RUSLARIN MANKURT POLİTİKASI ÜZERİNE DEĞERLENDİRME- Yusufhan Güzelsoy

yusuf

 

16.yüzyıl sonlarına kadar Türk devletleri; Çin, Hindistan, Türkiye, Türkistan, Kafkasya, İran, Rusya, Baltık, Arabistan, Afrika ve Ukrayna’ya yayılmışlar ve doğrudan siyasi sınırları içine katmasalar da, bu köklü bölgelerden geriye kalan yerlerde de askeri ve siyasi anlamda etkili olmuşlar, güçlerinin doruklarına ulaşmışlardı. Bu yüzyılın sonlarına kadar, dünyanın her yerinde az veya çok Türk devletlerinin gücünü hissetmek kaçınılmazdı. Fakat bu yüzyılın sonlarından itibaren, müthiş bir şekilde işlemeye başlayan makine teklemeye başlamış, birçok olumsuz sebeplerden ötürü siyasi anlamda Türk gücü zayıflamaya başlamıştı.
Çok eski devirlerden beri Türk baskısını üstünde hissetmekte olan Avrupa, bu baskılar sonucunda önce ilk Roma’sını, ardından da ikinci Roma’sı olan İstanbul’u kaybetmişti. Özellikle İstanbul’un kaybedilmesinin acısı, fanatik Avrupalılarda hala ilk günkü kadar hissedilmektedir. Nitekim bizim İstanbul yaptığımızı, en azından Avrupalılar için en hafif isim sayılabilecek “Konstantiniye” şehrini, hala Konstantinopolis olarak anma çabası herkesçe bilinmektedir.
İstanbul’u 15.yüzyılda Türklere kaptıran Avrupa, üçüncü Roma’yı doğuda kurmaya karar verdi. Bu kez yeni Roma’nın Moskova olmasını isteyen Avrupalılar, İstanbullu birtakım papazlar aracılığıyla Moskova prenslerine yardımlarda bulunmuşlardı. Aynı papazların “3.Roma, Moskova’dır” söylemlerinde bulundukları da bilinmektedir. Moskova’ya yardım götürülmüştü; çünkü Moskova’da kurulu Rus devletinin yayılması, bölgedeki Türk otoritelerinin birbirleriyle olan mücadelelerinden ötürü daha kolay olacaktı. Netice de böyle oldu. Türklerin bölgedeki iç mücadelelerinden faydalanan Ruslar, önce Kıpçak bozkırlarında, ardından Kozak topraklarında hakimiyeti elde ettiler.
Kıpçak bozkırlarına hakim olan ve Kozak yurdunu ele geçiren Ruslar için, sanayi ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeni kaynaklar arayışı başlamıştı. Ruslar günden güne ilerlemişler, Türk Dünyasındaki durgunluğun aksine endüstriyel gelişimlerini sürdürmüşlerdi. Türk Dünyasında ise 15.yüzyılın ikinci yarısından itibaren her alanda gerileme görülmekteydi. Türk boylarının birbirleriyle olan mücadeleleri -ki Rusların bölgeye davet edilmesine sebep olacaktır – ve sanayi bakımından neredeyse dibe vurmuşluk, Rusların dikkatini ezelden beri kendisine hükmeden efendilerine, bozkır cihangirlerine çevirmişti. Önce Türkistan’a birkaç keşif kolu gönderen Ruslar, sonrasında burada deri ve pamuk başta olmak üzere birçok hammade kaynağı tespit etmişlerdi. Özellikle Özbekistan coğrafyası pamuk bakımından zengindi-ki 1800’lü yılların sonuna gelindiğinde, gerilemeye rağmen bölgede 100.000 tonun üzerinde pamuk üretimi mevcuttu. Hatta pamuk bakımından mevcut olan bu zenginlik, sadece Rusların dikkatini çekmemişti: Osmanlı devleti de, son yüzyılda bölgeye gönderdiği Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin raporlarından da anlaşılacağı üzere, bomba yapımında önemli bir unsur olan pamuk stoklarının farkındaydı.
Türkistan’ın kapısı, Ruslar bakımından Kazakistan idi. Kuzeyden Türk bozkırlarına dalacak olan Rus işgal kuvvetleri için Kazak kapısı önemli bir geçitti. Bu sırada Kazakistan’da yaşayan Türk boyları, hayvancılık meselelerinde sınır anlaşmazlıklarına düşmüşler ve Büyük, Orta, Küçük olmak üzere üç cüze ayrılmışlardı. Büyük, Orta ve Küçük Cüz’de yaşayan Kazaklar, pek de az sayılmayacak bir zaman zarfında diğer Türkistan bölgelerinde olduğu gibi Kalmuk baskısını hissetmekteydiler. Sonunda, Kalmuk baskısına karşın, Kazaklar, Ruslar ile işbirliği yapma kararı aldılar. Ruslar da fırsatını bulup, ilk iş olarak Kazakistan’da bir kale yaptırdılar ve kısa zamanda niyetlerini ortaya koyarak bu üs üzerinden Türkistan’ı işgale başladılar.
Rusların Türkistan’ı işgali elbette kolay olmamıştır. Andican ve Ürkün isyanları bunun sadece iki önemli örneğidir; daha başka önemli örnekler de vardır fakat bu isyanların başlama, gelişme ve bitme sebepleri hemen hemen aynıdır. İyi savaşçı özelliklerine rağmen Türkistan ahalisi, silah yetersizliğinden; taş, sopa, mızrak, ok ve yayla isyana katılmış, Rusların seri atış yapan modern silahları karşısında başarısız olmuştur. Bu başarısızlığın bedeli ağır bir biçimde ödenmiş; iç mücadelelerin, birlik ve dayanışma halinde olmamanın karşılığı, çok sayıda Türk’ün katledilmesi veya göç etmesi/ettirilmesiyle son bulmuştur.
***
Sovyetler, Çarlık Rusya’sı Türkistan için önemli bir dönemdir. Çarlığın kanunsuz işlerinden, zulmünden bıkan Türkistanlılar, Bolşeviklere destek vermişler ve Çarlık rejiminin yıkılmasında rol almışlardır. Lenin’in Doğu Halkları ilgili meşhur bildirisinde verdiği milli, dini ve insani hürriyetlerle ilgili sözler, Çarlık rejiminin devlet görevlilerinden sivillerine kadar her türlü hakaretine maruz kalan Türkistanlı Türkler için yeni bir umut olmuştur. Hatta Sovyet rejimi yerleşirken en önemli katkılardan biri, Kazakistanlı Demiryolu İşçileri Sovyetlerinden gelmiştir. İlk aşamada verilen sözler tutulur gibi olmuştur. Bazı Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen ve Uygur aydınları Rusya’da dahi kültürel ve politik faaliyetlerde bulunmaya başlamışlar, daha özgüvenli bir şekilde hareket etmeye başlamışlardır.
İsmail Gaspıralı, İşenali Arabayev, Mağcan Cumabay, Kasım Tınıstanov ve daha nice aydınlar Çarlık rejiminin tahrip ettiği konuları yeniden düzeltmek için uğraşıp Rusya Müslümanları Kongresi’ni düzenlemeleri başta olmak üzere çok sayıda ilerleyici faaliyetlerde bulunurlarken, Sovyetler de gerçek niyetini yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı. Sonradan daha açık bir biçimde görülecektir ki, Sovyetlerin politikaları, Çarlık rejiminin kanunsuzluklarını kanunlaştırma çabasından öte bir şey değildir. Hatta Sovyetler daha da ileri gitmişler, “Türkistan” adını unutturma çabalarına girişmişlerdi. Bunun nedeni de, elbette, Türkistan’daki Türk topluluklarını bölmek, ardından da Türk boylarını Türklük kavramından uzak ayrı birer millete dönüştürmekti. Amaçları bununla da sınırlı olmayan Ruslar, iki boy arasındaki savaşı, iki farklı bir millet arasında geçen bir savaş haline çevirmeye çalışmışlardı. Bunda da önemli ölçüde başarılı olmuşlardır.
Türkistan adı yerine “Srednyaya Aziya” (Orta Asya) kavramını yerleştirmeye başlayan Ruslar, Türk topluluklarının kültürel öğelerini de devrime uyanlar ve uymayanlar diye ayırmaya başladılar. Mesela 1952 senesinde, bütün Sovyet Doğubilimcilerinin katılımıyla Bişkek’te gerçekleştirilen Manas Destanı ile ilgili konferans, Sovyetlerin gülünç istek ve iddialarıyla doludur. Konferansta tartışılacak konular şunlar idi;
1-) Manas Destanı gerçekten var mıdır?
2-) Manas Destanı Sovyet Kırgız toplumu için gerekli midir?
3-) Manas Destanı ile ilgili toplanan bilgileri düzenli olarak yayınlamak mümkün müdür?
Komünist Partisi Komitesi’nden Razzakov, Samaganov, Batmanov ve Altmışbaev, küstahça Manas Destanının devrime uydurularak yayınlanmasını istemekte ve Sayakbay Karalaev, Sagımbay Orozbekov ve Sazanov gibi Manasçıları halk düşmanı olmakla suçlamaktaydılar. Onlara göre Manas Destanı yeniden yayınlanmalı ve özellikle de dini ve milli unsurlar destandan çıkarılmalıydı. İslami gaza konusunu işleyen Rusça yayınlar ortadan kaldırılmalıydı. Komünist Partisi Sekreteri Çurkin, bir kitabın arkasına “Manas”, “Alicenap Manas” ve “Büyük Gaza” varyantlarını halk düşmanı ve gerici olarak niteleyen sözler yazmıştı. Bütün bu art niyetli çabalara karşın Auezof ve Ömürbek Cetişof gibi alimlerin istediği belli ölçüde gerçekleşmiş ve buna göre bir varyant hazırlanmıştı. Ancak Bişkek’te denk geldiğim 1958 basımı bir Manas Destanı kitabı, bariz biçimde tahrip edilmişti. Nitekim kitabın içinde, destanın özgün varyantlarında geçmesine rağmen Türk adına rastlamadım.
Rusların bilimadamlarından İlminiskiy gibilerin çalışmalarının kaynak oluşturduğu “bölücü” politikaları daha 30’lu yıllardan itibaren aşikar olmaya başlamıştı. Türk zenginlerinin mülkünü ellerinden alıp halka dağıtmak bahanesiyle Ruslar zenginleştirilmiş ve zenginler de sürülmüşlerdi. Güya beylerin hakim olduğu düzene karşı olan Ruslar, birinci ve ikinci dünya savaşlarında ne kadar adil (!) olduklarını, seferberlik durumlarında halka dağıttıkları aşın adaletsiz dağılımında da göstermekteydiler.
Ruslar, Çarlık rejiminden beri sürdürdükleri Türkistan alimlerini sürme veya infaz etme geleneklerinden vazgeçmemişlerdi. Çok sayıda Türk aydınlarını süren, hapse atan, işkence eden Ruslar, Kasım Tınıstanov gibi büyük Türkistan alimlerini yok etmişlerdi. Yine 50’li yıllara gelindiğinde, denilebilir ki, Sovyet zihniyetiyle yetişmemiş alim kalmamış gibiydi. Kaktüsler arasında biten gül misali yetişenler de, dallarından koparılmaktaydılar. Türklük bilincini yok etme konusundaki en büyük saldırı, aydınları mahvetme politikasıyla gerçekleştirilmişti. Bu, belki de en ağır tahribatı yapmıştır. Çünkü artık Türkistan’da garip garip tartışmalar meydana gelmeye başlamıştı. Bu tartışmalar, Türklük bilincini yaralayıcı nitelikte olmuştur. Tartışma konularının galipleri de baştan belliydi: “Özbeklik mi?”, “Türklük mü?” yoksa “Özbek Türklüğü mü?” gibi muhteşem (!) sorular ortalarda dolanmaya, alimler tarafından halkın önünde tartışılmaya başlanmıştı. Ruslar, bilim konusunda haddini aşmada o kadar ileri gitmişlerdi ki, Divan-ı Lügati’t Türk’ü kendi diline çevirmeye çalışan Türk alimlerini, tıpkı Çinlilerin yaptıkları gibi katletmeye başlamışlardı.
***
Gelelim 3 senelik Kırgızistan gözlemlerime…
En başta şunu söyleyeyim: Taha Akyol’un vaktiyle kısa bir gezi sonrası yaptığı “Uygurlar Türk’üm demiyor” gibi hatalı tespitleri doğru değildir. Türkiye’nin ve Türkiye Türklerinin Türkistan ilgisini kesebilecek bu tarz söylemlere itibar edilmemelidir. Çünkü bu tarz söylemler, kavram karmaşasından haberdar olmamaktan ileri gelmektedir. Sovyet dönemi Rus Türkolojisi, özellikle bu konuda başarılı olmuş ve ciddi bir kavram karmaşası yaratmıştır.
Bir kere “Türk” adı günümüz Türkistan coğrafyasında nasıl bir anlam ifade etmektedir, bu konu üzerinde durmak gerekir.
Bugün Türkiye’de fazlaca değinilmeyen bir “soy ağacı” vardır ya da daha doğru bir ifadeyle bizde yaygın olan soy ağacı ile Türkistan’da yaygın olan soy ağacı başlangıç bakımından farklıdır. Mesela; Türkiye’de “Türk Ata” adında bir şahsiyet fazlaca bilinmez. Bilenler de ya Yafes ya da Yafes’in oğlu, hatta kimilerince de Adem’in oğullarından biri olarak bilinir. Bişkek’te ve Kırgız köylerinde görüşmek fırsatı bulduğum pek çok aksakal, biz Türkleri her gördüklerinde yaptıkları gibi, Türk Ata’yı anmadan geçmemişlerdir. Onlara göre Türk adında bir atamız vardır ve Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar vs. Türk Ata’dan türemişlerdir. İşte kavram karmaşasının kilit noktası buradadır: Türk Ata’dan, Türk adında başka bir oğul daha türemiştir. İşte bu oğul, Türkiye Türkleridir ve Kırgızların ya da Uygurların pek çoğuna “Hepimiz Türk’üz” dendiğinde aksi “Türk değilim” cevabı gelmesinin çoğunlukla nedeni budur. Burada “Türkiye Türklüğü” ile karıştırma söz konusudur. Bir Türkoloji öğrencisi olarak pek çok Kırgız hocamla görüştüm ve hepsinin cevabı bu doğrultuda olmuştur.
Elbette mankurtları da es geçmemek gerekir.
Kırgızların da sevmediği birtakım mankurtlar vardır ki, bunlar, “Türkler Kırgızistan’ı ele geçirecekler” ve yahut “Türkler Kırgızistan’a gelmesinler” diye propaganda yapmaktadırlar. Bunların da birçoğu bu propagandalarını Rus dili ile yapmaktadırlar. Okullarında Rus diliyle, Rus tarihiyle, Rus kültürüyle yetiştirilmiş olan mankurtlar, en başta Kırgızistan’a zarar vermektedirler. Çünkü bunların sesi, Kırgızistan’da okul kurup Kırgızca konuşmayı yasaklayanlara karşı değil de, Manas Üniversitesini kurup Kırgızca ve Kırgız kültürünü teşvik edenlere karşı çıkmakta, bu olumlu davranışların “Türkler burayı sömürecek” şeklinde kara propagandasını yapmaktadırlar. Yine bölgeye gelen bazı esnaf, işadamı ve öğrencilerin de bar ve disko ortamlarında görünmeleri, Kırgız kızlarıyla gezmeleri gibi konular da, bu kara propagandacıların ekmeğine yağ sürmektedir.
Mesele, “Türk’üm” demekte değildir. Mesele Türk olmaktadır. Türklük konusundaki Rus tahribatlarını yok etmek için uygulanması gereken politikalarla ilgili önerilerimi ve gözlerimlerimi daha sonra yazacağım.

Yusufhan GÜZELSOY

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone