SEVR ZİHNİYETİ YAŞIYOR

YusufhanGuzelsoy

Türk vatanını parça parça bölmeyi amaçlayan Batılı sömürgeciler, bildiğiniz üzere bu amaçlarına ulaşabilmek için “Sevr Antlaşması”nı devreye sokmuşlardı. San Remo’da Sevr Antlaşmasını hazırlayan kana ve paraya doymaz sömürgeciler, 11 Mayıs 1920’de antlaşmayı Osmanlı’ya gönderdiler.

Saltanat Şurası, antlaşmayı görüşmek için 22 Temmuz 1920’de toplandı. Vahdeddin, görüşmenin sonunda, tamamen mahvolmaktansa zayıf bir devlet olarak yaşamayı tercih ettiğini belirtti. Damat Ferit Paşa’nın, “antlaşmayı kabul edenler ayağa kalksın” denilmesini fırsat bilmesi ve Vahdeddin’i odadan dışarı çıkmaya davet etmesi üzerine Padişah ayağa kalktı. O ayağa kalkınca, padişaha saygıdan herkes ayağa kalktı. Damat Ferit, bunu anlaşmanın kabulü olarak saydı ve bir sefilin kurnazlığı sayesinde antlaşma kabul edilmiş sayıldı. Sadrazam her şeyi oldu bittiye getirmişti.

“Yok olmaktansa zayıf kalalım” anlayışı, “esir olmaktansa yok olalım” anlayışını benimseyen Mustafa Kemal ve Büyük Millet Meclisi tarafından reddedildi. Milli Mücadele hız kazandı ve galip gelen Türk Milleti oldu. Türk vatanını parça parça bölen, küçük bir toprak parçasını Türklere bırakarak, “etnik bölücülük” yoluyla kalan parçalarını kendisine bağlı azınlıklara taksim eden sömürgeciler, halisane bir Türk tokadı yediler ve neye uğradıklarını şaşırdılar.

Aradan yıllar geçti.

“Aradan yıllar geçti” cümlesi, Türk Milleti için aslında bir tehlikedir. Ne yazık ki, hafızası kuvvetli bir toplum olduğumuz söylenemez. Özellikle “Mevlana” ile tırmanışa geçen anlamsız bir hoşgörü ve sevgi seli, milletimizin unutmasına ya da unutmuş gibi yapmasına neden olmakta, bu da bir gaflet hali doğurmaktadır. Haliyle, bu durumdan düşmanlar faydalanmakta ve geçmişteki emellerini tekrar alevlendirmektedir.

Bir zihniyet olarak Sevr, hala dayatılmaktadır. Türkiye’de, gerek ABD, gerek AB, gerekse İsrail’in başını çektiği etnik bölücülük faaliyetleri, hep bu zihniyetin hayata geçirilmesiyle alakalıdır. Yazık ki, bazı sözde okumuşlar, “yahu bırakın bu kompleksleri, bırakın bu komplo teorilerini” diye Sevr’in hatırlatılmasına karşı çıkıyor. ABD ve AB bizim iyiliğimizi niye istesin, diye bir soru sormak bile, aslında bu ithamlara gerekli cevabı veriyor. Yahut gazete ve televizyon arşivlerine bakmak, ABD ve AB’nin Türk Milleti hakkındaki niyetlerini açığa çıkarmaya yetiyor.

Gerçekleri anlamak için, bağnazlık yapmamaları yeter.

Fransa’da, 1970 yılında, Sevr Antlaşmasının 50.yıldönümünün kutlanması, yürürlüğe girmemiş bir antlaşma için kutlama düzenlenmiş olması, aslında çok önemli bir mesajdır. “Biz vazgeçmedik” demektir. Ama gelin görün ki, bu mesajı alıp ona göre davranmak isterseniz, “komplo teorisyeni” oluyorsunuz. Varsın, biz komplo teorisyeni olalım. Sevr diye bir zihniyet var mı? Var.

AKP Hükümeti, PKK ve Cemaat konusunda aldatıldığını öne sürmesine rağmen, hala ders almamış görünüyor. Hükümetin içinde veya etrafında, etnik siyaseti, Hükümete yanaşarak daha rahat bir şekilde yürütme çabasında olan çok sayıda işgüzar var. Bunlar, muhtemelen Saray’ın basına kapalı kapılarının ardında şımarıklık yapıyor, Türklük adına güzel bir şey olduğu zaman, “biz de isteriz” diye sızlanıyor. Sonra da Hükümet bunları kale alıp, “ne mutlu Ermeni’yim”, “ne mutlu Kürt’üm”, “ne mutlu Arap’ım” diye reklamlar yaptırıyor.

İşte bu Sevr’dir. Sevr’in sinsice yürütülmesidir. Daha başka nedir Sevr?

Sevr, siyasetçilerin gazına gelerek, bir milletin evlatlarınca, Güneydoğu’dan gelene oradan geldiği için Kürt; Karadeniz’den gelene oradan geldiği için Laz; İstanbul’dan gelene oradan geldiği için Rum-Bizanslı denmesidir. Futbol kulüpçülüğü yüzünden İstanbul’a Bizans, Trabzon’a Rum denmesidir. Kurtuluş Savaşı’nda esamesi okunmayan topluluklara, savaşa katıldıkları yalanıyla toprak pay edilmek istenmesidir. Türk evladının, farklı görünmek uğruna, farklı toplulukların diline, kültürüne özenip onlardan olduğunu iddia etmesidir. Türk tarihinin doğru ve yanlışlarının tersine çevrilmesi, din tüccarlığı yapan aşağılık ve sözde tarihçilerin Atatürk’e, Türk mukaddesatına, Türklerin tarihi şahsiyetlerine sövmesi ve karşılığında hoca olarak görülmesi, alkış almasıdır. “Din tüccarları”, Sevr’in belki de en önemli parçasıdır. Sevr’den bile önce Amerika-Fransa-İngiltere üçlüsünün, İstanbul’da, hilafetin Papalık benzeri bir konumla İslam Dünyasında hüküm sürmesini istediği unutulmamalıdır. İngiliz lehine fetva vereni, aydın geçinip Batı koynuna gireni, Atatürk vefat edene kadar dalkavukluk edip 1938’den sonra memlekete hıyanet edeni Türk evladı unutursa, Sevr yürürlüğe girmiş demektir. Nitekim, “zihniyet” olarak Sevr, hala dayatılmaktadır. Onu kafasında imzalayıp imzalamamak, Türk evladının şuurunun açık olmasına kalmıştır.

Sömürgeciler ve uşakları hala Sevr’ci ise, biz de hala kalpaklı Kuvayı Milliye erleriyiz.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone