Tarih Tekerrür Ediyor-2

YusufDuzgoren

Bundan yüz yıl önce;

İmapartoluk’taki bir grup aydın tarafından benimsenen Osmanlıcılık fikri uzun yıllar uygulanmaya çalışılmış, hatta Sultan Abdülhamid’de bunu zaman zaman benimsediğini gösteren politikalar gütmüştür.

Fakat, Sırpların, Rumların, Bulgarların isyanları, Ermenilerin onları örnek alarak tertiplediği isyan girişimleri Osmanlıcılık düşüncesini hakim kılmanın mümkün olmayacağını göstermişti.

Bunun üzerine neredeyse devletin resmi ideolojisi olmaya başlayan Ümmetçilik fikri benimsenmeye başlanmıştı. Tüm Müslümanların refahını, eşitliğini savunan, Kuran’ın hükümlerini tam manasıyla hakim kılmayı hedefleyen bu düşünce uzun süre savunulmuş, uygulanmaya çalışılmıştı.

Gelgelelim ilerleyen yıllarda Arnavutların, Arapların isyanları, Filistin’deki Arapların bir Türk kellesini 2 Sterlin’e İngilizlere satmak için adeta Türk avına çıkmaları, Cihan Harbi esnasında Fahrettin Paşa’nın ve birliklerinin başına gelenler, Hicaz bölgesinin İngiliz iş birliğiyle Araplar tarafından Türk askerlerine katliam yapılarak istila edilmesi gibi durumlardan ötürü Ümmetçilik fikrinin de tatbikinin imkansız olduğu düşünebilen beyinler tarafından anlaşılmış ve bu ideoloji terkedilmişti.

Çareyi Türklerde, Türklük’te ve Türkçülük’te gören söz konusu aydın kesim Ziya Gökalp ve diğer Türkçülere iyice kulak kabartmış, bu düşüncenin etrafında toplanmaya başlamışlardı. Bu sürecin en güzel analizini büyük Türkçü Yusuf Akçura Üç Tarzı Siyaset adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.

Türkçülüğün ivme kazandığı yıllarda Osmanlı’da yaşayan Türkler, Kürtler ve Çerkezler Ermeni teröründen yaklaşık 50 yıldır acı çekmekteydiler. Bilhassa 1880’li yıllardan sonra çok daha kanlı, etkili ve organize eylemler yapan Ermeni komitelerinin artık önü alınamıyordu.

Daha önce de bahsettiğim gibi o dönem Ermeni komitelerinde üst düzey konumlarda bulunan teröristlerin mektuplarında, röportajlarında ve belge niteliğindeki raporlarda yazılanlardan anlıyoruz ki bu terör örgütleri Müslüman halkı katlederek Müslümanların kendi halklarına saldırmalarını amaçlamış, bu yaşananları da yurtdışında “Türkler Ermenileri katlediyor” olarak duyurup onların müdahalesini sağlamayı amaçlamışlardı. Yani kendi halklarının kanıyla yükselmeye çalışmışlardı.

Bu durum Cihan Harbi’ne doğru artık baş edilemez, müzakere edilemez bir hal almıştı. Çünkü Ermeni terör örgütlerinin ideolojileri, amaçları halka indirgenmiş, halk tarafından iyice benimsenmeye başlamıştı. Bağımsızlık fikri bir virüs gibi neredeyse tüm Ermenilere bulaşmış, Ermeniler bu hastalığın yol açtığı davranışları sonucunda aslında kendi kendilerini imha etmeye başladıklarının farkına varamamışlardı. Bir grup terör örgütüyle mücadele, Cihan Harbi’nden sonra artık topyekün bir millet ile mücadeleye dönüşmüş, “ya öl, ya öldür“den başka seçenek kalmamıştı.

Harbin en sıkıntılı zamanlarında iyice doruk noktasına ulaşan bu düşmanlık Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Harbiye Nazırı Enver Paşa‘nın aklı selimleri sayesinde bir felaket olmaktan kurtulmuş, “ya öl, ya öldür” seçeneğine birde “tehcir” seçeneği eklenmişti.

Kangrenli parçayı kesip atmak yerine, kangreni vücuttan atmayı düşünebilen ve bunu gayet titizlikle uygulayabilen İttihat ve Terakki yöneticilerine bugün çok şey borçluyuz. Onların sayesinde şu an memleketimiz dahilinde uğraşmak mecburiyetinde olduğumuz bir Ermeni sorunu kalmamıştır.

Onların bulduğu bu “tehcir” çözümü denenmiş ve etkili olduğu anlaşılmıştır.

Günümüzde;

Ülkemizde hüküm süren; başkalarını Türklerle aynı kefeye koymaya dayalı eşitlik anlayışının ve cemaatlere, tarikatlara hürmet eden putperest anlayışın zararlarını on yıllardır yaşamaktayız. Gayri-Türk ve milli bilinçten yoksun unsurların ülke yönetimine hakim olmalarına sebep olan eşitlik anlayışının adaletsiz uygulamalarına aslında hayatımızın her alanında şahit oluyoruz, fakat henüz bunun farkına varabilmiş değiliz. Aynı şekilde cemaatlere hürmet eden, İslam adına ceplerini dolduran ve nüfuzlarını güçlendiren tarikatlara hürmetin de ne derece millet ve devlet menfaatleri için zararlı olduğunu yaşamaktayız. Bu durumun farkına ise FETO sayesinde biraz da olsa varıldı. Ve FETO bize Başbuğ Atatürk’ün yıllarca eleştirilen tekke ve zaviyeleri kapatma kararının ne kadar doğru olduğunu da göstermiş oldu.

Bunların tam idraki sağlandığı takdirde, aynı, yüz yıl önce olduğu gibi milletimizin yöneleceği tek çatı Türkçülük çatısı olacaktır. Bizler, öncekilerin aydınlattığı yolda yürüyen yeni nesil Türkçüler olarak bilinçli bir şekilde o günlere hazırlık yapmak durumundayız.

Milletimiz uyandığında Türk olanların sığınacağı en güvenli liman olan Türkçülük fikrini onların sorgulamalarına açıp, akıllarındaki her türlü pürüzü giderecek entelektüel alt yapıyı hazırlamalıyız. Bunu yüz yıl önce değerli büyüklerimiz, Türkçülüğün mihenk taşları gayet başarılı bir şekilde yapabildiler. Neticede Türkiye Cumhuriyeti doğdu ve Türk’ün ayaklar altına alınan şerefini göklere çıkardı. Şimdi sıra bizde…

Diğer yandan geçtiğimiz asrın tekerrürü olarak o zamanlar Türk’ün kanından beslenen Ermeni terörünün yerini günümüzde “Kürt terörü” almıştır. Bağımsızlık virüsü onların zihinlerini de ele geçirmiş ve bir grubun gerçekleştirdiği terör faaliyetleri yavaş yavaş tüm milletin maddi-manevi, pasif veya fiili desteğini alan faaliyetler olmaya başlamıştır.

Geçtiğimiz yüz yıldan örnek alarak, artık daha fazla canımızın yitip gitmemesi için bu hastalığı en acısız şekilde tedavi etmek durumundayız. Türk Devleti daha fazla vatandaşının kanı akıtılmadan, Ermenilere uygulanan ve başarılı olunan tedaviyi Kürtlere de uygulamalıdır. Aksi takdirde tarih karşısında dökülen her Türk kanından devletin yöneticileri sorumlu tutulacaklardır.

Bugün geçen yüz yılın benzeri olarak birden fazla devletle savaş halinde olunduğu takdirde, o dönem Ermenilerin bizlere yaşattıkları, bugün “PeKeKe halktır” diyen Kürtler tarafından aynı şekilde milletimize yaşatılacaktır.

Süreç aynı, yaşananlar aynı, unutmaya meyilli olduğumuzdan dolayı yaşananlar taze olmasına rağmen hiç bir şey hatırlayamıyoruz ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurup “sütten ağzı yanmış” pozisyonuna bürünemiyoruz.

Vasıfsız idareciler ve zayıf hafızalar yüzünden olan gencecik Türk evlatlarına ve onların ana-babalarına oluyor.

Tanrı’nın gözümüzdeki ve hafızamızdaki perdeyi kaldırması dileğiyle…

Tanrı Türk’ü Korusun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone