Türkçülük ve Din

İnsanları soylarına göre ayırdığımızı her vesileyle dile getiriyor olmamıza rağmen, böyle bir hissi daha önce hiç yaşamamış olanlar, bunun asıl amacımızı gizlemek için kullandığımız bir perde olduğu zannına kapılıyor. Türkçülük, insanlık tarihini milletler penceresinden gören, meseleleri ve çözümlerini milliyet prensibine göre tespit eden bir davadır. Din, insanın doğuştan gelen içgüdülerinden, tapınmak( tedeyyün) içgüdüsüne cevap verdiği ve o ihtiyacı gideren bir nesne olduğu için, insanlık tarihiyle yaşıt bir olgudur. Maalesef; Türkçüler millete karşı bağlılık ve muhabbetlerini ifade etmeye çalıştıkça, din konusunda samimiyetleri irdelenmiş, tıpkı diğer bakımlardan olduğu gibi din bakımından da iftiralara muhatap olmak zorunda kalmıştır. Türk düşmanlarının şirret ithamlarına cevap vererek onlar gibi olmaya tenezzül edecek değiliz fakat; dava arkadaşlarımızın merakını gidermeye çalışacağız.

Din, İnsanî Bir İhtiyaçtır

Yolbaşçımız Atsız Beğ; bir makalesinde “Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekâsının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir.” diyor. Narsizm hastalığına bulaşmamış, normal ruh sahibi bütün insanlar dünyada kendilerinden büyük bir güç olacağı hissini taşıyarak doğarlar. Tapınma, kendi imkânlarıyla çözemeyeceği meseleler karşısında bütün insanların gösterdiği doğal davranıştır. Semavî dinlerin hâkim ya da yaygın olmadığı toplumlarda, insanlık âleminin kalanından uzak yaşayan küçük kabilelerde bile bir din anlayışının olması bunun en büyük delilidir. İlahi bir adaletin varlığıyla teselli olmak, cennet, ödül, nirvana, sonsuz hayat, huzur gibi sevk edici etkileri olan din; diğer yandan ilahi bir hesaplaşma, cehennem, ceza, sonsuz bir azap gibi tehdit edici yöntemlerle de toplumları disiplin edebilir. Dinler insanlara, kendilerini aşan durumlarda sığınılacak bir makam, yalnızlık hissinden kurtaracak bir kalabalık,  sabrı zorlayan durumlarda bir teselli vaad eder. Bütün cevapları vermekten aciz olduğu gerçeğini mutlaka kabul edecek olan insana, pes ettiği anda tek cevap olacak ve ruhunu huzura kavuşturacak şey dindir.

Her insan doğası gereği, bilmediği ya da anlamadığı konularda, görmediği uzaklıklarda ya da iyi seçemediği karanlıklarda kendisinden üstün bir şeyler hissetmeye devam edecek ve dinler varlığını böylece sürdürüp gidecektir.

 

Din, Mantık ve Bilim Meselesi Değildir

Tarihin her devrinde din üzerinden tartışmalar, kanlı savaşlar, fikir mücadeleleri yapılmış, din adamları ya da taraftarları her devirde düşman olacak başka taraftarlar bulmuşlar. Bütün dinler, kendi misyonerlerini, tebliğcilerini kutsal bir vazife yaptığına inandırarak harekete sevk edebilmiştir.

Din adına yapılan savaşlar, siyasî, askerî ve toplumsal sonuçları bakımdan biraz da olsa anlaşılabilir ve sonuca yönelik olabilir. Dinî nedenlerle yapılan savaşlar, fetihler, işgaller, katliamlar, insanlık tarihinde önemli bir yer tutar ve etkileri bütün zamanlarda hissedilir. Sonuçları ve şekilleri bakımından anlamsız ve değersiz olan mücadele şekli ise fikir münakaşasıdır. Hele bu münakaşalar din adına yapılıyorsa, tarih ve insanlık üzerinde hiçbir etkisinden söz edilemez; çünkü din, mantık değil iman meselesidir.

Hz. İsa’nın babasız doğması, Nuh tufanı, Kızıl Deniz’in yarılması, Miraç olayı mantıkla açıklanamayan şeyler olduğu için adına “mucize” denir. Adına “mucize” denen olaylar mantıkla tartılacak olursa, Buda’nın hiçbir şey yapmadan oturarak Nirvana’ya ulaşmasıyla, bir müslümanın kılını kıpırdatmadan tefekkür ederek cenneti umması aynı şeydir.

Dinler bilimle irdelenmeye kalktığında, ne Meryem’in başında hare, ne de bütün insanların omzunda iki melek tespit edilir.

İnsanlar kendi mantıklarını tek yanılmaz hakem olarak kabul edip, din konulu çekişmelere girdiklerinde ulaşacakları tek sonuç; her şeyin tesadüfler sonucunda var olduğunu iddia eden ateistle, kâinatın bütün sırlarının Kuran’da bulunduğunu sanan müslümanın ortak bir mantığının olmadığını görmektir.

Sonu-sınırı- büyüklüğü tespit edilemeyen koca evrende, bir nokta kadar esamesi okunmayan dünyaya verdiği zararın yarısını bile telafi etmekten aciz insanoğlunun, yaratılışın ve bütün kâinatın meseleleriyle ilgili kesin çözümler vaad etmesi, kendisini yaratılmışların en üstünü olarak değil, bizzat yaratıcı gibi görüyor olmasındandır.

 

Aklın da İnsanlığın da Yolu Bir Değil

Din tartışmalarının taraflarının, birbirlerini mantık ve bilim kullanarak ikna etmek ya da haksız çıkarmak çabaları, iki taraf için de vakit kaybıdır. İnsanların beyinleri aynı şekilde çalışıyor olsa, birçok bilim adamı küresel ısınmayla mücadele ederken, daha çok bilim adamı atom bombası yapmak için uğraşmazdı. İnsanlığın büyük bölümü hemfikir olarak şeytanın düşmanlığını kabul ederken, Zagros Dağları’nda cahil bir kürtün Yezidilik adında şeytana tapan bir din icat etmesi ve bir milyon inanan bulmasına, aklın yolunu sapıtması denir.

Bir dine inananların, diğer bir din sahibini akıl yoluyla yenmeye çalışması asıl akıl fukaralığıdır; zira insan aklı var olan çok az şeyi çözümleyebilmiş ve insanlık tarihi bu çözümlemelerdeki yorum farklarının çekişmelerine sahne olmuştur.

 

Din ve Milliyet

Bazı milletler için din, diğer milletlerle kendini ayırmadaki tek araçtır. Bu türlü milletler, tarih sahnesine çıkışlarını, varlıklarını devam ettirmelerini, ilerleme ve kalkınmalarını bir dine borçlu olan, başkaca özelliği bulunmayan milletlerdir. Mevcut dinlerinden önceki bir milli dinleri ve din dışında bir milli kimlikleri bulunmayan milletler için varlıklarının tek dayanağı olan şey dindir.

Ayrıca; tarihin birçok kere gösterdiği gibi, bir din geri kalmış ilkel milletlere hız vererek onları daha üstün milletlerle boy ölçüşür ya da vatan kazanır hale getirebiliyor.

Oysa değişik dinlere inanan fertleri, farklı mezheplerden boyları, eski ve daha eski milli dinleri olan milletler de mevcuttur.

Milletler, inanışları dışında sayısız karakter özelliği olan canlı ve hareketli varlıklardır. Bir din, iki milletten birini yükseltirken, diğerini yok olmaya götürebilir. Bazen bir din, bir milletin başka bir millete karşı savaş aracı bile olabilir. Tonyukuk’un Bilge Kağan’ı Manihaizm dini konusunda uyarmasının nedeni, inancın milli kimliğe etkilerini hesap ederek düşünmesidir. Hıristiyan, Müslüman Türklerin, bir şekilde varlıklarını devam ettirmeleri ve bu güne kadar gelmelerine rağmen, Manihaizm’e geçen Türklerin tarih sahnesinden kaybolmuş olması, Tonyukuk’un haklılığına en güzel delildir.

Yahudiler, İsrail’den sürüldükten ve dünyanın dört tarafına dağıldıktan sonra, tekrar İsrail’de bir devlet kurmayı başarmışlarsa, bunu sadece 2000 yıl canlı tuttukları dinlerine borçludurlar.

Osmanlı’dan kopardıklarıyla devletleşebilen Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlar, aynı dine mensup oldukları halde farklı devletler kurarak milli varlıklarını, dinlerinin önünde tutmuşlar.

Araplar ve Arnavutlar, Müslüman oldukları halde Osmanlı’ya karşı Hıristiyan milletlerin sevk ve idaresini gönüllü kabul etmiş, Osmanlı’yla savaşan Hıristiyan ülkelerin tarafında yer almışlar.

Din, millet hayatına ve istikbaline doğrudan etki eden bir kuvvet olduğu için üzerinde önemle durulması gereken bir konudur; lakin milli davaların önüne hiçbir devirde geçememiştir.

 

Türkler ve Din

Tarih sahnesine çıkış şekilleri din temelli olmayan ve tarih boyunca aynı dine bağlı kalmayan milletlerin en başında Türkler gelir. Bütün dünya milletleri içinde Türk’ten daha hareketli ve varlığını devam ettirme becerisi gösteren bir millet olamaz. Asya’nın en doğusunda sönen bir ışığını, Avrupa’nın ortasında yeniden yakabilecek, yüz yıllık devrelerle dünyanın değişik yerlerinde yeniden parlayabilecek başka bir yıldız yoktur.

Binlerce yıllık ömür, sayısız değişik coğrafya, bu sürekli yayılan coğrafyada karşılaşılan sayısız kültür ve yabancı milletin etkileri elbette ki Türklere tesir edecekti.

Türkleri diğer milletlerden ayıran özellik, her çağda din değil milliyet olmuş ve milli dinlerini terk etseler dahi milli varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Tanrı kut Mete’nin teşkilatçılığı, bitti denilen anda yeniden ortaya çıkmış ve millet tarih sahnesinden silinme tehdidini binlerce yıl sonra teşkilatlanarak aşabilmiştir. İslam Araplarda, yalnızca ve geçici olmak şartıyla kendi aralarında birlik olacak kadar tesir etmiş fakat Türkler Avrupa’nın ortasına kadar cihat anlayışıyla ordular sevk etmiştir. Rusların Ortodoksluğu, esaret altına aldıkları milletlerde Slavlaştırmak için yeterli olmuş fakat Gagavuzların milli varlıklarını haritadan ve şuurlardan silememiştir.

 

Türkçülük ve Din

Türkçülük, kaynağını ilahi kitaplardan ya da emirlerden değil, milletin binlerce yıllık tecrübelerinden ve bu tecrübeleri sistemleştirerek yine milletin meselelerine çözüm üreten yolbaşçılarından alır. Türklüğün buhranlı ve zor zamanlarında, milleti kurtaracak fikir olarak ortaya çıkan bir milli kurtuluş fikridir. Nitekim Osmanlı’nın son ve dünya Türklüğünün aynı tarihe denk gelen en zor zamanında yeniden ortaya çıkmış ve yalnızca temel ilkeleri değil, ayrıntıları dahi düşünülmüş bir harekettir.

Bugünün Türkçüleri için, anlaşmazlıklarda hakem olacak ve üzerinde ittifak sağlanamayan konularda rehber olacak yegâne makam, işte o yolbaşçılardır. Burada tek tek isim zikrederek, hepsinin defalarca belirtilmiş fikirlerine işaret etmeye gerek görmüyorum; merak edenler bunu tahlil de edebilir.
Türkçülük fikrinin sistemlendirilmesinde payı ve emeği olan, bu nedenle referans kabul edilebilecek bütün Türkçüler, islamı Türklerin milli dini olarak kabul eder. Başka din mensubu olan soydaşlarımızı, milli bünyemizin dışına atmayan fikir adamlarına Türkçü denir; fakat milli varlığımızın büyük çoğunluğunun dinini de milli kültürümüzün bir parçası olarak görürler. Dinin, harekete geçiren ve hisleri sevk edebilen etkisinden faydalanan fikir adamlarımız olduğu gibi, islamın bozuk şekillerini yayanları milli düşman kabul ederek, onlarla mücadelede islamın doğru şekillerini anlatmayı araç olarak kullanan Türkçüler de mevcuttur.

 

Özetle;

Din milletler için sevk edici ya da yok edici etki olabilir. Türkçüler, kıskançlık derecesinde milli birlik taraftarı oldukları için, milletin ayrılan yanlarına vurgu yapmaktan, farklı yönlerini irdelemekten uzak dururlar. Türkçülerin davası, milletin imanını ya da ahiretini kurtarmak davası değil, milli varlığını devam ettirmek ve milleti yükseltmek davasıdır.

Din, mezhep, ibadet vs meselelerin üzerinde mücadele cephesi açmıyor olmamızın nedeni; dinin varlığını inkâr etmek, o varlıktan rahatsız olmak, daha eski dinlerin taraftarı olmak, dinsiz olmak gibi saçma iftiralarla açıklanamaz.

Biz insanları dinlerine göre değil soylarına göre ayırmaya devam ediyoruz.

Karşımızda imanını kurtarmak içgüdüsüyle hareket ve boş laf edenler bilmelidir ki insanların dinleriyle ilgilenmemek, o dinlere düşmanlık da etmemek demektir.

Caner KARA

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone