Soru Sorma Becerisi

YusufDuzgoren

Günümüz yaşayışının, bilimin ve teknolojinin temeli olan antik felsefenin olayı soru sormaktı. Cevap almak her ne kadar mühim olmasa da sorulan sorular insanları düşünmeye sevk etti ve düşünen beyinlerin gelişmesiyle dünya şekillenmeye başladı.

O yıllardan sonra zaman ilerledikçe kişinin maddi ve manevi değeri düşünmesiyle doğru orantılı olarak değer kazandı. Yani insan ne kadar derin, pratik, değerli, mantıklı ve üretken düşünürse o derece değer gördü.

İnsan hayatta kalabilmek, hayattan tat alabilmek için dış dünyasını, iç dünyasını, gördüklerini, hissettiklerini anlamlandırmaya yöneldi. Bu anlamlandırma çabası düşünmeyle gerçekleşti. Düşünceyi sorular var etti ve bilgi besledi. Yani sorgulayan ve bilgi edinen insan düşünmeye başladı ve hayatını anlamlandırarak yaşamından tat almaya başladı.

Sormayan, bilgiye erişmeyen bunun sonucunda da düşünmeyen ve dahi üretemeyen insanlar ve bu insanların oluşturduğu toplumlar hayattan tat alamadı hatta bir kısmı hayatta kalamadı. Bugün acı çeken toplumlara, Orta Doğu coğrafyasına, Afrika’daki kabilelere bakarsak bunu çok iyi görürüz.

Düşünen ama üretemeyen, üretici düşünemeyen dolayısıyla geri kalan toplumlara örnek olarak da Hindistan’ı, Tibet’i, Nepal’i gösterebiliriz.

Kız çocuğunu diri diri gömecek kadar hurafeye ve cehalete batmış İslamiyet öncesi Arap coğrafyasında da aynı durum söz konusu idi. Buna karşın, düşünmeyi emreden İslam geldi. Ulu Tanrı kutsal kitabının hemen hemen her cümlesinin sonunda “düşünmez misiniz? akletmez misiniz?” diyerek Müslümanları düşünmeye, akıllarını kullanmaya yöneltmeye çalıştı. İslam peygamberi “ilim Çin’de dahi olsa gidip alın” diyerek bilginin önemini vurguladı. Bugün İslam’ın 5 şartı diye uydurulan maddelerin hiç birisi düşünmeyle, aklı kullanmayla, sorgulamayla, bilgi edinmeyle ilgili değildir. Hâlbuki Tanrı, kitabında insanlara “namaz kıl, oruç tut, zekat ver” emirlerinin toplamından çok daha fazla, ısrarla üzerine basa basa düşünmeyi, akletmeyi, ders çıkarmayı emretmiştir.

Tarihin Ebu Cehil’leri, Ebu Leheb’leri insanlara hükmedebilmek, onların düşünmesini engellemek için pek çok yalanlar uydurarak onları Kuran’dan uzaklaştırdı. Hakikatten uzaklaşan insanlar hurafeye saplandı ve Tanrı’nın asıl üzerinde durduğu, mutluluğa, ahlaka, refaha kısacası cennete ulaştıran tek yolu kaybetti. Hurafe bataklığında debelenirken Tanrı’nın lanetlediği Yahudilere dünya saltanatını altın tepside sundu ve birbirini katletmeye, cenneti görme vaadiyle cennet kokulu bebekleri öldürmeye, Tanrı adına masumların hayatlarını cehenneme çevirmeye başladı.

Sorgulamayı, düşünmeyi unutan, bilgi edinmek amacıyla üniversite okuyan kızlara kafir muamelesi yapan, ilmi sadece dini öğretilerle sınırlayan, kafirlerle aynı olmamak adına pantolona, şapkaya karşı olan zevatlar, hastalandıklarında kafirlerin ürettiği teknolojik aletlere muhtaç oldular. Kadının okumasına karşı olanlar, karıları doğum yapacağı esnada bayan jinekolog arar oldular. Sopalarla tövbe dağıtan putperestler, sözde Tanrı adına insanları Yaratıcısından uzaklaştırıp kendi saltanatlarını kurdular.

Yöneticilerinin birbiriyle çelişen sözlerini dahi sorgulamaktan aciz Türk toplumu ise bu cehalet ve hurafe virüsüne bünyesinde yer verdi. Arapların İslamiyet öncesi cehalet dönemine doğru koşarak giden milletimiz, kendi öz kültüründen uzaklaştığı için ahlak yapısıyla birlikte dik duruşunu bozmaya, eğilmez başını eğmeye başladı. Bilgiye ve bilgeye hürmet eden kişiliğini kaybederek, televizyonlarda bilge edasıyla boy gösteren şarlatanlara hürmet ederek, onlara prim yaptırarak bilgi üretemez, bilge yetiştiremez oldu. Kafasına yatmayan işi yapmazken şimdi “lider sorgulanmaz”, “ilim ehline sual olunmaz” düsturunu benimsemeye başladı.

Hal böyle olunca, bakınız Orta Doğu’lu olup çıkıverdik. Kadını engelleyen, doğruyu yanlışı ayırt edemeyen, bilgiye hürmet etmeyen, dinlemeyen, bilgisi olmadan fikri olan, kendini otorite sanan, sabit fikirli, çıkarına yönelik olduğu takdirde her şeye eyvallah diyen, paraya tapan, idealleri olmayan, hayata dair bir duruşu, görüşü, ülküsü olmayan, yaşam amacını bir ev bir arabayla sınırlandıran, kendini geliştirmeyen, öğrenmek amacıyla soru sormayan, gelişmeyen, üretmeyen, korkak, yaralı parmağa işemeyen, akrabasının kuyusunu kazan, arkadaşına fesatlık yapan, işin kolayına kaçan, ufak zevkler uğruna kişiliğinden taviz veren, daha doğrusu bir kişiliği bile olmayan bir toplum yarattık.

Buna sebep olanlar ise yanlış devlet politikaları, özgür düşüncenin çok yanlış anlaşılması, adam kayırmanın önüne geçilememesi, işi ehline vermemek, toplumun ortak karakteri olan milli ahlakın yerine kişinin sadece kendisini ilgilendiren dini olguların koyulması, milli eğitimin ırzına geçilmesi, öğrenmekten nefret eden nesillere bir çözüm bulunmaması,… gibi hususlardır.

Bizlerin yapması gerekenler ise bunların üzerine inatla gitmek, bilgiye ve bilgeye hürmet etmek, sorgulamak, okumak, düşünmek, anlamlandırmak ve ÜRETMEKTİR.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone