Türkçü Şeyhülislam Vani Mehmet Efendi

Yavuz Sultan Selim’in Arap yarımadası ve Mısır seferi sonrası beraberinde getirdiği birtakım Arap din adamları, uzun vadede Türklerin toplumsal yapısını bozmuştur. Türkler, Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail dönemine kadar büyük bir mezhep ayrışması içinde değildi. Hatta zamanında Osmanlılar Erdebili tarikatına, yani Şah İsmail’in dedelerine “çerağ akçası” göndermekteydi. Erdebili tarikatı da Timur’un beraberinde götürdüğü esir Osmanlı askerlerinin serbest bırakılıp dini anlamda işlendikten sonra Anadolu’ya gönderilmesinde etkili olmuştur. Ancak Şeyh Cüneyt’le beraber Şii itikada geçiş ve devletleşme başlamış, Şah İsmail’in kendi öğretileriyle de yoğurduğu, eski Türk inancıyla harmanladığı güçlü bir Şii devleti meydana getirilmişti.

Şehzade Selim ise daha şehzadelik dönemlerinden başlayarak Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetlerini izlemekte, yer yer Safevi kuvvetleriyle de çarpışmaya girmekteydi. Şehzade Selim bir Osmanlı şehzadesi olarak bu faaliyetleri yakından izlemekte haklıydı; özellikle kendisinin de içinde bulunduğu taht rekabeti, Şah İsmail’in işini kolaylaştırmakta, hatta bazı şehzadeler veya onların çocukları Şah İsmail’in safına geçmekte, onun öğretilerini benimsemekteydi.

Sultan Beyazid’in varisi görünen şehzade, Bülbül Hatun oğlu Ahmet’ti. Ancak Yeniçeriler ve ordunun büyük bir kısmı Selim’in yanındaydı. Çetin mücadeleler sonunda Beyazid, Selim’i ordunun başına geçmek üzere İstanbul’a çağırmış, Selim ise ordunun başına geçtiği sırada babasını devirerek padişah olmuştur. Beyazid başta bir direniş göstermese de kırılmıştır. İstanbul’dan ayrılırken yolda abdest almak için durdukları bir sırada, sakallarını sıvazladıkça döküldüğünü fark eder. Su zehirlidir. Dönemin çoğu kaynağı, Sultan Selim’in babasını zehirlettiğini yazar.

Bundan sonra meşhur Çaldıran savaşına giden süreç başlar… Hem sünni hem Alevi Türklerin büyük acılar yaşadığı çatışmalar, iki hükümdardan Sultan Selim’in zaferiyle sona erer. İşte bu noktadan sonra Sultan Selim, Arap yarımadası ve Mısır üzerine sefere çıkar. Tahminim, sünni itikadın Türkler’de yayılması, İran’la rekabetin bu yolla kolaylaştırılması adına sefer dönüşü yanında Arap din adamlarını getirmiştir. Ancak o din adamları ne amaçla getirilirse getirilsin, Avrupalılara verilen ticari imtiyazlar nasıl sonradan başımıza büyük belalar açtıysa, Araplar da öyle belalar açmıştır.

Devletin bilhassa duraklama devirlerinde Türk’e karşı bir önyargı, bir düşmanlık oluşmuşsa, Araplık kutsal sayılmışsa, bunun failleri arasında Arapçı zihniyeti savunanların etkisi birinci sıradadır. İkinci sırada, otoritenin baskısı ve toplumlararası etkileşim sonucu “akılcı” Türk itikadının yerini alan Arap-Kürt zihniyetiyle yoğrulmuş “akıl karşıtı” Eşarilik gelir. Bugün hatırı sayılır sayıda Türk milliyetçisinin Cübbeli Ahmet gibileri adam yerine koyduğunu biliyorsunuz. Cübbeli’nin anlattıklarında zerre akılcılık olmadığını da fark etmişsinizdir. İçinde yaşadığınız toplumun Türk kültüründen ne denli uzaklaşmış olduğunu görmemenize ise imkan yoktur.

Türklerin Yecüc-Mecüc ilan edilmesi, bu zihniyetin marifetidir. Deli Said de bu zihniyeti devam ettiren biriydi. Onun cemaatinin de Türklükle olan ilişkisinin ne denli olduğunu biliyorsunuz. Özellikle 15 Temmuz’dan itibaren iyice anlaşılması gereken meselelerden biri de buydu. Üstüne gidilmedi. Daha doğrusu üstüne gidilmesi engellendi. Hükümete yakın çevreler “İşte bunları bir delinin maskara itikadından kaynaklanıyor.” demek yerine, “Cemaatlerden dersimizi aldık ama onların hocalarının izinden de onlar değil biz gidiyoruz.” tavrını ortaya koymayı tercih etti.

Diğer yandan Türklerin “Nesnas” ilan edilmesi de bu zihniyetin marifetidir. Nesnas, Arap çölünde sıcaktan beyni eriyenlerin uydurduğu bir canavar kabileydi. Kimisi çok uzun, kimisi çok kısa; tırnakları upuzun, dişleri sipsivri bir kabile… Bazı Arapların “Türkler örgülü saçlarıyla, al yanaklarıyla en güzel ırktır.” demekten kendini alamadığı bir millet, Nesnas diye anlatılmıştır. Şimdi ümmetçilere sormak gerekir: Sizin necip saydığınız Arapların Türklere bakış açısıyla, yediği Türk tokadıyla asırlar boyu dört dönen Avrupalıların Türklere bakış açısı arasında ne gibi bir fark vardır?

Hem Yecüc ve Mecüc diyeceksin, Nesnas ilan edeceksin hem de Yemen’de kıçını yayıp çadırında sefa sürerken memleketini işgale gelen Portekizlilere direnmeyip sevmediğin, iftira ettiğin, hakaret ettiğin Türk yiğitlerini savaşmaya çağıracaksın. Bugün değişen ne peki? Arap itikadıyla yetişen gafillerin Çanakkale’de savaştığı yalanını söyleyerek memlekete çağırdığı, emekli aylıklarından kesip maaş verdiği Suriyeli Araplar Türkiye’de sefa sürerken, Türk yiğitleri Suriye’de bir savaşı sonlandırıyor.

Bin mazlum olur. Yüz bin mazlum olur. Ama bir milyon mazlum olmaz. Bir milyon inanmış, “samimi” insan, kendine zulmettiğini iddia ettiği bir iktidarı rahatlıkla devirebilir. Ancak Türkiye bazı Kürt kökenli yazarların “Başına varil bombası atsalar sen de kaçarsın.” diye savunduğu Arapları mazlum görmekte direniyor. Mesele yine ister istemez “Arap-Kürt” zihniyetine geliyor. Fark etmişsinizdir.

Suriyeliler konusuna son bir cümleyle değinip Şeyhülislam Vani Mehmet Efendi’den bahsedeceğim. Hiçbir müstevli siyasi emellerini gerçekleştirmek uğruna kendi vatanını satanların nüfusundan ümitvar olmasın. Dün kendi iktidarını yağma hevesiyle devirmeye kalkanlar, yarın ümmetçi hamasetle kamufle ettikleri yağmacı heveslerini Türkiye’de de ortaya koymak isteyecektir. Siyasiler, en azından bu konuda aldanmasın.

***

17.yüzyılda yaşayan Vani Mehmet Efendi, “Araisü’l-Kur’an ve Nefaisü’l-Furkan” isimli tefsirleriyle meşhurdur. Ancak kendisinin “unutturulan” mücadelesi, Türklerin Yecüc ve Mecüc, Nesnas olduğu gibi iftiralarla Türk itikadını zedeleyen Arap ulemasıyla olan savaşıdır. Türkler bu şeyhülislamı yeterince tanımaz. Baybars’ı, Timur’u, Babür’ü, Nadir Şah’ı kimler, hangi sebeplerle doğru anlatmıyor ve unutturmaya çalışıyorsa, Vani Mehmet Efendi de aynı sebeplerden unutturulmuştur. Türkçülerin bu konuya bir kitap yazacak şekilde ayrıntılı değinmesi gerekiyor. Türkçüler bu meseleyi gündem yapmalı, tartışmalar açtıracak ölçüde propoganda etmelidir.

Kur’an’daki birçok ayeti Türklere göre yorumlayan kişi ilk olarak Mehmet Vani Efendi’dir. Mesela Maide suresi 54. ayet (“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir kavim getirir ki; onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın lütfu inayetidir ki onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir.”), Vani Mehmet Efendi’ye göre Türklere işaret etmektedir. Elmalılı Hamdir Yazır, Celal Yıldırım, Ömer Nasuhi Bilmen gibi isimler de Vani Mehmet Efendi’nin yorumunu kabul etmektedir.

Vani Mehmet Efendi’nin yorumu, Kaşgarlı Mahmut’un divanında Buhara ve Nişabur hadisçilerine dayanarak verdiği hadis-i kutsi (“Ulu ve aziz olan Allah diyor ki ‘Benim Türk ismini verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim birtakım askerim vardır ki herhangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam o Türk askerimi işte o kavmin üstüne saldırtırım.”) ile birleşmektedir. Mantık, aynı mantıktır. İnanan veya inanmayan herkesin aklına bu ayet ve hadis-i kutsi ile birlikte Türkler gelmektedir. Buhara ve Nişabur hadisçileri de Maide suresindeki ilgili ayeti bu şekilde yorumlamış olmalıdır.

Arapça’da “hıfz” sözcüğünün de iki anlamı vardır. Biri “bellekte tutma”, diğeri “korumak, saklamak”tır. Ziyaeddin Gümüşhanevi “hıfz” ile ilgili şöyle bir hadis aktarmaktadır: “Hıfz, on kısma ayrılmıştır. Dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır.” Mehmet Vani Efendi ise bunu Türklerin milli kültürünü, töresini, geleneklerini, vatanını, milletini saklama ve koruma özelliğine yormaktadır. Vani Mehmet Efendi, bu duygunun her milletten daha fazla olarak Türklerde olduğunu belirtmiştir.

Mehmet Vani Efendi’nin bu gerçekleri ifade etmesi, kendi zamanında, bugüne göre çok daha cesur ve önemli bir iştir. O dönem egemen olan din adamları Vani Mehmet Efendi’nin tam aleyhindedir. Zira kendisi Türkçülük yapmakta; bu da onu dinden çıkarmaktadır. İşte Arap uleması bu idi. Vani Mehmet Efendi tüm bunlara karşı mücadelesini sürdürmüş; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın komutasındaki Türk ordusunun şeyhi olarak Viyana seferine katılmış; bozgunu fırsat bilenlerce dönüşte görevden azledilerek Bursa’nın Kestel köyüne sürülmüş, burada vefat etmiştir.

***

Son zamanlarda tekrar gündeme gelen “Zülkarneyn-Oğuz Kağan” ilişkisini daha o dönemde dile getiren Şeyhülislam Vani Mehmet Efendi, bu konuda şöyle der:

“Türkler, Kur’an’da bahsi geçen Zulkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki bunda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur.” (Araisü’l-Kur’an, 250.sf)

Ruhu şad olsun.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone