SAİD-İ NURSİ, YEŞİLAY VE TAPINAKÇILAR

YusufhanGuzelsoy

Türkiye’yi son asırlarda “hasta adam” yerine koyan, onu zayıflatan, bünyesini hasta düşüren virüsler, Türk yurdunun her noktasına, Türk Milletinin dört bir yanına “sızmış” olan tarikatlar, sapkın ve şeytani örgütlenmelerdir. Bunlar, yeri gelmiş Arap taassubuyla yetişen tarikatlar olmuş, yeri gelmiş Masonlar, Tapınak Şövalyeleri vs. yapılar olmuş; bugün de tüm bu güçlere dayanan Fethullahçılar olmuştur.

Korkaklıkta seviye atlamış, Sabetay gibi kendini gizleyip Atatürk dahil herkese Sabetay diye dil uzatmış, korkaklığına, yeteneksizliğine bakmadan Emniyet’e, TSK’ya, hatta hadsizce Özel Kuvvetler’e kadar sızan bu kitlenin, Said-i Nursi (veya Kürdi) denen cahili “Bediüzzaman” olarak kabul etmesine şaşmamalıyız.

Asıl şaşırılacak konular başka başkadır. Bu yazıda onlardan bahsedeceğim.

Ayşe Hür… Evet, çok sevdiğinizi, okumadan duramadığınızı, özellikle yüzüne baktığınızda nurdan gözlerinizin kamaştığı örnek insan… Bugün kapatılarak hepimizi yasa boğan Taraf Gazetesi’ndeki “İçki Bütün Cürümlerin Anası mıdır” başlıklı yazısında, sevgi ve iyilik dolu bir kuruluş olan IOGT’nin (bu kuruluştan da bahsedeceğim) üyesi olan Yeşilay’ın kuruluşunu şöyle yazmış:

“Birinci Dünya Savaşı’nda ve onu izleyen sıkıntılı yıllarda ‘düşmanların topla, tüfekle yenemeyeceğini anladığı Türk Milletini, içki ve uyuşturucu maddelerle çökertmeyi hedeflediğini’ düşünen bir grup Osmanlı-Türk aydını, 5 Mart 1920’de, Cuma namazından sonra İstanbul Matbuat Cemiyeti’nde bir araya gelerek Hilal-i Ahdar (‘Hilal’ ay, ‘ahdar’ yeşil demekti) adlı bir grup kurmuşlardı.”

Bak bak!

30 Ekim 1918 tarihinde, Mondros Mütarekesinin maddelerine göre bütün mahremiyetini düşmana karşı açması istenmiş; topu, tankı, silahı elinden alınmış, ordusu terhis edilmiş Türk Milleti, mütarekenin üzerinden henüz iki yıl geçmiş olmasına rağmen, daha tam anlamıyla Milli Mücadele saflarına katılmamıştı. Ama o zamana kadar içki içmeyen (!) içki ile arası hiç iyi olmayan (!) Türk Milleti, nasıl oluyorsa düşmanlarına “biz bunları yıkamayız, en iyisi içkiyle, sigarayla bunları yıkalım” demiş.

Hadi canım siz de…

Yazının sonlarında, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları için, “içki düşkünü çakırkeyf olarak ülke ekonomisinin izin verdiği oranda içmeye devam ettiler” diyor.

Yarasın… Ama ne Ayşe Hür’ün, ne Said’in izinden giden FETÖ’cülerin kafasına ulaştıracak bir içki, uyuşturucu, esrar, sigara keşfedilmiş değildir.

Yeşilay Cemiyeti, ilk olarak, Hilal-i Ahdar ve Yeşil Hilal isimlerini kullanmış, sonra Yeşilay olmuştur. Malum, gözü dönmüş Batılı sömürgeciler, Türk ve Müslüman memleketleri adlandırmak için, hilali farklı sıfatlarla adlandırmayı severler. Mesela, Irak’a “Bereketli Hilal” derler. Afganistan, İran ve Pakistan’a “Altın Hilal” deniyor. Üçgeni de çok sevdiklerini bilirsiniz: Uyuşturucu trafiğinin önemli ülkeleri olan Tayland-Laos-Mynmar’a da “Altın Üçgen” diyorlar. İsimlerden de anlayacağınız üzere, coğrafi keşiflerin başladığı tarihten itibaren dünyayı vahşetle sömürdükleri halde, ne berekete, ne hilale, ne altına doyamamışlar. Ama onlar “medeni ağabeylerimiz” değil mi?

Masonluğun amacıyla doğrudan uyuşan ve zaten o doğrultuda hazırlanmış olan “Dinler Arası Diyalog”, aslında Feto’nun Papa’nın elini öptüğü 90’lı yıllardan çok önce hazırlanmıştır. En azından temeli eskiye dayanmaktadır. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyhülislam Ziyaüddin Efendi, Şeyhülislam İzzettin Efendi, Şeyhülislam Hayri Efendi, Berlin Sefareti Baş İmamı Mustafa Hafız Şükrü, Sefaret İmamı Haşim Veli, Müderris Mahmut Esad Efendi tanınmış Mason din adamlarındandır. Özellikle Farmason Musa Efendi, halk tarafından sevilmemesine rağmen, dört defa Şeyhülislam olmuştur. Bunlar hep, dinler arası diyalog denen safsatanın sonucudur.

Daha fazla baş ağrıtmadan, meseleye şöyle hızlı bir giriş yapmak istiyorum:

matrixsaid1

Bu belge, Yeşilay’ın ilk toplantı günlerine ait imza ve hüviyet defterinden alınmıştır. Çizili alanın içindeki imza ve hüviyet de, cehalette zamanın bediüzzamanı olan Matrix Said-i Nursi’ye aittir. Necmettin Şahiner’in araştırmasına göre (bu isim Nurcu’dur), Yeşilay’ tutanaklarında Said-i Nursi’nin şöyle bir diyaloğu vardır:

“Reis: Yirmi yaşından küçük olanlara içki verilmemesi için Dahiliye Nezaretine müracaat edelim.

Said: İyi… İyi…

Reis (Gayrı Müslimlerin): On beş yaşından aşağı çocuklara da satış yasaktır.

Said: Bunlara dahil olarak Polis Nizamnamesini isteyelim”.

Şu polisi de bir türlü rahat bırakmamışlar yalnız. Abdülhamit, şeyhlerine “deli” demiş, zindana atmış, (Abdülhamit din adamlarını zindana attı, Deccal’dir demesinler?). Bakmışlar ki devlet dışarıdan idare edilmiyor, polis nizamnamesiyle uğraşmak zorunda kalıyorlar, hemen “sızıntı”…

Yeşilay, Mustafa Kemal Atatürk’ün “alkole bağlı sirozdan öldüğü” konusunda bir numaralı propaganda rolünü üstlenen kuruluştur. Diyeceksiniz ki, “Atatürk alkole bağlı sirozdan ölmedi mi zaten?”

Hayır…

Atatürk’ün ölüm raporunda, “alkole bağlı olarak karaciğer şişmiştir” deniyor. Oysa tıbba göre siroz hastalığında alkole bağlı olarak karaciğer şişmez. Nasıl olacak? Atatürk ilkleri başaran bir dâhiydi de, o kadar değil be kardeşim!

Atatürk’ün Avrupa’dan getirilen doktorunun kanaati de alkole bağlı siroz olmadığı yönündedir. Ancak Mim Kemal Öke’nin baskısıyla o da alkole bağlı siroz, diye imza atar ölüm raporuna… Mim Kemal Öke denen adamın Türk Masonlarının lideri olduğunu, Atatürk’ün eskiden beri yakınında olduğunu, yine Atatürk’ten Mason Localarının kapatılmaması için ricacı olmaya geldiğinde “tufeyli tayfası, Çıfıt” diye kovulduğunu bilmeyen kaldı mı?

Şimdi İOGT’ye gelelim…

İnternational Organization Of Good Templars…

Templar… Yani “Tapınakçı”.

Tabi biz kompleksliyiz, bütün dünyayı “üllümönötü” yapıyoruz. Bakın kuruluşun tanımına:

“Alkollü içeceklere katı kurallarla karşı olan kardeşlik cemiyetlerinden biri olarak, 19.yy’da kurulan IOGT, yapılanmasını masonluğu model olarak yapmış ve Masonlarla benzer ritüeller, ayinler ve kıyafetler (regalia) kullanmıştır.”

Bu da üyelik sertifikası:

IOGT[1]

İşte Said-i Nursi’nin kurucularından olduğu, Atatürk’ün ölüm raporundaki gerçek dışı “alkolden öldüğü” teşhisinin propagandasını yapan Hilal-i Ahdar, Yeşil Hilal ya da Yeşilay, işte bu topluluğa üyedir.

Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın her yerinde yuvalanan, her alanda bir “tapınak” açan bu şer odaklarının sağlık alanından uzak durması hiç beklenemezdi. İnsan beyninin kontrol edilmesi, biyolojisinin bozulması ve daha birçok alanda yaptıkları çalışmalar için, sağlığa önem veriyorlar. Ama biz kompleksliyiz…

Kadir Mısıroğlu, Mustafa Armağan, Ayşe Hür ve daha niceleri, bu milletin kafasını karıştırmak için Atatürk’e ve Türkçülere etmedikleri iftiraları bırakmadılar. Kafa karıştırmaktan başka bir iş görmediler. Bu tip yazarlardan bazıları, FETÖ operasyonlarında telef oldu, bazıları saf değiştirdi. Gönül isterdi ki, hepsi telef olsun. Biliyorum ki, nereye kaçarlarsa kaçsınlar, hepsi telef olacak.

Hadi ben de kafa karıştırayım.

İlluminati, “aydınlanmışlar” demektir. Bunlara mensup aileler, Lucifer denen şeytana tapıyor. Lucifer “ışık getiren” demektir. “Nur” ne demekti? “Işık”.

Tesadüf mü?

Sözde zamanın en iyisi Said-i Matrix’in talebeleri araştırsın. Çalışkan, okumayı seven uşaklardır onlar…

 

 

 

[1] http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2011/06/ataturk-neden-olduruldu.html adresinden alıntılanmıştır. Atatürk’ün ölüm raporu ile ilgili daha ayrıntılı bilgiler aynı yazıda mevcuttur.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone