Son Asırların Acı Gerçeği: Ümmetçi Tuzakları

Türk milleti açısından son asırların en acı gerçeklerini sıralamak gerekse, hiç şüphesiz Türk yiğitlerinin hümanist masallarla ateşin ortasına atılması ya da atılmak zorunda kalması, derim. İslam sonrası Türk tarihi ne yazık ki böyle örneklerle doludur. Tuğrul Beğ Bağdat’ı Büveyhilerden alıp İslam dünyasının liderliğini ele geçirmek için kim bilir kaç yiğidi feda etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Avrupa içlerine doğru gaza edip ilerlerken giriştiği muharebe başına kim bilir kaç Türk yiğidini feda etmiş; üstelik “dini hoşgörü” ve “hümanist tutum” sebebiyle feda ettiği toplam Müslüman asker sayısı kadar Batılıyı da Müslüman yapmamıştır. İslam dinini benimseyenlerin önemli kısmı da vergiden yırtmak, devletin nimetlerinden faydalanmak için Müslüman görünmüştür.

Hilafetin elde edilmesinden sonra da durum değişmemiştir. Portekizli Yemen’e saldırsa, Yemen’deki ümmet (?) toplumu bir tarafını yayıp keyif ehli olarak yaşamını sürdürmüş; ta Türkiye’den Türk yiğitleri Portekizlilerle savaşmaya ya da bölgede çıkan isyanları bastırmaya gitmiştir. Yemen’e yakın noktalarda kurulan tersaneler Arapların sorumsuzluğu sebebiyle etkisiz kalmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa, Kuzey Afrika’da Hristiyan kuvvetlerle savaşmak için ne zaman kale önüne çıksa, şehirdeki Araplar Hristiyan mahkumları serbest bırakıp Türk yiğitlerini sırtından vurmuş; Barbaros Hayrettin Paşa’nın nice gaza yoldaşları şehit düşmüştür. Bu tarz meselelerde Barbaros Hayrettin Paşa’nın hatıralarına (Seyyid Muradi, Paşa’nın hatıralarını Sultan Süleyman Han’ın emri üzerine “Gazavat-ı Hayrettin Paşa eserinde kaleme almıştır.) bakılabilir.

Türk milleti Osmanlı’nın taşıdığı sorumluluğu neredeyse tamamen üstüne alınca da her yönden yorgun düşmüş, her yönden gerilemeye başlamıştır. Zamanı gelip hilafet kullanılarak Birinci Cihan Harbi sürdürülmek istendiğinde ise Osmanlı sultanının çağrısına gelen olumlu cevap bir elin parmağını geçmemiştir. Güneydoğu Asya ülkelerine kadar uzanan şefkatli Türk eli, birçok akrep tarafından sokulup aciz bırakılmıştır.

İslam bin yıldan fazla bir süredir varsa, dört halife devri de dahil olmak üzere birleştirici vazife görebildiği süre 20 yılı geçmez. Halifenin etrafında birleşme de yine kılıçla, sert otoriteyle mümkün olabilmiştir. Gelin görün ki bugün hilafetin birleştirici olduğunu, Türklerin yeniden dünyaya hükmetmek için hilafete ihtiyaç olduğunu iddia eden, bütün Ortadoğu’nun yükünü Türk milletinin üzerine yıkıp efendilerine de aynı coğrafyanın nimetlerini bırakmak isteyen art niyetlilerce milletimiz zehirlenmektedir. Son yıllarda milletimize “amele” görevi vermek isteyenlerin son marifeti Suriyeli mülteciler oldu.

Romantik İslamcı yazarlar ve siyasal İslamcılar birleşirse ne olur? Türkiye ateşe atılır, memleket sözde mazlumlarla dolar; varacağımız son nokta da minyatür Osmanlı olur. Düşünsenize… Suriye’yi kurtarma yalanıyla karıştıranlar, bir de olası Azerbaycan-Ermenistan savaşında hiç hazzetmedikleri Türkçülük politika uygulayıp memleketi Ermeni mülteciyle dolduruyormuş! Olamaz mı? Olur… Memleket minyatür Osmanlı olsun diye, devlet Türklerin elinden alınsın diye, Türk ordusu cehenneme atılsın diye, her şey yapılır. “Yaptırılır”.

Suriyeli sözde mazlumların nargile keyfi yaptığı fotoğrafın çekildiği saatlerde El-Bab’dan gelen şehit haberleri, menfaat uğruna kulağını kapatıp Suriyeli’den ekonomiye can geleceği palavrasıyla üstelik de bilerek kendini kandıran utanmazları ilgilendirir mi? İlgilendirmez. Görmezden gelir hepsi… Gören de “Siz Suriyelileri kötülemeye çalışıyorsunuz.” der. Hadi ya?

Romantik İslamcı yazarlar ve siyasal İslamcılar birleşirse başka ne olur?

Siyonist politikaları Suriye’deki iç savaşı körükler; kendi fakirlerine bakamayan, milletini toplumcu bir anlayışla idare edemeyen, Arap sermayesine aşık idareciler tarafından Türklere ağır yükler yüklenir.

“Sen tarihte Osmanlıydın!” hamaseti boşuna yapılmıyor!

Mesela bu cümleyi açalım: “Biz aslında Osmanlıyız. Hep beraber yaşamalıyız. Bunun için de Rum meyhane açmalı, Ermeni ticaret kolonileri kurmalı, Arap keyif yapmalı, Türk de askerlik yapmalı ve vergi ödemeli.” 21.yy’da yaşıyoruz. Bunlara “Arap sınavsız üniversite okusun, senden daha fazla burs alsın.” gibi alenen yapılan dolandırıcılığı da ekleyelim.

Eskiden şakayla karışık Türklük testi yapmak için tarihi konulardan sorular sorulur, bilemeyen de şakayla karışık utandırılırdı. Şimdi ise ciddi bir Türklük testi yapmak için tarih filan sorulamayacak kadar seviye düştü. Bir kişinin “El-Bab’ta Türk yiğitleri şehit düşerken Türkiye’de keyif yapan Araplar, tatil köyü kuran Suudlar, evlenme programlarındaki eğlenceler, moda programlarındaki rezillikler kanına dokunmuyor mu?” diye sorması yetiyor. Cevap olarak da muhatabın sırıtması yetiyor. İşte biz buna “çakallık” diyoruz.

Ne yazık ki Suriye’de olmamız, daha fazla bedel ödememek için tehlikeye atılmamız gerekiyor. Ümmetçiler tarafından iş bu noktaya getirildi. O halde bu noktada TSK’ya moral verilmesi, birtakım kültürel ajanların “Paşalar ne iş yapar!” tarzı hezeyanlarına kulak asılmaması gerekiyor. Bir tasfiye süreciyle karşı karşıya olan, her türlü kahpeliğe maruz kalan, ateşin ortasına itilen, yine de her türlü kahpeliğe ve vurdumduymazlığa rağmen savaşını sürdüren şanlı orduya sadece destek olmak değil, aynı zamanda karşısında esas duruşa geçmek zamanıdır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’te yaptığı savunmanın ne anlama geldiğini daha önce yazmıştım. Yine söylüyorum: Domino taşında sırada Türkiye var. Devrilmemek, sonrasında yok olmamak için, sınırlarımızın güvenliğini yine Suriye içlerine taşımamız, bir süre o noktalarda mücadele etmemiz gerekiyor. Suriye’de savaş bitmedikçe/bitirilmedikçe, mültecilerin Türkiye’yi sömürdüğünü, para için gerekirse siyasilerden aldıkları talimatlarla çapulculuk, yağmacılık yapacağını hatırımızdan çıkaramayız.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone