TEK DİN PROJESİ-2

YusufhanGuzelsoy

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, İslam dinine; Şamanizm, Budizm, Hristiyanlık ve Yahudilikten çok şeyler dâhil edilmiştir. Bağdaştırmacılık (senkreizm) doğrultusunda, Türk milleti olarak bir önceki dinimizden (İster Şamanizm deyin, ister Tengricilik) ve kültürümüzden İslam dinine birçok unsur katmışızdır. Örneğin; ağaca çaput bağlama gibi… Mani dinini benimsediğimiz sıralarda, Ay tutulması şöyle yorumlanırmış: “Şeytanlar Ay’ı ele geçiriyor. Davul çalarak şeytanları kovalım ve Ay’ı kurtaralım!” Bu inanış günümüzde eskiye göre daha zayıf bir şekilde sürdürülse de, hala devam ediyor. Ay tutulması sırasında, çocuklar sokağa çıkıp tenekelere vururlar. Tabi ki bunlar türbeye çaput bağlayarak oğlunun sınavı kazanmasını isteyen masum teyzelerin sürdürdüğü inanışlardır. Bir de sinsice İslam dinine dâhil edilmiş inanışlar vardır.

Kab El Ahbar’dan tekrar söz edeyim.

Yahudi inanışlarını İslam’a dâhil eden İsrailiyat’ın en önemli kaynağı bu şahıstır. Kendisi, Hz. Muhammed’den önce Yahudi idi, Hz. Muhammed vefat edene kadar da Yahudilikten dönmedi. Ancak onun vefatının ardından, dört halife döneminde İslam oldu. Karışık olan dört halife dönemi… Peygamber zamanında Müslüman olmak aklından geçmemiş, peygamber ölünce birden bire ortaya çıkmış ve İslam oldum, ayağına o karışıklıklardan istifade etmiş… Mesela, “Peygamber de ihtilafa düştüğünüz konularda İsrailoğullarına başvurun derdi.” gibi sözlerle insanları aldatmış… Bu sayede de İslam dini içerisine çok sayıda hurafe/İsrail inancı dâhil edilmiştir.

Bu tarz hareketler, aslında Yahudilerin sık sık başvurduğu bir taktikten kaynaklıdır. Çökertmek istedikleri ne ise, onun içine sızarlar. İlhanlı tarihçisi Reşideddin de bunlardır. Hemedanlı bir hekim olan Reşideddin’in ismi çok kişiyi aldatmaktadır. Oysa bu şahıs bir Yahudi’dir. İlk Müslüman Moğol hükümdarı olan Gazan Han’ın isteği üzerine bir tevarih kaleme almış, Türk tarihini tahrif etmiştir. Tevrat’taki Gog Magog (Yecüc-Mecüc) inancını çaktırmadan bu tevarihe dâhil ederek, Türk-Moğol=Yecüc-Mecüc algısı yaratmıştır. Bu algı sonradan başımıza bela olmuş ve Osmanlı’da bu algıyla mücadele eden din adamları da dinden çıkmış olmakla itham edilmiştir.

Bütün insanlığın inandığı tek din yaratma projesi için en uygun sistem tasavvuftur. İslam dinine dâhil edilen yabancı unsurlar, tasavvuf içinde sistematik bir biçimde yer almaktadır. Mesela tasavvuftaki vücud-u mutlak anlayışına göre dünyanın yaratılışı ile Türklerdeki Yaratılış Destanı neredeyse birebir aynıdır. Anadolu’daki ilk Türk tasavvufçulara dair özellikle Arap gezginlerinin notları da önemlidir. Bu gezginlerin neredeyse tamamı Türklerin samimiyetle İslam dinini benimsediğine inanmazdı. Kendilerinin de İsrailiyattan beslendiklerini unutan bu gezginler, bu açıdan Türkleri bir süre hor görmüşlerdir. Gerçekten, gözlem yaptıkları alanlardaki dini önderler, hala Şamanist inancını yaşatıyordu. Eline kopuzunu alan şeyh, sazını çalarken bir yandan doğaçlama ilahi söyler, kısa süre içinde de kendinden geçerek Tanrı gibi konuşmaya başlardı. Daha doğrusu, Tanrı onun bedenine girip konuşmaya başlardı. Kamlara ait bu özellik, İslam’da şeyhlerle devam etmiştir. Beyazid-i Bestami bunun önemli örneklerindendir. Kendinden geçen Bestami, bütün yaratılmışların kendi sancağı altında toplandığını söylemiştir. Güya bu sözler Tanrı’ya aittir.

Tasavvuf bu ve bunun gibi pek çok karma özelliği içinde taşır. Özellikle de Hint sufizminin etkileri oldukça fazladır. Kişinin dergâhta kendini terbiye etmek ve fenafillaha ermek için giriştiği seyr-i sülük macerası, Budistlerin tapınak yaşamlarını çağrıştırmaktadır. Hatta seyr-i sülük sırasında mürit adeta boyuttan boyuta geçer ve her boyutta yani kapıda kendisini yoldan çevirmek isteyen unsurlara rastlar. Bu unsurların içinde kendisini yoldan alıkoymak isteyen çekici kızlar da vardır. Bu kızlarla birlikte “erlik mekân” Sekiz Gözlü Kiştey Ana’yı hatırlıyoruz. Şamanların yolculukları sırasında, bu Kiştey Ana’nın Tobol Erke Solton gibi kızları, Şamanları kandırarak onları yeraltı dünyasına, yani Erlik’in ülkesine hapsederdi. Daha doğrusu buna inanılırdı. Şamanların bu tür göğe yükselmeleri ya da yerin altına girmeleri, doğaçlama ilahiler söylemeleri, kullandıkları otun ve kendilerine has bir sinir hastalığının etkisiyledir. Bu sinir hastalığı ırsî olduğu için, soyunda şamanlık olan “Büyük şaman” olmayan da “Küçük şaman” kabul edilir. Muhtemelen kendinden geçen şeyhler de bu tarz otları kullanıyordu.

Tasavvufu proje için gözbebeği haline getiren özellikleri bunlardır. Mutlaka daha fazlası da var; özellikle Batılı Spritiüalistler ile aralarındaki büyük ortaklıklar dikkat çekicidir. Bu ortaklıklar da bir sonraki yazının konusudur.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone