Tarihin ve Edebiyatın Kadim Dostu

YusufDuzgoren

1932 yılında yeni cumhuriyetin ilk nesli olarak Balıkesir Necatibey Öğretmen okuluna gittiğinde 16 yaşında, ailesi Kırım’dan göçmüş, babası tarafından terkedilmiş bir çocuktu. Atatürk’ün reformları peşisıra toplumu muasır medeniyetler seviyesine taşıma yolunda gerçekleştirilirken; idealleri olan, ince zevkleri olan bu zeki çocuk ilk olarak edebiyat öğretmeni Abdülbaki Gölpınarlı‘nın dikkatini çekmişti. O yaşlarda Abdülbaki hocanın da coşkun ve engin edebiyat bilgisiyle iyice kendini edebiyatla özdeşleştiren çocuk, o yaşlarda ilk gazellerini yazmaya başlamış hatta Abdülbaki hocanın gazellerine nazire yazabilme yeterliliğini bile göstermişti. Onun ilk beyitleri ise bugün yok olmaya yüz tutmuş edebiyatımızın eskiden ne kadar derin ve ahenkli olduğunu gösterir niteliktedir:

Hayâl-i çeşmine dalar gözlerim / Gözünde okurum îmây-ı aşkı / Yanar hasretlerim, tüter sözlerim / Harâbezâr eder me’vây-ı aşkı – Bilmem beyhudemi yanar bu gönlüm / Yaralanır kanar kanar bu gönlüm / Sevday-ı zülfün anar bu gönlüm / Ben şimdi buldum mânây-ı aşkın.

17 yaşında bir talebenin kaleminden çıkan bu sözler Abdülbaki hocayı o kadar etkilemiştir ki hoca yıllar sonra bu genç için “çok iyi talebe geçti elime ama gitti tarihçi oldu” demiştir.

Kendisi tarihçi olmasını tesadüfe dayandırsa da edebiyattan vazgeçememiştir. Tarih onun tutkusu ve mesleği, edebiyat ise ağzının tadı, kaleminin keyfi, iç dünyasının “nisan yağmuru” olmuştur.

1916 yılında dünyaya gelmiş ve talihinden midir bilinmez dönemin en kaliteli bilim adamları hep onun hocası olmuştur. Edebiyat tutkusu Abdülbaki Gölpınarlı’yla perçinlenmiş, Fuat Köprülü‘nün dehasıyla tarih metodolojisinde “topogrofik-toponomik” adını verdiği kendi yöntemini oluşturmuş, Ömer Lütfi Barkan‘ın o dönem pek çok takdire mazhar olan Sosyo-Ekonomik Tarih araştırmalarıyla tarzını yakalamış, Şemsettin Günaltay ile İslam medeniyetlerine ilgisi artmış, 1947’de devlet tarafından ilmini arttırması amacıyla yurtdışına gönderilmiş, 1950’de Paris’te düzenlenen Milletlerarası Tarihi İlimler Kongresi’ne katılmış ve burada dünyayı etkisi altına almış II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası adlı kitabın yazarı Fernand Braudel ile tanışmıştır. Bu süre zarfında Türkiye’deki büyük hocalarla oluşan karakteri, metodolojisi, ilmi ahlakı; yurtdışında dünyanın önde gelen tarihçilerinin ilmi tesirleriyle iyice pekişmiş, gelişmiş ve Türkiye’de modern tarihin kurucusu olmuştur. Aldığı ödülleri, nişanları, doktora payelerini, üstün hizmet madalyalarını, övgüleri, ders, konferans verdiği üniversiteleri, yazmak sayfalar sürer. 25’in üzerinde kitap, 300’ün üzerinde makale yazdı. 20. yüzyılın en etkili kişilerinden biri olarak gösterildi.

Hayata dair idealleriyle, bitmek bilmeyen bir çalışma hevesiyle, bilimsel kişiliğiyle tüm mesaisini memlekete ve bilime hizmet ederek harcadı. 57 yaşında yazdığı Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ  adlı kitabıyla Balkan tarihini değiştirdi. Osmanlı Devleti’nin 1299 değil de 27 Temmuz 1302 Koyunhisar Savaşı’yla kurulduğunu söyleyerek Osmanlı’nın kuruluş tarihini değiştirdi.

O edebiyat tarih ilişkisini ise şöyle açıklamıştır “tarih hayattır. Geçmişteki bu hayatlar tablodaki birer parçadır. Tablonun tamamını görmek için edebiyatın kapısı çalınmalıdır.”

Edebiyattan alınan zevkin kişinin başarısıyla doğru orantılı olduğunu ima ederek “bilim dünyasında en muvaffak insanlar edebiyattan biraz nasibi olan insanlardır” demiştir. Sıkıcı konferanslarda karalayıp attığı şiirleri toplasa bir divan olacağı söylenirken o, şairliğin tanımını şöyle yapmıştır; “Öyle bir insan var ki ya da insan da öyle anlar var ki (insan o anlarda) tanrı gibi hürdür. Duyar ve yaratmak ister. Tanrının yarattığı doğada hiç bilinmeyen, hiç görülmeyen şeyi duyar, onunla coşar, tanrılaşır. İşte o şairdir.”

“Dehr-i fániden nice, can nice cánanlar geçer / Bezm-i işretten aceb mestáne yáranlar geçer / Bir nefesdir cánımız yár leblerinde ber-karár / Hey, bu fánûs-ı bir gün söner, cánlar geçer” 

Klasik edebiyatın bu denli lezzetli kıt’alarını yazabilen kişi Murat Bardakçı’nın da deyimiyle tarihçiliği kadar aynı zamanda önemli bir edebiyatçıdır da. Kendisini örnek alalım da memlekete faydalı olalım diye koca bir asır durmaksızın çalışan bu büyük ilim adamı tahmin ettiğiniz üzere Prof. Dr. Halil İnalcık‘tır. 1916’da doğup, Osmanlı’da büyüyüp, Cumhuriyet’le yetişen, yetiştiren, çığır açan, örnek teşkil eden, üslup sahibi hocamızı 25 Temmuz 2016 günü 100 yaşında kaybetmiş bulunuyoruz. O bizlere pek çok nasihatlerde bulundu, dersler verdi. Fakat ekseriyetle üzerinde durduğu bir şey vardı ki o da modern dünyayı yakalamak için dil öğrenmemiz gerektiğidir.

Gençlere sürekli “dil öğrenin” dedi. Çünkü modern bilimin Rönesans’tan beridir Avrupa’da yapıldığını biliyordu. Modern dünyada, bilim camiasında ciddiye alınmak istiyorsak dil bilmemiz gerektiğini her seferinde vurguluyordu.

Belgeli tarihçilik yapmadığımız sürece ciddiye alınmayacağımızı, edebiyatsız tarihe baktığımız sürece sürekli bir şeyleri eksik göreceğimizi, dil bilmeden tarihi yorumlarsak eksik kalacağımızı söyledi.

Tanrı hocamızın ruhunu şâd etsin.

“Fuat Köprülü döneminin büyük tarihçisiydi. Halil İnalcık ise tüm dönemlerin büyük tarihçisidir.”  Bernard Lewis

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone