Türkiye’de Akademisyen Olmak

YusufDuzgoren

Türkiye’de akademisyen olmak;

  • Velinimeti olan öğrenciye “akademik” caka satmaktır,
  • Yazdığı iki tane kıçı kırık makaleyle dünyayı kurtardığını düşünmektir,
  • Araştırma yapmak veya belge yayınlamak yerine alıntı yaparak işin kolayına kaçmaktır,
  • Wikipedia’yı kaynak göstermektir,
  • Atatürk’ü “evrensel değerlerle” ele almayı bir halt sanmaktır,
  • Milliyetçiliği faşizm görmek, hümanizmi erdem saymaktır,
  • Atatürk’ün açtığı yolda yürüdüğünü sanıp, her muhabbete “şekerim Avrupa’da hiç böyle değil” diye başlamaktır.
  • Canla başla didinen öğrencilerin emeklerini heba etmeyi marifet sanmaktır,
  • Yurtdışından gelen öğrencilerle bozuk İngilizceleriyle muhabbet etmeye çalışmak,
  • Ama Türk öğrencilerin bir sorusu olduğunda cevap dahi vermeden eliyle kapıdaki boş vakitlerini gösteren çizelgeyi işaret etmektir.
  • Vatanın, milletin içinde bulunduğu durumdan yakınmak, ama bununla ilgili kılını kıpırdatmamaktır.
  • Öğrenci yetiştirmek yerine öğrenci profiline küfretmek,
  • İyi öğrenci denk gelirse ukala diye talebenin hevesini kaçırmaktır.
  • Kopyala-yapıştırla oluşturduğu ders notlarını sınavda noktasını virgülüne istemek, aynı zamanda yaratıcı olduğunu düşünmektir.
  • Bilim dünyasına, yazdığı birkaç “araklama” araştırmayla katkı yaptığını sanan,
  • Geceleri rahat uyuma becerisine sahip,
  • Arabayı yenileyebilmek için kaç öğrenciyi yaz okuluna bırakması gerektiği hususunda ince hesaplar yapabilen işe yaramaz zevatlardır “pek çoğu”. 

Biz, öyle olmayanları da iyi biliyoruz…

Halbuki ihtiyacımız olan aydın kesim; entelektüel bir üslupla ağzını ayıra ayıra toplumu aşağılarcasına konuşan, çalışıp eser yayınlamak bir yerlerine zor gelen, “halkların kardeşliğini” bir halt sanan, kendini dünya vatandaşı olarak gören zevzekler değil.

Aslında Prof. Dr. Ahmet Atilla Şentürk gibi “her şehide karşılık bir HDP’li milletvekili indirilmeli” diyebilecek yürekli ve duygusal bilim adamlarına,

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl gibi Türklüğe, ulusuna hizmet için canla başla çalışan, tabiri caizse “gece uyumayıp, gündüz oturmayan” ulu bilgelere,

Prof. Dr. Bilgehan Atsız Gökdağ gibi attığı her adımı, söylediği her sözü Türklük bilinciyle ifa eden, talebeler yetiştiren Türk büyüklerine ihtiyaç vardır.

Bilim kadrolarımız, “salon paşaları” gibi kokteyl adamı olmaktan ziyade, içi millete hizmet ateşiyle yanıp tutuşan, aldığı nefesin bile hakkını vermek için didinen, barış zamanında kalemiyle, savaş zamanı silahıyla savaşmayı becerebilen azimli, kararlı insanlardan oluşmalı.

Prof. Dr. Aziz Sancar gibi yolumuzu aydınlatan ve biz doğru yolda olalım diye her daim Atatürk’e minnet borçlu olduğunu belirten büyüklerimiz her ne kadar umudumuzu diri tutmamıza sebep olsalar da, ekseriyetin boş tenekelerden oluştuğunu görünce daha gidecek çok yolumuzun olduğu gerçeği zaman zaman hevesimizi kırmaktadır.

Bugünler 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın son operasyonlarının yapıldığı günlerdir. Tanrı ruhunu şad etsin Türk Hava Kurumu Başkanlığı da yapan Akdeniz Üniversitesi Patoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Atilla Taçoy, Kıbrıs Rum lideri Makarois’un sıkı denetim yaptığı bir dönemde, Lefkoşa’daki Pataloji Kliniği’ni kurmak maksadıyla Kıbrıs’a gelmiş ve oradaki Türk teşkilatlarına sandık sandık laboratuvar malzemelerinin altında silah taşımıştır. O silahlarla oradaki Türkler bir nebze de olsa kendilerini savunabilmişler, Türk askeri gelene kadar güçlerinin yettiğince Türk köylerini koruyabilmişlerdir.

Rahmetli Atilla Taçoy’un bu yaptığı hizmet, gösterdiği cesaret, pek çok kişiye örnek olması gerekirken, onun yaptıklarını kendi akademik kariyerlerini, özgürlüklerini hatta hayatlarını tehlikeye atarak yapabilecek kaç tane akademisyenimiz var ülkemizde?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone