TÜRKÇECİLİK YÖNÜYLE BİR TÜRKÇÜ: ÖMER SEYFETTİN

ömer

 

Türkçülüğü muadili olarak gösterilen Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık gibi akımlardan ayıran en temel hususlardan biri de çıkış noktasıdır. Söz konusu diğer akımlar önce siyasi fikir olarak ortaya çıkmış, ardından bu siyasi akımları besleyen ‘güdümlü’ edebiyatlar oluşturulmuştur. Siyasi umdeleri belirlenmiş disiplinli bir program olarak yirminci yüzyılda beliren Türkçülük, diğer akımların aksine, önce dil ve edebiyat alanında baş göstermiştir. Bunun ardından siyasi sahaya intikal etmiş, Mili Mücadele’nin tek temel dinamiği olarak, Türkiye Cumhuriyet’ini bir tatbik zemini halinde doğurmuştur.

Karamanoğlu Mehmed Bey’in 1277 yılında ‘dîvânda, dergâhta, bergâhta ve dahı her yerde Türk dilinden özge söz söylemeği’ men’ eden fermânından sonra en doğru dil anlayışının sahibi ve uygulayıcısı ise Türkçülüğün dil alanındaki en büyük temsilcisi olan Ömer Seyfettin’dir.

Ömer Seyfettin, Nisan 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayınlanan Yeni Lisan adlı makalesi ile giriştiği dil davasında, Osmanlı kozmopolitlerini ve Artin Kemal gibi Türklük düşmanlarını en şiddetli muhalif olarak karşısında bulmuştur. Sözlüklerden halkın bilmediği kelimeleri bir marifetmiş gibi bulan ve bunu edebî lisanda kullanan, ‘Arapça-Farsça usul ve tamlamalarla oluşturulan ucubelerden edebi zevk dilenen’, dolayısıyla milletin dilinden uzak, millete hitap etmeyen bu zümreye karşı savunduğu görüşlerden en çok tekrarlananları maddeler halinde sıralayıp açıklayalım:

  1. ‘Edebiyatın amacı milli hisleri uyandırmaktır. Bu milli bir edebiyat ile gerçekleştirilir. Dolayısıyla her şeyden evvel milli bir lisan gerekir.’

Ömer Seyfettin’in edebiyat anlayışı yalnızca millete ve milli çıkarlara hizmet eden bir anlayıştır. İddia edildiği gibi, hiçbir siyasi oluşumdan, cemiyetten ve partiden destek, emir veya direktif almamıştır. Nitekim Ömer Seyfettin’in en yakın arkadaşı olan Ali Canip Yöntem, İttihad ve Terakki Merkez-i Umûmîsinden her ay on lira bağışlandığını, ancak ne yazıp ne yazmayacakları konusunda herhangi bir baskı yapılmayacağı hususunda Ziyâ Bey’den kesin söz aldıklarını, başından sonuna kadar da hiç kimsenin karışmadığını belirtir. Dolayısıyla Ömer Seyfettin’e yöneltilen ‘emir kulu’ ithamlarının mesnetsiz olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Ömer Seyfettin’i tanıyan ve onun hakkında yazan herkes hikâyelerindeki ‘kula kul, namerde muhtaç olmayan’ tiplerin, mesela Pembe İncili Kaftan’daki Muhsin Çelebi’nin, Ömer Seyfettin’in ta kendisi olduğunda hemfikirdir.

  1. ‘Klişeler müstesna olmak üzere Arabî ve Farisî kaideleriyle yapılan bütün tamlamalar, çokluk edatları başta olmak üzere bütün Arapça ve Farsça edatlar terk olunacak.’

Arapça ve Farsça kaideler ve yine bu iki dilden gelen kelimelerle ‘milliyetsizleştirilen’ dilin özüne dönebilmesi için ilmî araştırmalar yapılmış, Gustave Lebon, Alfred Fuyol gibi batılı âlimler ile mektuplaşılarak dil ve dil psikolojisi ile ilgili görüş alışverişinde bulunulmuştur. Macar Türkolog Kunos gibi âlimlerden gelen bilgiler, Yeni Lisan hareketi mensupları tarafından değerlendirilmiş ve dilbilim kuralı olarak, bir dilin başka bir dilden kelime alabileceğini ancak asla kaide alamayacağı tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, lisanımızı başka dillerin boyunduruğundan kurtarmak adına ilmî metotlar izlenmiş, sonuç olarak da başarılı olunmuştur.

  1. ‘Konuşurken haberimiz olmadan tabiatın yaptığı şeyleri yazarken de ihmal etmemeliyiz.’

Ömer Seyfettin, yazma dilini konuşma diline yaklaştırarak herkesin anlayabileceği bir lisan oluşturmak istemiştir. Böylece memleketin muhtaç olduğu milliyetçilik propagandasını en geniş kitlelere rahatlıkla ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirtir. Terkiplerden ve kaidelerden başlayarak özünü yakalamış, arınmış bir dil hedeflenmektedir.

  1. ‘İstanbul Türkçesi bütün Türklerin edebi dili olmalıdır.’

İsmail Gaspıralı’nın aynı zamanlarda dile getirdiği ‘dilde, fikirde, işte birlik’ ilkesini hayata geçirmek adına, bütün Türkleri birleştirerek Turan’a götürecek bir hamle olarak dünya üzerindeki bütün Türk yazarlarının, mümkün olduğu kadar, aynı şive ile yazmasına yönelik çalışmalar ve telkinlerde bulunmuştur. Kazanlı şair Abdullah Tukay’ı bu noktada takdir ettiğini belirtmiştir. Ancak aruz yerine hece vezni ile yazmadığı için de eleştirmiştir.

  1. ‘Tasfiyecilik hatadır.’

Dilde sadeleşme ile tasfiyecilik arasında büyük fark bulunmaktadır. Tasfiyecilik milletimizin asırlar süren birikimini yerle bir etmek demektir. Tasfiyecilik ile konuşulmayan bir lisan vücuda gelir. Böyle ölü bir araç ile milli propaganda yapılması mümkün olmadığından bu tutumun şiddetle karşısında durmak gerekmektedir. Ziya Gökalp’ın belirttiği ‘Türkçeleşmiş Türkçedir’ ilkesiyle hareket etmek en akılcı seçenektir.

 

Türkçülüğü esaslarını belirleyerek sistematik bir hale getiren Ziyâ Gökalp’ın kaleminden dökülenler Ömer Seyfettin’in milli kültürümüzdeki ehemmiyetli yeri hakkında hiçbir izaha muhtaç nokta bırakmamaktadır:

‘Yeni lisan cereyanı dallanarak, Türkçülük, halka doğruculuk, milli hars hareketlerinin doğmasına sebep oldu. İşte bütün bu fikrî cereyanların başlangıcı Ömer Seyfettin’in saf, mâsum ruhunda feverân eden sârî, müstevli bir îman sıtması idi.’

Eski lisanı kararlı hücum ve ilmî metotlarla yıkarak Türkçülüğün yolunu açmakta Türk tarihinin omuzlarına yüklediği en mühim vazifeyi yerine getiren büyük Türkçü Ömer Seyfettin’i hürmet, özlem ve hayırla yâd ediyoruz.

 

Kaynakça:

Ömer Seyfettin – Dil Konusunda Yazılar, Bilgi Yayınevi, İst. 1989

Ali Canip Yöntem – Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Tablet Kitabevi, Konya 2005

Yeni Türk Edebiyatı Dergisi Ömer Seyfettin Özel Sayısı, Mart 1979

Nihat Sami Banarlı- Resimli Türk Edebiyatı Tarihi Cilt II

 

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone