Türbeye Çaput Bağlayanlar

İstanbul seçimlerinde, AKP’nin yaptığı en büyük hatalardan biri, Ekrem İmamoğlu’na yapılan “Pontus” göndermesi oldu. Bu, özellikle Trabzonlu vatandaşlarımızın yoğun tepkisini çekerken, sonraki gelişmeler, AKP’nin içinde bulunduğu son hali ortaya koydu. Sayın Binali Yıldırım, Diyarbakır’a gidip “Kürdistan” ifadesini kullanınca, görmüş olduk ki, AKP kendisine destek vermeyene de, destek istediğine de ayrıştıcı ifadeler kullanmakta ve son derece tehlikeli bir siyaset gütmektedir.

Ayrıca, Trabzonluya Pontus derseniz, ayrıştırırsanız, ancak PKK sempatizanlarından oy alırsınız.

Gerçi bu tehlikeli siyasetin, açılım dönemlerinde zirveye tırmandığını zannederdim. Yanılmışım. Ulaşılabilecek en uç noktaya, yerel seçim kampanyası sırasında ulaşıldı. İşte bu da ölümcül bir hataydı ama önceki yazımda da ifade ettiğim gibi, bazı şeyler AKP’nin fıtratında vardır. İçine düştüğü panik hali, bu partinin iç yüzünü ortaya seriyor, o kadar.

Bir kere şunu hatırlatalım: Pontus, Kürdistan, Büyük Ermenistan, Megali İdea, Ekümeniklik vb. hayaller, 100 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde, Türk milleti tarafından tarihe karıştırılmıştır. Bu ölü hayallere bel bağlamak, onları söyleme taşıyarak oy istemek, türbeye çaput bağlayıp ölüden memuriyet istemek gibidir. Oy isteyen çok çalışacak ve Türk milletinden isteyecek; memuriyet isteyen de çok çalışacak, üstüne düşeni yapacak, duasına da aracı koymayacak. Beşer ve ruh dünyasının tabiatı budur.

Ölmüş hayallerin yanında, maziye karışmış büyük devletleri de unutmayalım. Yeni Roma, Yeni Osmanlı, bu saatten sonra ancak romantik bir hayaldir. Eğer dikkat ederseniz, Büyük İsrail, Yeni Babil, Yeni Roma, Yeni Osmanlı hayalleri peşinde koşanlar, zamana aykırı hareket ettikleri için, bütün dünyanın huzuru bozulmaktadır. İnsanlık tarihi ilerlemeye devam ediyor. Olgunluk çağına geçecek bir çocuğu, çocuk ruhuna hapsederseniz, psikolojisini yitirir ve akıl sağlığını kaybeder. Ondan sonra ne denli zararlı olabileceğini kestiremezsiniz. İşte Ortaçağda bıraktığınız insanlar da aynen böyledir. Kafa geride kalınca, din veya görüş ne olursa olsun, elde kılıç ve kan eksik olmuyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün idealindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, daha çok uzun asırlara rahatlıkla ayak uyduracak şekilde tasarlanmış ve kurulmuştur. Onu tabiri caizse fabrika ayarlarından uzaklaştırmak isteyenlerin niyeti de bu açıdan daha iyi anlaşılabilir.

Sayın Cumhurbaşkanı, genel başkanı olduğu AKP’ye müdahale etmeli ve bu ayrıştırıcı partiyi temizlemeli ya da tasfiye etmelidir. O yapmıyorsa, Türk yargısı bir bağımsızlık sınavı vermeli ve gereğini yapmalıdır. Bu cümleler karşısında içinizden ne geçirdiğinizi biliyorum. Benim yazdıklarım, sizin düşünceleriniz, Türkiye’de olanlar, başkanlık sisteminin ne denli büyük bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.

Bir kez daha gördük ki millet ayrıştırmayı kabul etmiyor. Bu milletin gayrı Türklerden meydana geldiği yalanı, bu seçimde bir kez daha çürümüştür. Siz, kurda baykuş olduğunu anlatın ve bunu istediğiniz kadar kabul ettirin. Kurdun fıtratında kurtluk vardır. O, bunun dışına çıkamaz. Bu noktada yazımın bu kısmını, ebedi Başkomutanın sözleriyle bitirmek isterim:

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (4 Ekim 1932)

Millete Nankör Diyenler

Bu seçimden sonra, millete nankör diyenler türedi. Muhalefet partileri, yıllarca milletle inatlaşmış ve onu bir bütün halinde her seçimden sonra, “koyun” diye nitelemiş ve kaybetmiştir. Bu tavır azalıp yok olmaya başladığı nisbette de oylarını artırmaya başlamışlardır. Seçim sonuçlarını nankörlük olarak görmek de AKP’yi iktidardan düşürecek ve kısa zamanda kapanmaya götürecektir.

Ancak nankör ithamında bulunanlar, şu kadar yılda biraz bile cumhuriyet-padişahlık ayrımını anlayamamışlar, ki sorsak hepsinin kendini Osmanlı sandığını görürüz.

Padişah, kral veya sultan, devletin ve vatanın, hazinenin sahibidir. Toprak, onun lütfudur, verdiğin vergiye hizmetle karşılık vermek zorunda değildir. İster köprü yaptırır, ister saray. Adaletli olan bu değildir ancak tarihin dönemlerini, bugünün değer ölçütlerine göre yargılarsanız yanlış sonuçlara varırsınız.

Cumhuriyette ise, verdiğin verginin karşılığı hizmet olmak zorundadır. Cumhurbaşkanı –hangi partiden olursa olsun- hizmet etmek zorundadır. Kanunlar önünde herkes eşit olmalıdır. Öğrenciye burs verdiğinde ya da sağlık hizmetinde iyi bir icraat yapıldığında, bu herhangi bir siyasetçinin lütfu değildir. Çünkü hazine, vatan, devlet, hiçbir siyasetçinin babasının malı değildir. Diğer yandan, yapılan hiçbir olumlu icraat, adaletin ayaklar altına alınmasını, hukuksuzluğun hoş karşılanmasını, hak yemenin görmezden gelinmesini gerektirmez.

İstanbul seçimlerinden çıkarılacak derslerden biri de işte bu oldu. AKP seçmenleri içinde ciddi bir çoğunluk, parti tercihini değiştirmeden, adaya yönelik tercihini değiştirdi ve medeni bir şekilde gereğini yaptı.

Yol yapmış olmak, bu defa adaletsizliğe engel olamadı. Hala “Ama CHP böyle, ama İmamoğlu şöyle” diyenler ve işin dikkat edilmesi gereken noktasının böyle şeyler olduğunu sananlar, kaybetmeye devam edecektir.

İtham ve tespit başka şeylerdir.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone