TEK DİN PROJESİ-1

YusufhanGuzelsoy

2016 yılındayız. Zekâsını kullanmayan insanlar, yıllar geçtikçe bilim ve teknikteki gelişmelerin ilerlediğini görerek, bu gelişmeleri kendi zekâsına da mâl etmekten çekinmiyor. Diğer yandan, mucit dediğimiz, zekâsıyla fark yaratan kimselerin de hepsine güvenilmiyor. Örneğin; bütün dünya Ortadoğu coğrafyasıyla dalga geçiyor, bu coğrafyada yaşayan insanların çağdışı olduğunu söyleyerek hor görüyor. Doğrudur, bir çağdışılık söz konusu olabilir; ancak bu tek başına Ortadoğulu ya da Orta Asyalı insanların sorunu değildir. Yıllardır bilim ve teknikteki gelişmeleri insanlık lehine değil de aleyhine yürüten bu tehlikeli dâhiler cephesi, psikoloji biliminde olsun, askerî sanayide olsun, pek çok bilimsel alanda laboratuvarlara girerek yaptığı çalışmalarla, bu coğrafyalardaki insanları daha fazla nasıl geride bırakabileceğine dair yollar arıyor. En basit örnek olarak, bugünlerde yaygın olarak kullanılan “algı operasyonu” meselesi gösterilebilir. Gerçekten insanların algılarına yönelik olarak hem sanal ortamda hem de gerçek hayatta ciddi manada operasyonlar yapılmaktadır.

Cehalet, bu cephenin daha gerisindeki iblis karargâhındaki komutanların üç öğünlük besinidir. Karargâh komutanları için savaş meydanında zafer kazanmanın yolu, düşmanın cahil kalmasından geçiyor. Söz konusu iblisse düşman insandır. Düşman insan olduğuna göre, cahil kalması gereken de insandır. İşte algı operasyonları, psikolojik telkinler, bilim ve teknik kullanılarak oynanan her türlü oyun ve gerçekleştirilen her türlü saldırı, insanın cahil kalmasını sağlamaya yöneliktir.

Bugün görülüyor ki bu karargâh için yeni cepheler açılmış ve tüm dünya bir savaş alanı olmuştur. Artık sadece Ortadoğu, Hindistan ve Uzakdoğu coğrafyasında değil; Avrupa, Amerika ve Afrika’da da yeni veya eski dinlere mensup tarikatlar, topluluklar ortaya çıkmakta; insanlar artık etten kemikten putlara tapmakta ve tabi ki servetlerini de bu tapınma uğrunda harcamaktadır. Çin’de, tıpkı bizim şeyhler gibi kendini kutsal ilân eden sayısız şarlatan vardır. Bu şarlatanların sadece saçma sapan biblolardan elde ettikleri gelir bile, para için çalışan katillerin ciddi bir kısmının gözünü doyurmaya yetmektedir. Fakat bu şarlatanlar ve dünyadaki diğer benzerleri için her zaman bu paralar can havliyle gizlenecek nesneler olmuş; insanlar kurtuluş için de şarlatanların manevi şahsiyetine sığınmaya çağrılmıştır. Taktik basit: Kucağına alamadığın yeni yürümeye başlamış bir çocuğa köpek göster ki kucağına gelsin. Yazık ki dünyada köşk, diğer tarafta da cennet hevesi, insanları iblislerin kucağına itmiştir.

Tam olarak tek din projesi de bununla alakalı bir projedir.

“Yeni dünya düzeni” idealine göre dünyayı tek merkezden yönetilen bir yer haline getirmeye çalışan zengin aileler, birçok faaliyeti yürütmek için algı operasyonlarına büyük önem veriyor. Mesela bu aileler yeni dünya düzeni hakkında konuşulmasından rahatsız olmuyor; çünkü zaten bir şekilde bunun anlaşılacağını biliyor. Ancak yine de boş durmuyor ve yeri geldiğinde belgesellerle, yeri geldiğinde kitaplarla, yeri geldiğinde basın ve medyayla, yeri geldiğinde de kültür ajanlarıyla insanların yanlış yönlendirilmesini sağlıyor. Çoğu insan bugün İlluminati, Mason, Opus Dei, Gül ve Haç peşindedir; ama sadece ezoterik açıdan kendini tatmin etmek için iz sürmekte ve her yerde üçgen vb. semboller aramaktadır. İnsanlar bu tarz şeylerle oyalanırken, bazen kendi kapı komşusunu, bazen de kendi tarihinden bir şahsiyeti bunlara hizmet etmekle itham edip mücadele etmeyi unutuyor, içinde fitne tohumları ekilmesine müsaade ediyor ve gözünü dört açmak bir yana dursun kapatıyor. Tek göze karşı iki gözlü olayım, demiyor, iki gözünü birden kapatıyor.

Hani mücadele?

Kapı komşunuzu, hatta ailenizden birini, tarihi bir şahsiyeti suçlamak mücadele etmekse, geçmiş olsun… Kaybettiniz!

Eski zamanlardan beri İslam dinine kasıtlı olarak; Şamanizm, Budizm, Hristiyanlık ve Musevilikten sayısız inanış eklenmiştir. Bu inanışların yol açtığı sıkıntılar Müslümanlar tarafından fark edilse, şüphe yok ki bu inanışlara şeytan tohumu denir. Zira bunlar dini bozmakta ve Müslümanları zayıf düşürmektedir. “Aklını kullanma, İslam olmak için akla gerek yok!” diye telkinler verilen Müslümanların, Hristiyanlık vb. dinlerin propagandası karşısında bilgi bakımından zayıf kalması da çoklukla bu tohumlar sebebiyledir.

Kur’an-ı Kerim’de, Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığı yazmaz. İnsanın tek bir nefisten yaratıldığından söz edilir. Buna karşın, bazı hadislerde, erkeğin kaburgasından kadının yaratıldığına değinilir. Kadının, erkeğin kaburgasından yaratılması inancı, Yahudi medeni kanunu olan Talmut’ta vardır, Kur’an’da yoktur. Hristiyanlarda da böyle bir inanış vardır. Vaktiyle bir tanıdığım Papazın birine bu meseleyi anlatarak neden kadının sol kaburgadan yaratıldığını sormuş, karşılığında da “Kalp o tarafta olduğu için; çünkü kalpten kadına sevgi akmış.” cevabını almıştır. Öyleyse İslam peygamberinin söylediği iddia edilen bu hadisler, ne için Kur’an’dan değil de Talmut’tan ilham almaktadır?

Bakın İslami yayınlarda bile denk gelebileceğiniz, bilhassa “dindar eş bulma” maksatlı internet sitelerinde sıklıkla rastlayacağınız şiirsel cümleler:

“Kadın erkeğin kaburgasından yaratıldı, ayaklarından yaratılmadı, öyle olsaydı ezilirdi. Üstün olmasın diye başından da yaratılmadı. Ama göğsünden yaratıldı, eşit olsun diye… Kolun biraz altında korunsun diye… Kalp hizasında sevilsin diye…”

Kitâb-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünde bu inanış şöyle anlatılmıştır: “Ve Rab Allah dedi ki: Âdem’in yalnız olması iyi değildir. Kendisine uygun bir yardımcı yapacağım… Ve Rab Allah Âdem’in üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu. Onun kaburga kemiklerinden biri aldı ve yerini otla doldurdu. Ve Rab Allah Âdem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratıp onu Âdem’e getirdi. Ve Âdem dedi ki: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik, etimden ettir, bu insandan alındığı için ona “nisa” ismi verilsin. Ve Âdem karısının ismini Havva koydu, çünkü bütün yaşayanların anası oldu.”

Tam bu noktada, “Hadisler ne için Kur’an’dan değil de Talmut’tan ilham almaktadır?” sorduğumuz sorudan devam edelim.

Hz. Ali’nin “yaşayanlar arasında Allah Resul’üne en fazla yalan isnat eden insan” olarak gösterdiği Ebu Hureyre, bütün hadisçilerin başvurduğu bir kaynaktır. Hz. Ayşe de Ebu Hureyre’nin yüzüne karşı “Sen peygamberden duymadığım hadisler naklediyorsun.” demiştir. Hureyre’den şu sebeple söz açtım: Hem Hz. Ali’nin hem de Hz. Ayşe’nin yalancı dediği bu şahsiyet, kan dökücü ve İslam’a zarar verici Emevilerin iktidarlarının sağlamlaşması için de hadisler uydurmuştur!

Emevilerin köşkle ödüllendirdikleri bu şahsiyet, şu hadisleri uydurmuştur: “Allah’ın Resulü Muaviye’ye bir ok verdi ve şöyle dedi: ‘Bu oku al ve cennette beni onunla karşıla.’ ”

Bir diğer uydurması da şöyledir: “Allah’ın Resulü şunu derken duydum: ‘Allah vahyini üç kişiye emanet etti: Ben, Cebrail ve Muaviye.’ “

Bugün İslamcı otoriteler, özellikle Türk düşmanı olanlar, Hureyre’yi ve Muaviye’yi sahabedendir diye savunuyor. Oysa sahabe, Peygamber sohbetinde bulunan herkesi ifade eden bir kelimedir ve sahabe olunduğu gibi, bu kelimenin kapsamından da çıkılabilir. Görüldüğü gibi, İslamcı otoriteler, valisi Kabe’yi yıktıran, halifesi Kabe’nin damında şarap içmek isteyen Emevi sülalesini koruyabilmek adına hadislere sarılmışlar ve işlerine geleni, yani Hz. Ali’nin ve Hz. Ayşe’nin de yalan söylediğini ifade ettiği Hureyre’ye inanmaktan çekinmiyor. Türk çocukları özellikle Emeviler hakkında gözlerini dört açmalıdır.

İslam dinine Yahudilikten gelen inanışlara “İsrailiyat” adı veriliyor. Özellikle hadisler, bu İsrailiyat kaynağından çokça beslenmiştir. Kendisi Peygamber zamanında Yahudilikten dönmeyen, dört halife döneminde İslam’a geçen Kab El Ahbar, İsrailiyat’ın en önemli kaynağı olmuştur. İbn Haldun, bu mesele hakkında şöyle demiştir: “Hadis nakil tefsirleri yanlış doğru, makbul merdud her şeyi içeriyordu. Bunun sebebi şuydu; Araplar ne kitap ne de ilim ehlindendiler. Onlara hakim olan yaşam tarzı bedevilik ve cahillikti. Yaratılışın esrarı, kainatın durumu vb. konularda bir şeyler öğrenmek istediklerinde bunu kendilerinden önce kitap verilenlere (Yani Hristiyan ve Yahudilere) sorarlar ve bu konularda onlardan yararlanırlardı. Bunların aralarında Kab El Ahbar, Vehb İbni Münebbih, Abdullah bin Selam vardı. Hadis nakilli tefsirler bu tür kişilerden yapılan nakillerle dolmuştur. Tefsirciler bu hususta gevşek davranmış ve tefsirlerini bunların nakilleriyle doldurmuşlardır.”

Konunun özüne doğru gelirken, açıklayıcı olacağına inandığım bir konuya daha değinmek istiyorum. Peygamberin kendisi de hadis yazımına izin vermezken, hadislere dört elle sarılanlar vardır. Elbette hadislerin tümünün yanlış olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak tamamına yakını yalandır. İşte bunu söyleyebiliriz. Hadis yazımına izin verilmediğini, hadisçilerden öğrenelim:

“Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, K. İlm 11)

“Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve ‘Yazdığınız şey nedir?’ dedi. ‘Senden işittiğimiz hadisler’ dedik. Hz. Peygamber dedi ki: ‘Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.’” (El Hatib, Takyid 33)

Şimdi günümüz hocalarına, şeyhlerine gelelim.

Fethullah Gülen “Kur’an Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı.” diyor. Nihat Hatipoğlu “Kur’an Müslümanlığı bir şerdir.” diyor. İhsan Şenocak ise “Kur’an Müslümanlığını kabul etmeyin.” diyor. Ahmet Mahmut Ünlü yani meşhur Cübbeli de “Kur’an Müslümanlığı diye uyduruk bir mefhum çıktı.”

Kur’an, yani Allah kelamı ne diyor peki:

“Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve öğüt vardır.” (29/51)

Yazının başını hatırlayalım! Ne dedik? “İblisin düşmanı insansa (İblise göre) insan cahil kalmalıdır.” İnsan nasıl cahil kalır? İnandığı kitabı okumamakla… Sadece dinlemekle ve sorgulamamakla… Her şeyi düşünmeden peşin kabul etmekle… Oysa Kur’an’da “Allah aklını kullanmayanların başına pislik yağdırır.” diyor.

“Hadis olmadan din olmaz.” diyenler kime, neye hizmet ediyor? Kur’an defalarca kere kendisinin yeterli ve açıklayıcı olduğunu vurguladığı halde, neden bizi dünyanın balığın sırtında olduğunu söyleyen uydurma hadislere inanalım? Neden dünyayı sırtında taşıyan balığın başını sallamasıyla depremler olduğuna inanmayı kabule mecbur kalalım? Üstelik Kur’an bunun tam tersini söylüyor ve dağların dünyayı dengede sağlamasına değiniyor. Kur’an’da yazanın tam tersini açıklayacaksa peygamber ne için peygamberdir?

Peygamber bile hadis yazımına izin vermemişken ve bunu hadisçilerin kendisi açıklamışken, şeyh takımı, hoca takımı neden bunları bizlere yıllarca öğretmemiştir?

Çünkü birçoğunun saltanatı yıkılacak da ondan…

Çünkü birçoğu etten ve kemikten put olarak görülecek de ondan…

Çünkü birçoğu kendi cemaati, belki de kendi ailesi tarafından linç edilecek de ondan…

Ve…

Tek din projesi başarısızlığa uğrayacak da ondan!

Belki onlar bunun farkındadır, belki de değildir. Ancak emin olun ki İslam dini içinde cehaletten beslenen iblis tohumları barındığı müddetçe ne Türk dünyası doğrulacak ne de esir İslam ülkeleri kurtulacaktır. Herkes güya karşı olduğu Siyonistlere ve Luciferian yani satanist ailelere hizmet etmeye devam edecektir. Komplo teorisi deyip geçmeyin; sorgulayın. İnanmazsanız sonunda cehennemle tehdit etmiyorum. İnsanım, haddimi bilirim!

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone