TÜRK NEOCONLARIN DARBE OYUNU

YusufhanGuzelsoy

Amerika’da 70’lerin ortasında ve 80’lerde yeni muhafazakarlar için “Neocon” ifadesi kullanıldı. Eski gelenekçileri barbar ve anti-semitist bulan Neoconlar, özellikle George Bush döneminde iktidar üzerinde önemli bir güç kazanmış ve Irak savaşında da önemli rol oynamışlardır. Neoconlar, imparatorluk fikrini savunan Yahudi ve Hristiyanların bir araya geldiği, entelektüel olarak nitelenen insanlardan oluşan bir kitledir. Şaşırmayacağımız gibi de Siyonistlerdir.

Siyonist Neoconlar, dış politika açısından, diğer ülkelerde kendileri gibi olanlarla ya iletişim halindedirler ya da kendileri gibi olacak bir kitle yaratırlar. Geneli Yahudi olduğu için de, ülkelerde bu faaliyetlerini açıktan yürütmek yerine, sinsice ve o ülkenin unsurlarını kullanarak yürütürler. Siyonist ya da -her ne kadar yeni dense de- aşırı sağcı olmaları, onların tam karşısında yer alabileceğini düşündüğümüz kitlelerle iletişim halinde olmalarına engel değildir. Aksine, onlarla iletişim halinde kalmayı da onları yönlendirmeyi de severler.

ABD’nin yeni muhafazakar kitlesi Neocon diye anılmaya başlandığı 70’li yıllardan sonra, 80’li yıllara gelindiğinde, Fethullah Gülen’le de diğer siyasal İslamcılarla da ilgilenmiştir. Önce Fethullah’ı “Adriyatikten Çin’e kadar okullar açan büyük hazret” yaptılar, sonra 90’lı yılların sonunda; Erik Prince’in, Tim Spicer’in, George Friedman’ın çeşitli kuruluşlarla piyasaya çıktığı dönemde, Papa’ya el öptürüp ABD’ye aldılar. Böylelikle başta Türkiye ve Türk Dünyası olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde Fethullah’ı dünyayı kurtaracak “Herkül-Mehdi” yaptılar, cemaati de bir Truva atı görevi gördü. Böylece FETÖ, faaliyet gösterdiği bütün ülkelerde ABD’nin işlerini yürüten bir paravan örgüt durumuna geldi.

Türkiye’de bugün dönen olayları, özellikle de Fethullah’ın cüretkarlığını, elbette ABD’yi yok sayarak yorumlayamayız. Gülen cemaati devletin istediği kademesine sızsın, ABD tarafından Podol raporunda da yer alan türde, yani Amerikan ideali ile yetişmiş kişilerin ve asker-sivil hücrelerin desteği olmadan darbe yapmaya kalkışamazdı. Devleti idare edenler, kimin Fethullahçı kimin Türk evladı olduğunu anlamakta biraz da bu yüzden zorluk yaşıyor. Emin olun, darbe girişimine katılan herkes doğrudan Fethullah’ın adamı değildir. Hatta bu olayı idare eden daha yukarıdan biri veya birileri varsa, emin olun Fethullah’tan önce ABD’ye bağlıdır.

Türk Neoconların esas oyunu, acaba bu darbe girişimi miydi? Önce 90’lara bakalım, sonra tekrar günümüze gelelim.

1991 yılında Sovyetlerin çökmesiyle beraber Türk Cumhuriyetleri de bağımsızlığına kavuşmuştu. Ne yazık ki bu durum gerçekte tam bir bağımsızlığa kavuşmak olarak algılanamaz. Zira Rusya bu Türk yurtlarından kendi eğitim müfredatını ve beşinci kol faaliyetlerini durdurmadan tam anlamıyla sömürmek üzere çıkmıştır. Bu da yetmezmiş gibi, o yıllarda ABD de bu coğrafyaya gözünü dikmiş; Fethullah’ı ve Türk devletini kendi kontrolünde Orta Asya’ya yerleştirmeye çalışmıştır. Meşhur Neocon Graham Fuller, bu yılların Türk asrı olacağı inancını kullanmaya çalışarak Yeni Turancılık politikasını önermiş, bunu da özellikle Turgut Özal ve Süleyman Demirel’e uygulatmıştır.

Graham Fuller, 2000’li yıllarda da boş durmamıştır. Ancak ne yazık ki, 90’larda yaptıkları gibi milletin milli duygularını okşayan bu zat-ı muhteremin içinde bulunduğumuz dönemdeki “Yeni Osmanlıcılık” politikası ve bu politikaya uyarak Hükümet lehinde yazılar yazan, bu sayede de Cumhurbaşkanı’nın danışmanı olmuş kimseler gözden kaçırılmaktadır. Esas sıkıntı ve FETÖ şüphelisi bunlardır.

grahamfuller Graham Fuller

Bu isimler Yiğit Bulut, Sözcü İbrahim Kalın ya da bu işi tarih alanında götüren Kadir Mısıroğlu olmuş, olmamış, hiç fark etmez… Ama FETÖ bağlantısı olsun olmasın, bu darbe girişimine katılsın katılmasın, ABD ile bağlantısı olan isimler, kesinlikle Yeni Osmanlıcı kitle içinde aranmalıdır. Bunlar, “Osmanlı’yı kuruyoruz”, “Osmanlı geri geliyor”, “Türkler coşuyor” diye yazılar yazıp AKP’lileri coşturan tiplerdir.

Bakın size, “Eteklilerin Kocası: Blackwater” başlıklı yazımda da bahsettiğim Neocon Yahudilerden George Friedman’ın Türkiye’de vermiş olduğu birkaç demeçten tekrar alıntılar yapayım:

“Türkiye ve Japonya ABD’ye karşı savaşacak!” (27 Ocak 2009-Radikal)

“(Dünyaya) Çinceyi bırakın Türkçe öğrenin!” (4 Mart 2009-Milliyet)

“Türkiye’nin gücünün artması kaçınılmaz!” (4 Şubat 2009-Sabah)

“AB yıkıldı, çağırsa da gitmeyin!” (04 Mart 2009-Hürriyet)

“Türkler tarih sahnesine imparatorluk olarak dönecek!” (04 Mart 2009-Sabah)

“Neo-halifeliğin merkezi Türkiye olacak!” (22  Şubat 2009-Hürriyet Pazar)

Neocon Yahudi… Siyonist… ABD vatandaşı ve Avrupa’da, Macaristan’da doğmuş… Ama öyle demeçler vermiş ki, sanırsınız Fatih Tezcan plaka sayıyor, Kadir Mısıroğlu birilerine lanet okuyor. Öyle değil işte…

Anladınız mı ne demek istediğimi? “Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın” demişler. Erdoğan böyle bir anlayışı uyguladı mı, tarih gösterecektir. Ancak Neoconların bunu uyguladıkları kesindir. Kaldı ki bunlar sızmak istediği bir devlete, kuruma vs. bir yere oralara itici gelecek söylemlerle değil, oraları okşayacak söylemlerle sızmaya çalışıyorlar. Bizim Osmanlı hayranlarını okşuyor, devşiriyor, sonra da milletin hayallerinin, parlak tarihe olan özlemlerinin üzerine gitmelerini sağlayarak kanaat önderi durumuna getiriyor. İstediklerini kısmen aldılar. Fakat darbe girişiminin başarısız olması üzerine Mustafa Kemal Atatürk’ün değerinin yeniden anlaşılmasıyla Neoconların bu darbenin arkasında olması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Eğer başarsalardı, istedikleri gibi bir toplum ortaya çıkacaktı. İlk büyük saldırılarında başarısız oldular, tam tersi bir durum ortaya çıktı.

İyi de bunlar ne diye bizim büyük güç olmamızı istiyor, diye soracaksınız.

Türk milletinin tarihi bir potansiyeli, ülküsü, rolü vardır. Türkiye’nin yükselmemesi ve bölgesel güç ya da dünya gücü olmadan yıkılması çok düşük bir ihtimaldir. Ayrıca ABD’yi yöneten Siyonistler için hiçbir zaman anavatan ABD değildir. Kim yükselecekse, kim kâr getirecekse, kim Truva atı rolü görecekse, Siyonistler oraya yatırım yapar. Tuncay Güney denen puştun, televizyonlarda mesaj verdiği dönemleri hatırlayın. Ne demişti bu dönek oğlu dönek: “Türkiye büyüyemedi, küçülecek.”

Bak sen…

Ergenekon davası sürerken, bu puşt çok değerliydi. MİT-CIA-MOSSAD üçgeninde bütün teşkilatlara çalışmış, Musevi olup Haham kılığıyla gezmeye başlamış, en son Kanada-Toronto’da Yahudi kardeşleriyle yaşayan bu şahsın kime hizmet ettiğini anladınız mı? Zaten biliyorduk, desenize…

tuncaygüney Tuncay Güney

Acil bir önlem alınarak, Türkiye’deki devlet adamlarının, siyasetçilerin danışman kadroları gözden geçirilmeli ve samimi Osmanlıcı da olsa görevden alınmalıdır. Esas tehlike ve darbe bunlardan gelecektir.

ATV Haber vb. yayın organlarının “bize itibar suikastı yaptılar” diye ağlanıp sızlanması da yanlıştır. Esas itibar suikastı yıllardır TSK’ya yapılmaktadır. Oyunun büyüğü, diğer yazılarımda da ifade ettiğim gibi, TSK üzerinden oynanmaktadır. Buna dikkat edilmeli ve bizzat Cumhurbaşkanı tarafından TSK’nın şerefli neferlerine yönelik olumlu beyanlar yayımlanmalıdır. Alayların önüne iş makinaları çektirenlerin tamamı araştırılmalı ve FETÖ bağlantıları tespit edilmelidir. Emin olun, Fethullahçıların darbede görev alanlarından başka, bir de B planında devreye girip TSK’yı hem topyekûn bir darbe için kaşıyanları hem de bu da olmazsa “nasıl olsa itibarını ve moralini düşürüyoruz” diye düşünenleri de mevcuttur.

Bir diğer vahim hata, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsının öne çıkarılmasıdır. Bu durum, meydanlardaki kitleyi uzun süre meydanda tutmayı bırakın, bir zaman sonra iç çatışma tehlikesine bile dönebilir. Madem ki mesele Türkiye’dir, madem ki partiler ve siyasi ideolojiler bir yana bırakılmalıdır, o halde herkes parti flamalarını atsın, parti sloganlarını atmayı da bıraksın. O zaman kim samimi, kim partizan, belli olacaktır.

Şunu da eklemek gerekiyor: Neo-Osmanlı projesinin yanında bir de Neo-Halifelik vardır. Projelerin isimlerinden, proje sahiplerinin kim olduklarını anlamak güç değil. Bu bağlamda ortada bir padişah-halife mücadelesi olduğu aşikârdır. Eskiden bu iki unvan bir kişide toplanıyordu. Şimdi iki ayrı kişi bu unvanlara sahip olsun istendi, ancak bu yetki bölüşmesini Erdoğan’ın da Gülen’in de kabul etmeyeceği açıktı. Bir şeyi hatırlamak gerekiyor bu durumda… O da Neo-Halifeliğin, Sevr zamanlarında ABD-Fransa-İngiltere projesi olduğudur. Bu projeye göre, padişah İstanbul’da kalacak ve İslam dünyası için bir çeşit “Papa” olacaktı. İslam dünyasının Vatikan’ı da İstanbul olacaktı. Vazgeçtiler mi? İster eski muhafazakarları olsun, ister yeni muhafazakarları olsun, vazgeçmediler.

Bir önceki yazımda Erik Prince, Tim Spicer ve George Friedman’ı anlatırken, özellikle Prince’in laiklik karşıtı olduğunu yazmayı ihmal etmişim. Onu da yazmış olayım.

Türkiye artık daha özgüvenli ve gözü açık davranmak zorundadır. Partizanlık bırakılmalı, tek bir ülkü peşinde koşulmalı, dini ve milli nutuklar atan Mankurtlardan uzak durulmalı ve Yeni Osmanlı, Yeni Halifelik gibi hayaller peşinde koşmamalıdır. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği hedefe yürüyen, tüm yabancı etkilerden arınmış, cahilleri ve casusları temizlemiş, cemaatlerin değil devlet adamlarının ülkeyi idare ettiği bir geleceğe koşmalıdır. Bundan sonrası zaten kendiliğinden gelecek, Türkiye büyüyüp Turan olacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone