Sekellerin Türk Dünyasında Yeri ve Önemi- Levente G. Borbely

sek

 

İ1608881_645264405532901_1017711437_nnsanlar dünyaya karışık bir şekilde değil, yapılandırılmış ve hiyerarşik bir şekilde yerleştirilmiştir. İnsan nüfusu topluluklar halinde gruplandırılmıştır. İnsanoğlu tarih boyunca, aile, büyük aile, kabile, kabile konfederasyonları ve uluslar gibi çeşitli topluluklara sahip olmuştur. Günümüzde ayrıca bu topluluklara köyler, kasabalar, şehirler ve ulus devletlerin toplulukları gibi büyük ve küçük topluluklar eklenmiştir. En yüksek topluluk ise medeniyetlerdir.

Medeniyet nedir? Medeniyet, aynı dili veya benzer bir dili konuşan, aynı veya benzer bir dine sahip olan, gelenek ve göreneklerinde benzerlik olan insanların oluşturduğu en yüce insan gruplaşmasıdır. Kültürel düzeyde bu insanlar, diğerlerinden ayrıdır. Bir medeniyetin başka medeniyetlerin insanlarıyla paylaşmak istemediği ortak bir geçmişi ve güçlü bir beraberlik duyguları vardır. Günümüzde bulunan medeniyet örnekleri: Türk, Akdeniz-Klasik, Batı, Konfüçyüs-Çin, Japon, İslam, Hindu, Bizans, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleridir.

Türk medeniyeti, bozkırın doğusunda Avrupa Karpat Havzası’ndan Moğolistan’ın Gobi Çölü arasında bulunan büyük kemerde vücut bulmuştur.

Bu medeniyet, Hunlar ve Türkler gibi halkların oluşturduğu medeniyettir. Moğollar da bu  medeniyetin bazı unsurlarına sahiptir. Bu medeniyetin insanlarının Sibirya’nın ilk sakinleri ile bir bağları vardır ve geçmişleri Hint-Avrupalı ve Çin medeniyetiyle yapılan savaşlarla doludur.

Türk uygarlığının özelliklerini tespit etmeye çalışan birçok çalışma vardır. Bunların kendi içindeki çelişkilerini bir tarafa bırakarak, gelin aşağıdaki tanımı vurgulayalım:

Türk medeniyeti bu gezegenin en zor zamanında meydana çıkmıştır. Orta Asya’da sert kışları kavurucu sıcaklar takip etmektedir. Burada iklim, gezegenin hiçbir yerinde olmadığı kadar bir uçtan diğer uca gidiyordu. Bu ortam sadece, son derece örgütlenmiş ve yüksek yaratıcılığa sahip olan insanların hayatta kalmayı başardığı bir ortamdır.

Aynı zamanda Türk medeniyeti dünya tarihinin en saldırgan ve zarar verici halklarının – Hint Avrupalılar- baskısına maruz kalarak ortaya çıkmıştır. İlk Türk kavimlerinin direnişi sayesinde Hint-Avrupalılar, Orta Aysa içerisine nüfuz etmeyi başaramadılar. Böylece geri itilen Hint-Avrupalı halkların göçü, Hindistan’a doğru eğildi. Türk halkları onlara karşı direnmiş olmasaydı, bugünün Çin’i Hindistan gibi bir ülke olacaktı.

1779418_645264508866224_1807035258_nTürk halkları bu zorlu iklim şartları ve tarihsel zorluklar karşısında hayatta kalmanın yanı sıra, yüksek bir kültür inşa etmiş ve onlardan önce ıssız olan geniş Bozkır topraklarına yerleşerek kaynaklarını işletmeyi başarmıştır. Türk halkları yalnızca Hint-Avrupalıları başarı ile püskürtmüş değil, aynı zamanda dünya üzerinde en gelişmiş askeri kültüre de sahip olmuştur. Yüzyıllar boyunca en etkili silah olarak kullanılan ve uzun mesafe kaydedebilen geleneksel yayı icat etmiş, süvari ekipmanlarını mükemmelleştirmiş ve aynı zamanda taktik ve strateji bilimini geliştirmişlerdir. Türklerin sahip olduğu harp kültürünün unsurları, Avrupalılar tarafından yalnız II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden keşfedilecek veya anlaşılacaktır. Modern Türk askerî teşkilatı ve bilimi, Avrupalıların modern harp biliminden yüzyıllar önce ortaya çıkmıştır. Bu sadece donanımın ustaca kullanılması değil, aynı zamanda beyin gücünü de uygulayan bir sanattır. Türk savaş yöntemi ile diğer medeniyetlerin savaş yöntemleri arasındaki fark, uzak doğunun sporu olan Judo ile Avrupa sporu olan Boks arasındaki farka benzer. Aynı zamanda Türk medeniyeti ile Mezopotamya ve Çin’in yerleşik medeniyetleri arasındaki fark, yıldızlar arasında seyahat edebilen geleceğin süper uygarlığı ile seyahat imkânı dünya ile sinirli olanlara benzer.

Türk halklarının iç evrim sonrası ortaya çıkan kendi yazıları vardır. Bu yazı Almanlardan alınan, Yunanca, Latince ve Runik gibi başkalarından alınan veya öğrenilen bir yazı değildi. Türk yazısının dünyadaki diğer yazı sistemlerinde olmayan bir özelliği vardı. Alfabetik olmasına rağmen birçok ünsüz için iki işareti vardı ve yazı kuralları vokal uyum kurallarına uyuyordu – bu yalnızca Türk dillerine ait olan bir özelliktir-. Genel olarak bu çizgiler eğri işaretleri önlüyordu, çünkü yazılar genellikle kâğıt veya parşömen üzerine yazılmış değil, bunun yerine ahşap ve tas üzerine oyulmuştu. Arkeolojik kanıtlar bu yazının Hun İmparatorluğu zamanında var olduğunu göstermektedir.

Türk medeniyetinin bir diğer özelliği ise Orta Asya halklarından bağımsız olarak, Şamanizm’den gelişen ve tek Tanrılı din olarak karakterize edilen bir inanca sahip olmalarıdır. Ancak örneğin, özgün günah gibi zahmetli kavramlar olmadan, Türkî halklar Hint-Avrupalılar ve Orta Doğu halklarından daha eşitlik yanlısı bir topluma sahiptir. Savaşçılar, rahipler ve çiftçiler için ayrı ayrı kalıplar yoktur. Herkes birer savaşçıydı ve hatta eski savaş mahkûmu (köle) olan birisi bile, yeterli yeteneğe ve cesarete sahip olmak şartıyla komutan olabilirdi!

Hunlar ve Türkler için yaşam sürekli bir mücadele, dünya ise bir savaş alanıydı. Düşmanlarımız ve onlara karşı birlikte savaştığımız müttefiklerimiz vardı. Mücadele dünyevi hayatla sınırlı değildi ve yaşamdan sonra da devam edecekti. Onların cenneti tembellik ve sürekli cinsel hayat yaşayabilecekleri bir yer değildi. Tam aksine kavganın daha yüksek, evrensel düzeyde devam ettiği bir yerdi.

Bu medeniyetin bir diğer özelliği kendi din adamlarının “dünyevi” güç kazanmak ve insanlara baskı uygulayabilmek uğruna hiçbir zaman bir döküm veya kurum oluşturmuş olmamalarıdır. İnsanları vergi ödemek zorunda bırakarak asla istismar etmemişlerdir. Kendi inançlarını başkalarına empoze ederek yaymaya çalışmamışlardır. Diğer dinlere karşı da hoşgörülüydüler. Sonunda bu hoşgörü onların zayıf noktası haline geldi.

Stratejik düzeyde Hunlar ve Türkler asla askeri olarak yenilgiye uğramadılar. Aynısı Moğollar için de geçerlidir. Onların askeri çöküşü, sadece kendi aralarında kavga ettikleri zaman meydana gelmiştir. İyi bilinen örnekler: Çin Hun’u mağlup etmemiştir. Hunlar bölündükten sonra, halk birbirini mağlup etti ve Çin bu durumdan yararlandı. Aynı şekilde Avrupalılar da Hunları mağlup etmemiştir. Tam aksine, Atilla’nın ölümünden sonra oğulları kavgaya tutuşmuş ve ancak o zaman Almanlar cesaret ederek bu durumdan yararlanmıştır. Aynı şekilde Avarlar birleşik kalmış olsalardı (ve Bulgarlar saldırmamış olsalardı) Franklar onlara karşı asla galip gelemezlerdi.

Ancak Müslüman, Hristiyan ve Budist gibi farklı dinlerin misyonerleri (unutmayalım ki bu dinler onların düşmanlarının dinleriydi) topraklarına ayak basınca, Türkler ve şamanları bu kurnazlara karşı tamamen savunmasız kaldı. Sonuç olarak, nihayetinde, hemen hemen bütün Türk halkları (ayni zamanda Moğollar ) medeniyetlerinin manevi sütununu kaybettiler- ki bu atalarının diniydi- ve kültürlerinin diğer önemli unsurları olan gümrük, gelenekler, kendi yazıları, geleneksel ve kişisel adları ve son olarak da kendi oryantasyonlarını kaybettiler. Manevi pusulalarını kaybettiler. Kültürel unsurların kaybından sonra, birçok kez – özellikle de Batıda – bu insanlar düşmanları tarafından kolaylıkla asimile edildi ve ellerinde gelecek için – o da kaldıysa – sadece kendi isimleri kaldı. Örnekler: Bir zamanlar Bulgarlar Türk idiler, ilk Romen devleti olan Vallachia başlangıçta Romen değildi. Cengiz Han’ın torunu olan Batu Han’ın soyundan olan Basaraba tarafından kurulan Cuman Beyliği idi. Bir zamanlar yine Türk olan Macarlar asimile olmadılar, ancak Hristiyanlığa geçiş yaptıktan sonra, öz kültürlerinden birçok önemli unsuru kaybettiler ve siyasi yönlerini değiştirerek yüzyıllardır atalarıyla savaşan Bati Hristiyanlığının sadik hizmetkârları oldular.  Yine de Avrupalılar tarafından asla kabul görmediler ve hizmetleri hiçbir zaman ödüllendirilmedi. Fakat bunun tam tersi oldu. Nispeten son örnek olarak I. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar ortadadır: I. Dünya Savaşı’nın ardından batılı güçler Macaristan’ı sekize bölmüş ve sevgili komşuları arasında Macar halkının topraklarını paylaştırmıştır.

İslam dünyasında da olaylar farklı gelişmedi. Başlangıçta Araplar Türklerin askeri becerilerini kendi çıkarları için kullanmak istemelerine rağmen Türkler üstünlüğü ele geçirdi.  Türkler, 1055 yılında Abbasîleri mağlup ederek Bağdat’ı ele geçiren ve 1071 yılında Bizans imparatorluğunu mağlup eden Selçuklu Devletleri gibi devletler kurmuşlardı. Selçuklu imparatorluğunun düşüşü ardından Müslüman orta doğuya hâkim olmak için Osmanlı İmparatorluğu ortaya çıktı ve Sultanları halife oldular. Ayrıca, 1453’te Bizans imparatorluğuna son vererek Doğu Avrupa’nın önemli kesimlerini ele geçirdiler. Macarlar eski düşmanlarının hizmetkârı olmuştu, Türkler ise onların aksine efendileri haline gelmişti.

Türk halklarının çoğu Müslüman medeniyetinin bir parçası haline geldi; diğerleri ise ya Hristiyan ya da Budist oldular. Bunun bir sonucu olarak bizler şuan Türk medeniyeti hakkında, Hun veya Göktürk imparatorluğunda olduğu gibi konuşamıyoruz. Varlığımız, bağımsız yaşayan etkin bir varlık değildir. (Bazı uzmanlar Türk medeniyetini İslam medeniyetinin bir parçası olarak görüyor). Aynı zamanda Türkler öz kültürlerinin çok önemli unsurlarını kaybetmiştir.

Ancak Türk medeniyeti ölmüş değildir. Sadece uyuklamaktadır. Türk medeniyeti gelecek nesillerin onu canlandıracak güçlü liderlerini beklemekte olan durgun bir devdir. Bilmemiz gereken önemli bir husus da komünizmin çöküşünden sonra – ki bu ayni zamanda iki kutuplu dünyanın sonu demektir- dünya, medeniyetlerin dünyası haline gelmiştir. Birçok kişi gelecekte uluslar veya ideolojiler yerine, medeniyetlerin karşı karşıya geleceğini düşünüyor. Çıkarlar ve çatışmalar, güçlü medeniyet karakterlerine sahip olacaktır. Batı uygarlıkları hâkimiyetlerinin sonuna yaklaşırken, Çin ve Hint gibi doğu uygarlıkları daha da güçlenecektir. Geçmişte önemli bir role sahip olan Türk medeniyeti, geleceğin akışına yön verecek güçler arasında yeni ve önemli bir yer bulmak zorundadır. Unutmayalım ki: Romanlıların ve Yunanlıların çürümüş ve kibirli imparatorluklarına son verenler Atilla’nın Hunları ve Fatih Sultan Mehmet’in Türkleri olan bizler idik. Er ya da geç, bugünkü Batılıların çürük ve kibirli medeniyetleri tarihin hükmü ile karşılaşacaktır. Bu kararda ve geleceğin dünyasında bizler, önemli bir role sahip olmak zorundayız. Bizim medeniyetimiz bütün insanlığın hayatta kalma ve gelecekteki gelişimi için önemli deneyimlere sahiptir.

Bizim görevimiz, geçmişte önemli bir role sahip olan Türk medeniyetinin canlanıp güçlendirilmesi gerektiğini anlayabilmektir. Eğer medeniyetimizin yok olmasını istemiyorsak bunu yapmak zorundayız.. Ve artık zamanı gelmiştir: Bunu gerçekleştirmek için, diğerinin yani sıra, bugün farklı Türk halklarının arasında dağılmış olan kültürel unsurları toplamak, korumak ve gelişmelerini teşvik etmemiş gerekir. Bazılarımız ortak kültürümüzü koruyabilmiş, bazılarımız ise bir şekilde kaybetmiştir. Bu bağlamda Türk dünyasında Sekellerin yeri ve önemi hakkında konuşabiliriz.

Ataları Bozkırdan gelmiş olmalarına rağmen, yaklaşık 11.YY’dan bu yana Sekeller bol ormanlık bir bölgede yaşadılar ve marangozluk, ahşap oymacılığı günlük yaşamlarının önemli bir özelliği haline geldi. Ayrıca Sekel toplumu 19.YY’da, gerekli askeri bilgilerin kayıt altında tutulduğu ve bilgi alışverişinin sağlandığı bir toplumdu: Bu nedenle eski Türk yazısı hayatta kalmayı başardı. Dünyada Türk yazısının günümüze kadar ulaştığı tek yerdir ve politik anlamda da önemini korumaktadır; çünkü “Biz diğerlerinden farklıyız!” diyenlerin sembolüdür. Aynı zamanda bu alfabenin Sekeller tarafından kullanılması, Türk halkları arasında Göktürk alfabesini, en azından sembolik bir şekilde, kullanılması için bir davetiye olarak görülebilir. Örneğin yerleşim girişlerinde, sokak isimlerinde, heykellerde, anıtlarda, sikkelerde veya banknotlarda kullanılabilir.

Sekeller yüzyıllar boyunca dışarıdan gelen ve kendilerinden daha güçlü olan halklara karşı, küçük bir halk olarak Orta Asya’da yaşamış atalarının kullandıkları becerileri kullanarak karşı koymuşlardır. İlk bakışta çözümsüz görünen sorunlara karşı, onları hayatta tutacak ve sorunları ortadan kaldıracak özel bir düşünce geliştirmişlerdir. Bir Atasözünün de dediği gibi “Sekellerin iki zihni vardır” veya “Sekeller ince zekâlıdır”. Yaratıcılıkları ve düşmanlarına karşı sürpriz üretme yetenekleri bu insanların önemli özellikleri olarak kalmıştır. Sekellerin tarihi yaratıcılık ve kurnazlık hikâyeleriyle doludur.  Bunlardan bazıları yazılı bir biçimde, bazıları ise ağızdan ağıza gelecek nesillere aktarılır. Bu hikâyelerden bazıları eğlence amaçlı kullanılan esprilere dönüştü.

Beyin gücünü kullanarak umutsuz durumlardan kurtulma sanatı, bugün bile Sekellerin kültürlerinin bir parçasıdır.  Bu, zekâ ve mantığı kullanarak düşmanın zekâsının önyargıları ve klişelerinden faydalanan sanat, aklın Judosu gibidir. Bu biraz küçük fındıkfaresinin, kendisinden daha güçlü ve daha tehlikeli olan kobrayı yenmesine benzer. Gerçekten de Sekellerin tipik rakipleriyle karşı karşıya gelmeleri, fındıkfaresi ile kobranın karşı karşıya gelmesine benzer.

Sekellerin akıl gücünü gösteren bir örnek verelim:
Uzun zamanlar önce Sekellerin ormanlarına, yüksek yetkililer tarafından el koyulmuştur. Sekeller, ormanlarını yeniden kazanmayı denediler, lakin ellerinde o ormanların, onlara Macaristan Kralı veya Transilvanya Prensi tarafından bağışlandığını gösteren bir belge yoktu. Tabi ki böyle bir belge yoktu, çünkü orman böyle belgelerin kullanılmadığı zamandan kalmıştı onlara. (Ormana el koyanlar bunu çok iyi biliyorlardı ve bu durumdan faydalanmak istemişlerdi). Böylece Sekeller kendilerinin kullanması için ormandan sadece bir merdiven genişliğinde bir şerit istediler. Bu istekleri kabul edildi. (Ormana el koyanlar bunun dar bir şerit, yaklaşık 50cm olacağını düşündüler). Sekeller uzun bir kuşatma merdivenini çaprazlama alarak bir sürü ağaç kestiler. Sonra içerisinde bir merdiven genişliğinde yazan yasal anlaşmaya saygı duyduklarını ve merdiveni nasıl tutacaklarının belirtilmediğini söylediler. Günümüzde bile Macarlar arasında bir deyim vardır: birisi uzun bir nesneyi çaprazlama tutunca, “Bak Sekeller gibi tutuyor!” denir. (Bunlar muhtemelen Sekellerin ormanlarına el koymak isteyen Macar soylularındandır).

Buna benzer birçok hikaye vardır.

Tüm bunlar Sekellerin Avrupa’nın hukuki, askeri ve siyasi ortamında uyguladıkları hayatta kalma becerilerini yansıtır. Biri eğer bu yazıyı Türkçeye çevirir ve yayınlanmasını sağlarsa Türk dünyasına faydalı olacaktır.

Bu bizim Türk kültürel mirasımızın faydalı bir parçasıdır.

Sekelistan, dünya medeniyetlerini ayıran önemli fay hatlarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Bu hat, Batı Avrupa Hristiyanlarını Ortodoks Hristiyanlarından ve Müslümanlarından ayırıyor. Bu hat Romanya’dan geri kalan Sekelistan ve Transilvanya’yı ayırıyor ve sonra eski Yugoslavya toprakları üzerinden Hırvatistan ve Slovenya’yı, Ortodoks Sırbistan ve Karadağ’dan, yanı sıra da Müslüman Boşnak ve Arnavutlardan ayırıyor. Yugoslavya’nın kanlı parçalanmasının bu hat üzerinden gittiğini görmek kolaydır. Ayni zamanda Romen parçalanması da bu hat boyunca yer alacaktır ve zaman bunu gösterecektir. Gördüğümüz gibi Sekelistan – Bosna ve Kosova gibi – her an bir şiddete, kan dökülmesine sahne olacak ve parlama noktasına dönüşebilecek bir noktada bulunuyor.
Sekeller resmi olarak Batı Hristiyanları olarak görülmelerine rağmen, sadece Ortodoks Romenlerden farklı değil, aynı zamanda Batı Hristiyanlarından da farklıdırlar. Bu farklılığa sebep ise onların güçlü Hun-Türk kültürel verasetleridir. Sekeller Türk medeniyetinden oluşan bir adadır ve asla tam olarak asimile olmamışlardır. Sekelistan izole olmuş bir kültür adasıdır. Sekelistan’ın, Türk Dünyası için temel önemi,  yaşayan bir fosile benzemesi, zamanda kaybolan, Türk dünyasının en önemli kültürel unsurlarından birini hala yaşatıyor olmasıdır: Türk yazısı. Sekelistan’a gitmek zamanda yolculuk edip Göktürk İmparatorluğu’nu ziyaret etmek gibidir!

Dolayısıyla Sekelistan’ın üç uygarlığın çıkarlarının birbirine zıt olduğu bir konumda bulunduğu sonucuna varıyoruz. Bu konum, gelecekte savaş ve sorunların meydana gelebileceği tehlikeli bir noktadır. Ümit edelim ki, eğer bir tehlike meydana gelirse, Türk ulusları Sekellerin durumundan haberdar olup, Türk dünyasının önemli unsurlarına sahip olan bu küçük adayı savunmak ve yardım etmek için hazır olacaklardır.

Levente G. Borbely

Genç Sekeller Forumu

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone