Sulh Riyakârlığı!

Başbuğ’un ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ vecizesi son zamanların teranesine dönüştü. Fetullah köpeğinin hesabına uçak kaldıranlar bile ilk kısmını kullandılar. Memleketimizin sözde barış elçileri dillerine pelesenk ettiler. Soldan oy devşirme hevesine düşen milliyetçiler bile böbürlenerek kullandılar. Yeni partilerin dış politika ilkesi oldu.

Başbuğ’un zekâsı yukarıda zikredilen güruh ile kıyas kabul etmez fakat konuyu aydınlatmak için birkaç örnek vereyim.

**

Öncelikle bu sözü söyleyen kişi bir asker. Üstelik çok iyi bir asker. Yani barış denilen şeyin şerefli olması için kuvvetli namlulara ihtiyaç duyduğunu en iyi bilenlerden.

TSK, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve diğer kurumlar sık sık Atatürk albümleri paylaşırlar. Bu fotoğraflara dikkatli bakanlar manevralarda yani tatbikatlarda çekilmiş birçok fotoğrafı olduğunu görürler.

Bu ne demektir?

Şerefli bir barış, kuvvetli ordularla sağlanabilir demektir. Bunun ispatıdır.

**

Başbuğ’un manevi evlatları vardır. Bunların hepsi meslek sahibidir. Kimi tarihçi, kimi memurdur. Bir tanesi de pilottur. Hem de savaş pilotu. Hem de dünyanın ilk kadın savaş pilotu.

Sabiha Gökçen bu sıfatı sadece alıp durmamıştır. Tunceli’de çıkan isyanı bastırmak için saldıranlardan birisi de odur. İşte bu saldırıdan sonra el öperken çekilmiş bir fotoğrafı da vardır. Öptüğü el Başbuğ’un elidir.

Bizim sözde barış güvercinlerimizin görmezden geldiği gerçeğin bir diğer ispatı budur. Kızını savaş pilotu yapan adamın ettiği söz, onların anladığı manada değildir.

**

Bir başka örnek vereyim.

İtalya’nın Mussolini’si ebedi değil, 6 aylığına İzmir’i ister. İtalya konsolosu bu isteği tebliğ için Başbuğ’un huzuruna çıkar, söyler.

Başbuğ ise sıfatına yakışır şekilde cevap verir. Takım elbisesiyle odadan çıkar, mareşal üniformasıyla geri döner. ‘Şimdi konuşmaya devam edebiliriz’ der.

Mensubu olduğu milletin şerefine leke sürmez.

**

Onun şahsi meselesi olan bir sorun vardı. Fransızlarla ciddi bir bilek güreşine tutuştuğu bu mevzuyu diplomasi ile çözmek istiyordu. Görüşmeler yapılıyor, talepler sıralanıyor fakat çözüm bir türlü bulunamıyordu.

Başbuğ sıkılmıştı.

Bu meseleyi nasıl çözeceğini yalnızca iki kişiye söylemişti.

Hasan Rıza Soyak ve Fahrettin Altay Paşa.

Bu mesele Hatay meselesidir. ’40 asırlık Türk yurdu’ dediği Hatay’ı anavatan topraklarına katmak isteyen Başbuğ, İstanbul’da görüştüğü Fahrettin Altay Paşa’ya; ‘Ben Cumhurbaşkanlığı’nı bırakıp Hatay’a çete reisi olacağım’ demiştir. Hasan Rıza Soyak ise hatıraların da bu mevzu için Başbuğ’un; ‘Devlet reisliğinden istifa edip serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarla beraber Hatay topraklarına geçeceğim. Oradaki mücahitlerle ve ‘anavatandan kaçıp bize katılacağından şüphe etmediğim’ arkadaşlarla bu meseleyi yerinde ve içten halletmeye çalışacağım’ demiştir.

Bu kadar örnek kafidir.

**

Yurtta sulh, namlunun ucundadır, cihanda sulh da öyle.

Boş karından atıp tutarak, arkasına doldurmadan slogan atmaya benzemez.

Başbuğ budur.

Kafasındaki yılanları dillerinden ve parmaklarından kusturarak, onun adını küçültmeye çalışanlar bunu unutmasınlar.

Şeref olmadıktan sonra sulh olmasının bir gereği yoktur.

Ya istiklal ya ölüm de Başbuğ’un lafıdır.

Vaktiyle çakmak yakalattığı bir öğretmenine sigara içmediğini, sünnet olduğu için taşıdığını söyleyen bir arkadaşıma öğretmeni; ‘Tüm sünnetleri yaptın da bu mu kaldı?’ demişti.

Bunların durumu da o hesap. Başbuğ’un her öğüdünü tuttunuz da bu mu kaldı?

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone