. Şifasından ümit yoktur…Morfine müthiş bir iptila gösteriyor…Kafamı dinlendirmeye pek muhtacım.’’(Syf: 495- 20 Şubat)

‘’Bizim hanımın tedavisi son haddine gelmişti. Morfini bir santigrama kadar indirmişler, hastanede tedavisi yedi ayı geçti. Hastanede öyle gürültüler, işler yapmış ki, telefonla beni çağırdılar. Hastane müdürü :<Hastanı burada tutamayız. Şimdi al, götür!> dedi…Müdürden de utandım. Şu karı beni rezil etmiştir. Eve geldi. Hemen o günü on santigram birden yaptı. Ne yapsam imkanı olmadı. Morfinleri kilitlemiştim beni canımdan sıktırdı. Günde yirmi-yirmibeş santigrama kadar çıktı…Artık tahammülüm de kalmadı. Çıktığından beri bizim uyku yine gitti. Gece uyumuyor. Bizim uyku da rezil oluyor… Beynim çok yorgun. Üste de bu karı…’’(Syf:526)

‘’İş bu halde olarak (kayınpederinin ölümü) Nis’e gittik. Ölünün evinden çıktık. Bizim karı derhal gazinoya kumar oynamaya gitmek istemez mi? <Ayıptır, görürler, ne derler?> dedimse de olmadı. Gittik, oynadı. Vakıa ben cenazeye gelmek istemedim amma, aramızda uzun macera var. Bu ise kızı…Kumara koşuyor.’’ (Syf:537)

‘’Eh, hepsi tamam oldu. Derhal parmağımda ondokuz yıl taşımış olduğum lanet halkasını çıkardım…Sonunda bana boynuz da taktı. Dünyada en korktuğum şey bu idi. Bu da başıma geldi. Ben derhal boşayarak namusumu kurtarıyorum. İptida beni deli etti….Galiba bu işte Neron ve İsmet’in de parmağı var.’’(Syf:555)

Rıza Nur’un bu hale gelmesinde şüphesiz ki eşinin payı çok büyük. Eşi ile ilgili yazdığı yazıların yalnızca bir kaçı bunlar.

Bıkkınlık, yorgunluk, depresyon, bunalım, uyku bozukluğu, özgüven eksikliği, çevresine güvensizlik, gurbet, takıntı, kıskançlık… Ve daha sıralanabilecek bir çok sebep onu bu hale koyan. Bir yandan kuruluşuna alın teri ve kan döktüğü, bir zamanlar bakanlık, mebusluk yaptığı ülkede artık hiçbir sözünün olmaması hatta kendisinden hain diye bahsedilmesi onu bu yola sürükleyen büyük nedenlerdendi.

Gerek Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaptığı işler, gerek gurbette iken yaptığı çalışmalar ve gerekse gurbetten döndüğü dönemde neşrettiği yazıları ile faydalı bir insan idi. Doktorluk mesleğinde parlak, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ise yıldız bir isimdi.

Şimdi ise karşımıza iki Rıza Nur çıkıyor. Birincisi; Sinop’ta doğan, Askeri Tıbbiyeyi bitirip cerrahi profesörü olan, binbaşılığa yükselen, Kurtuluş Savaşında cephe gerilerine hastaneler kuran, Dış işleri bakanlığı ve Milli Eğitim bakanlığı yapan, Lozan görüşmelerine katılan, Türk Tarihi üzerine on dört ciltlik bir ansiklopedi yazan, Oğuz Kağan destanına can veren, yurda döndüğünde Tanrı Dağ dergisini yayınlayan ve kuvvetli Türkçü yazılar neşreden Rıza Nur.

İkincisi ise; 1967 yılında Altındağ Yayınevi tarafından basımı yapılan ve kontrolü bizzat Kadir Mısıroğlu tarafından yapılan, “Hatıratlar”ın sahibi Rıza Nur.

Rıza Nur eğer deli ise ‘’Bunca kuvvetli eseri, bunca görevi nasıl başardı ?’’sorusuna bir yanıt bulamazsınız.

Rıza Nur eğer Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı ise ‘’Neden yıllarca Cumhuriyet’e ve inkılaplara katkı ve hizmet sağladı ve neden Türk Tarihi kitabında Atatürk’ü kahraman gibi yazdı ?’’ sorularına da bir yanıt bulamazsınız.

Peki bu psikolojik bir rahatsızlık ise?

İşte o zaman bu değerli eserleri nasıl ürettiğini de takıntılarını da açıklayabiliriz ve açıklayacağız.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone