Sabahattin Ali

Türk edebiyatına üç eser kazandıran, çeşitli dergilerde hikayeler yazan, şiirleri bestelenen, yedi eserin de çevirisini yapan bir öğretmen ve yazardır Sabahattin Ali. Rum kökenlidir.  Babasının asker oluşundan dolayı çocukluk yıllarında epey yer gezmiştir. İşgal yıllarında bir süre Edremit’de yaşamını sürdürmüş, gençliğinin bir kısmı orada geçmiştir.

Daha sonra Kuyucaklı Yusuf adlı eserinde de Edremit’i yoğun bir şekilde işlemiştir. Ben Edremit’de okudum, lise yıllarım Körfez’de geçti. Gezdiğim, oturup kalktığım yerlerin 90 yıl önceki halini Sabahattin Ali’nin bu romanından okumuştum. Sıkıcı dili, bitmek bilmeyen karakter analizleri, betimlemeleri saymazsak Kuyucaklı Yusuf adlı romanından zevk aldığımı söyleyebilirim.

Yaşamının sonraki bölümünde ailesiyle birlikte Yozgat’a yerleşmiş, mektuplarında oradan ve insanlarından ne kadar nefret ettiğini anlatmıştır.

Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınavını kazanmış ve devlet tarafından 1928-30 yılları arasında okumak üzere Almanya’ya gönderilmiştir. Orada Nazım Hikmet’le de tanışan Sabahattin Ali ülkeye geri döndükten iki sene sonra Atatürk’e aşağıdaki şiiri yazmıştır:

Bulanık dereler durulmuş mudur?

Dinmiş mi olukla akan o kanlar?

Büyük hedeflere varılmış mıdır?

Asarlar mı hala Hakk’a tapanı?

Mebus yaparlar mı her şaklabanı?

Köylünün elinde var mı sabanı?

Sıska öküzleri dirilmiş midir?

Cümlesi beli der enelhak dese

Hala taparlar mı koca terese (pezevenge)?

İsmet girmedi mi hala kodese?

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

Atatürk’e “teres” yani “pezevenk” diyen Sabahattin Ali (köpeği) 1932 Aralık’ında hapse atılmıştır ve hapiste Atatürk’e karşı nefret beslediğini inkar edecek herhangi bir ifade de bulunmamasına karşın bizim günümüzde şarkı olarak bildiğimiz “Aldırma Gönül” şiirini yazmıştır.

29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine tüm suçlularla birlikte affedilmiştir. Tekrar Milli Eğitim Bakanlığı’na dönmek istemiş fakat Milli Eğitim Bakanı Yusuf Hikmet Bayur tarafından kendisine eski fikirlerinden dönmesi ve bunu ispatlaması gerektiği söylenmiştir. Bunun üzerine Sabahattin Ali “Varlık” dergisinde durumla adeta dalga geçercesine Atatürk’e olan “aşkını” anlattığı “Benim Aşkım” adlı şiiri yayınlamıştır.

Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.

Daha pek doymamışken yaşamın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına
Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.

Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,
Sensin “ülkü” adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.

Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

Anlamdan, manadan, ahenkten yoksun bu şiirle kendisini bakana affettiren Sabahattin Ali, Ankara’da Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınmış aynı zamanda da Almanca öğretmeni olarak görevine geri dönmeyi başarmıştır.

1940 yılında “İçimizdeki Şeytan” adlı romanını yayınlaması üzerine kendini Atsız’ın darağacından beter olan kaleminde sallandırmaya başlamış ve yıllar sürecek olan husumeti ateşlemiştir. Romanı okuyanlar bilirler, okumayanlar ise okumaya tenezzül etmesinler. O kadar fazla karakter tahlili, iç dünya çekişmesi, betimleme, ruh hali analizi vs… var ki bir süre sonra iki paragrafta bir esnemek karşı koyulamaz bir refleks haline gelmeye başlıyor. Romanla ilgili bilgi edinmek isteyenler özetine göz atabilirler.

Atsız ise romanın çıktığı yıl “İçimizdeki Şeytanlar” adlı makalesinde romanı tenkit etmiş ve buna şu ifadeyle başlamıştır: “Sabahattin Ali bu memlekette Irkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum.”

Atsız’ın Sabahattin Ali’ye verdiği uzuuun cevabın şahaneliğini tatmak için mutlaka “İçimizdeki Şeytanlar” adlı makaleyi okumalısınız (Makaleyi okuyabileceğiniz linki yazının sonunda paylaştım). Ancak, o makaleden sadece şu kısmı naklederek galiba içeriğinin önemini vurgulamış olurum: “Fikirlerin halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı?

Sabahattin Ali’yle resmi olarak 1940 yılında başlayan bu husumet yıllarca devam etmiştir. Husumetin kopma noktası ise Atsız’ın Mart 1944’de dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı ikinci açık mektupta direkt Sabahattin Ali’nin ismini vererek onun vatan hainliğinden, komünistliğinden bahsetmesidir. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in de teşvikiyle Sabahattin Ali, Atsız’ı mahkemeye verir.

Mahkemenin 3 Mayıs’daki duruşmasını Türkçü gençler basarlar. Binlerce Türkçü Atsız lehinde sloganlar atarak adliyeyi doldurmuştur. Mahkeme Atsız’ı hakaretten suçlu bulur, suçu para cezasına çevirir, onu da erteler. Yıllar sonra ise Nihal Atsız mahkeme günü olan 3 Mayıs’ı Türkçüler Günü olarak ilan eder. Bugün Atsız ve öğretileriyle ilgisi olmayan birileri Türkçüler Günü’ne bir yerlerinden isim uydurmaya ve alakasız yerlere çekmeye çalışmaktadırlar. Lakin tarihe derin ilgi duyan ve kulaktan dolma yönlendirmeleri kâle almayan Türkçü gençler bu duruma sadece gülüp geçmektedirler.

Sabahattin Ali’ye geri dönecek olursak, kendisi bu hadise üzerine devletteki işinden ayrılmak zorunda kalmış, İstanbul’a dönüp gazetecilik ve yazarlık yapmaya çalışmıştır. Bu işlerde de tutunamayınca kamyon alıp nakliyecilikle uğraşmış fakat en son çareyi memleketi terketmekte görmüştür.

Hapisteyken tanıştığı Hasan Tural isimli biri, onu Ali Ertekin ile tanıştırmıştır. Yapılan plan sonucu, Edirne’ye peynir götürmek için yine cezaevinden tanıdığı şoför Salim, Ali Ertekin ve Sabahattin Ali yola çıkarlar. Kırklareli’ne hareket edilip Kızılcadere köyüne gelindiğinde Sabahattin Ali ve Ali Ertekin yola kendileri devam ederken, kamyon Salim ile geri gönderilir. Bu tarihten sonra Sabahattin Ali’den bir daha haber alınamaz. Pek çok kişi onun yurtdışına çıktığını düşünürken, 16 Haziran 1948 tarihinde bir çobanın bulduğu cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu tespit edilir.

6 ay süresince devam eden incelmelerde, Bulgaristan’a adam kaçıran bir şebekenin izlenmesi sırasında, Ali Ertekin bu işle ilgisi olduğu gerekçesi ile tutuklanır ve ifadesinde, “Söylediği sözler bende nefret uyandırmaya başlamıştı” diyerek millî duygular içerisinde Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eder. 4 yıla mahkûm edilen Ali Ertekin Af Kanunu ile bir kaç ay sonra hapisten çıkar.


Sabahattin Ali’nin pek çok şiiri bestelenip şarkı olmuştur. Bu şarkıları seslendirenler ise gerçekten de manidardır:

Aldırma Gönül (Kerem Güney)

Leylim Ley (Zülfü Livaneli)

Göklerde Kartal Gibiydim (Volkan Konak)

Geçmiyor Günler  (Ahmet Kaya)

Çocuklar Gibi (Sezen Aksu)

Kız Kaçıran ( Ahmet Kaya)

Kara Yazı (Ahmet Kaya)

Dağlardır Dağlar (Sezen Aksu)

***

Bugün Atatürkçü olduğunu iddia eden tüm tipisokuklara bakın. Hepsi Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi özlemle, göz yaşlarıyla yâd ederler. Atatürk’e küfreden kim varsa bu köpekler onları baş üstünde tutarlar. O yüzden bizim değerimiz, başbuğumuz olan Gazi Kemal Atatürk’e en çok bizim sahip çıkmamız gerekmektedir.

***

Tüm soydaşlarımın Türkçüler Günü kutlu olsun. Haftasonu imza günüm olacak. Bursa’da, Kurultay’da buluşmak dileğiyle esen kalın.


Aşağıdaki linkten Atsız’ın makalesini okuyabilirsiniz.

İçimizdeki Şeytanlar – (H. Nihal ATSIZ)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone