Takiyede Buluşanlar

FETÖ’nün coştukça coştuğu dönemleri hatırlarsınız. Daimi olarak Vatikan’da temsilci bulunduran bu ihanet örgütünün en önemli yayın organı Zaman’dı. Özellikle Ergenekon ve Balyoz kumpasları yürürlüğe konulduğu günlerde devlete kafa tutardı; satır aralarında başlattığı ince mesajlarını sonunda manşetlere taşıyan Zaman, mütemadiyen “Atatürk devri bitti”, “laiklik bitti” mesajlarını dayatırdı. Nihayetinde yavaş yavaş da olsa hak ettikleri yere, çöpe gitmeye başladılar. Mustafa Kemal’e ve onun kurduğu devlete kafa tutanların akıbeti daima böyle olacaktır.

FETÖ’nün en önemli hamlelerinden biri, Fethullah Gülen ve Papa 2.Jean Paul’un el ele tutuşmasıydı. Eğer dinlerarası diyalog için simge olacak bir fotoğraf ararsanız o el ele buluşmanın fotoğrafına bakınız:

İlk olarak hatırlamamız gereken bazı şeyler vardır. Türkiye ve İstanbul, birçok millet ve din için önemlidir, hem maddi hem de manevi kritik öneme sahiptir. Stratejik anlamda da aynı şekilde büyük öneme sahip olduğunu söyleyelim. Daha fazla ezbere gerek yoktur, bilen biliyor.

İkinci olarak bozmamız gereken ezberler vardır. Bunun başında da Hristiyan ve Musevi aleminin Türkiye’deki laikliği savunduğu düşüncesidir. Şüphe yok ki diğer dinlerden cemaatler de İslam dünyasında olduğu gibi çeşitli fikirlere, fikir ayrılıklarına, farklı amaçlara sahiptir. Yalnız bizim için tehlike taşıyanlar, ülkemizin sistemini menfaatlerine aykırı bulanlardır.

Bir kere laik devlette ekümeniklik olmaz, olamaz. Bu da Fener Rum Patrikhanesinin ve Yunanistan’ın işine gelmez. Kaldı ki Fener Rum Patrikhanesi için böyle bir şey Hristiyanlık dinine göre de söz konusu olamaz. Çünkü bir patrikhanenin ekümenik olması için İsa’nın havarilerinden biri tarafından kurulmuş olması gerekmektedir. Bu hakka sahip olanlar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleridir. Ekümeniklik sevdasının Roma’yı bölen ve sonra doğu parçasını yıkan güçlü sebeplerden biri olduğu unutulmamalıdır.

Bugün bir Süryani kilisesinde gizli bir ruhban okulu olmadığını, bu okuldaki din görevlilerinin Atatürk’e hakaret etmediğini, “Osmanlı’da daha rahattık” demediklerini garanti edemezsiniz. Bir kişi çıkıp da “Ben bunları gördüm, duydum” derse inkar edemezsiniz. Her dinci grup gibi gizli ruhban okulu açanların takiye yapıp bunu kabul etmeyeceklerine kesin olarak tanık olabilirsiniz.

Laiklik, İslam ve devlet işlerinin ayrıştırılması değildir. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrıştırılmasıdır. Bu topraklarda Türklerden önce yaşadığını söyleyen bir tane etnik grup yoktur ki Türk vatanında gözü olmasın. Bu topraklarda Müslümanlardan önce yaşadığını söyleyen bir tane dini grup yoktur ki laik düzenle sorunu olmasın. Müslüman, Hristiyan ve Musevi cemaatlerinin birçoğu için bu noktada bir takiye ve sinsilik stratejisi başlıyor. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere inkar edecekler, yalanlayacaklar ama bu milletin Kuvayi Milliye ruhu uyanık kaldığı sürece Fener Rum Patrikhanesi için ekümeniklik, siyasal İslamcılar için hilafet, Yahudiler için arz-ı mevud hoş ama boş bir hayal olarak kalacaktır.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Ayasofya ile ilgili olarak şu açıklamayı yaptı: “Notre Dame örneği de var mesela Paris’te. Hem kilisedir hem müzedir. Ayin zamanı giderler, orada ayin yaparlar Hristiyanlar. Bunun önünde bir engel yok. Ayasofya’nın da ibadete açılması yerli yahut yabancı turistlerin orayı ziyaret etmesine engel değil.”

Sayın Kalın, Paris’te bir kiliseyi örnek veriyor, Türkiye’de siyasal İslamcılar Batı’yı taklit etme argümanlarıyla propoganda yapıyor. Siyasal İslam’ın ABD ve İngiltere’yi model alma ya da Paris’te bir kiliseyi örnek alma gibi durumlardan rahatsızlık duyduğu yok elbette.

Bir diğer tuhaf durum, Ayasofya’nın da Lozan’a bağlanmasıdır. Türkiye’nin öyle veya böyle bağımsızlık anlaşması sayıldığı için Lozan’a karşı bir alerjisi olan siyasal İslamcılar, bu konuda ezberden hareket etmiyor, bilinçli bir şekilde duygusal olarak milleti kandırıyor. Nitekim Ayasofya belli restorasyon dönemleri haricinde 1930’ların başına kadar ibadete açıktı.

ABD’nin Türkiye’de pek anlatılmayan, özellikle Kadir Mısıroğlu ve türevlerinin temas etmekten kaçındığı bir “Din Hürriyeti” politikası vardır. Bu politika, ABD’nin hem ulusal güvenlik düzeyinde önem verdiği hem de dini grupları yönetme adına uyguladığı önemli bir stratejidir. Dolayısıyla seküler ABD, bizim gibi laik ülkelerin başına siyasal dinci ağları örmekte ustadır. Bu stratejiden püsküllü türevleri bahsetmezler. Bunun nedeni kendilerinin kadrolu elemanlar olmasıdır.

Seküler ABD, zamanında bizim ülkemize Athenagoras adında birini gönderdi. Bu herif Truman doktriniyle yetişmiş, ABD siyasetine uygun hareket eden ve sözde ekümenikliği temsil eden biriydi. Menderes, gidip havaalanında kendisini karşıladı ve elini öptü. O dönemde Türkiye’de Athenagoras ile ilgili şöyle de bir şiir yazılmıştı:

“İç yüzüne aksetmiş suratının karası,

Çehresinde belirmiş bir günahın yarası.

Sizi iyi şımartmış Türk’ün müsamahası,

Her halinde sahtelik açık, Patrik efendi!

 

Neden patrikhane İslam yurdunda dura?

Bu soysuzlar, ne için İstanbul’da otura?

Çeksinler arabayı, olsunlar alabora!

Bunu yapmayan millet kaçık, Patrik efendi!” Reşat Özpirinççi

Athenagoras nasıl yurtdışından bir emrivakiyle Türkiye’ye gönderildiyse, yeri geldiğinde Lübnan doğumlu militan Ermeniler nasıl bu ülkede yaşayan Ermeni cemaatinin başına geçirildiyse, nasıl ABD’de yuvalanmış siyasal İslamcılar orada devşirilip Türkiye’ye gönderildiyse, 1930’larda da ABD’nin lobi faaliyetlerinde bulunan Rumlarla ilgili planları vardı. Başında o günden bugüne çözemediği basit ama derin sorunları bulunan Türkiye, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle en doğru işi yapmıştır. Ancak bu ayın sonunda anlaşılacaktır ki Ayasofya ile asıl hedef maneviyatı yükseltmek değil, yeniden Lozan tartışmaları ve laik Türkiye’nin bağımsızlığı, Türk vatanının bölünmez bütünlüğüdür. Evet, fethin sembolü Ayasofya, ne yazık ki kirli işlerin kamuflesi haline getirilmiştir.

Sosyal medyada açık ve net bir şekilde bir şeyin propogandası yapılıyor. O da “karşı devrim”. Bu bir tuzaktır. Hem şahıslara, hem de milletimize kurulmuş bir tuzaktır. Fark etmesi gereken ilk kişi bunu fark etmek zorundadır.

Mesele çok derin olmakla birlikte kısaca birkaç şeye daha değinip konuyu kapatyım.

“Taş adam yıkılıyor” diye propoganda yapan ahmaklar, Yunanistan’dan siyasal anlamda gelen ilk tepkinin “Atatürk’ün evinin Pontus Rum soykırımı müzesi” yapılması olmuştur. Siz Yunanlıları seversiniz. Onları üzmeyeceğinize eminiz. Bakalım, Fener Rum Patrikhanesi bu durumdan nasıl kazanç sağlayacaktır? Mavi Marmara ve Rahip Brunson olaylarını hatırlayınız.

Ayrıca Yunanistan, birçok ülke gibi Türk ordusuyla başa çıkamaz. Bu nedenle özellikle Doğu Akdeniz konusunda son derece hınçlı olan bu ülke, Ayasofya konusunu mutlaka kullanacaktır. Bekleyin ve görün.

Unutmayalım…

Millete ikona altında namaz kıldırmak, Fethullah Gülen ve Papa 2.Jean Paul’u tekrar el ele tutuşturmaktır.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone