Türklerin Kullandıkları Alfabeler-Seyfeddin BUNTÜRK

seyf

 

Seyfeddin BUNTÜRK
(
Tarih Doktoru, Uzman,Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü)

Tarihte Türkler kadar çeşitli alfabeler kullanan topluluklar yok denecek kadar azdır. Uzun bir tarihe ve geniş bir coğrafyaya sahip olan Türkler tarihi süreç içerisinde başka kültürleri etkilediği gibi onlardan da etkilenmiştir.

Türkler bilinen tarihiyle VIII. yüzyıldan başlayarak Şamanizm, Budizm, Brahmanizm, Hıristiyanlık, Manilik, Musevilik, İslamlık gibi değişik dinlerin etkisiyle; Hint, Çin, Arap ve batı gibi çeşitli kültür çevrelerinin etkisiyle birbirinden farklı 13 (veya 17) değişik alfabe kullanmışlardır. Makalede Türklerin icat ettikleri milli alfabelerden, kullandıkları farklı alfabelerle yabancıların Türkçe için kullandıkları alfabelerden bahis edilmektedir. Türkoloji’nin temel konularından olan “Türklerin Kullandıkları Alfabeler” günümüzde Türk Devlet ve Akraba Topluluklarının alfabe reformu arifesinde önem arz etmektedir. Tarihi acıdan değerlendirmeye çalıştığımız bu yazımız tarihçilerin, İlahiyatçılar, dilci ve sanat tarihçilerinin de dikkatini çekmektedir.

  1. ÖNSÖZ

 

Bir dilin varlığına işaret eden, bir dille kültür birikimi oluşturan ve gelecek nesillere aktaran en önemli unsur yazıdır. Yazının tarihi – doğuşu, gelişmesi ve yayılması konusu kesin belli olmasa da tarihçiler, dilciler ve sanat tarihçileri çeşitli görüşler ileri sürmektedirler. Elde çok eski devirlere ait yeterince yazılı belgenin bulunmaması, bulunanların da çözülememesi ilim adamlarını kesin bir sonuca varmaktan alıkoymaktadır.

İnsanoğlunun en önemli buluşlarından biri olan yazı bu günkü fonetik sisteme ulaşmak için uzun bir tarihi gelişme dönemi geçirmiş ve bu devreler madde yazısı, resim yazısı (pictographiç), fikir – çizgi yazısı (ideographiç), hece yazısı (logographiç) ve ses yazısı (phonographiç) şeklinde bir birini takip etmiştir.

Alfabetik yazıyı hangi kavmin bulduğu belli olmasa da, genellikle kabul edilen görüşe göre, Alfabe Milattan önce 1700’lerde Bati Sâmîleri’nden Ken’ânîler tarafından icat edilmiştir. İlk örneklerine, Tûrîsinâ’nın güneyindeki Serâbîtülhâdim harabelerinde bulunan bakır eşya ve tapınak duvarları üzerinde rastlanan Ken’ânî yazısı göçler sebebiyle iki ayrı yöne gitmiş ve güneyde Maîn – Sebe, Himyeri, Habeş yazılarının, kuzeyde ise Kuzey Sâmî alfabe sisteminin aslını oluşturmuştur. Kuzey Sâmî alfabe sistemine bağlı yazıların en önemlileri, sonralar dünyadaki birçok alfabelerin aslını oluşturan Fenike ve Ârâmî yazılarıdır[1].

Alfabe, bir dilin seslerini karşılayan şekillerin oluşturduğu sistemin adıdır[2].

Harfler bir dildeki sesleri yaklaşık olarak karşılayan işaretlerdir[3]. Bir dildeki sesleri bütün incelikleri ile yazıya geçirmek için kullanılan alfabeye ”fonetik alfabe”, bir parçayı başka bir alfabeye çevirmek için kullanılan alfabeye “transkripsiyon alfabe” (çevriyazı), bir dilin ağız özelliklerini gösteren yazılı bir parçayı başka bir alfabeye çevirmek için kullanılan alfabeye ise “transliterasyon alfabe” denir.

“Türk”, anayurdu Türkistan’da dört bin yıl önce tarih sahnesine çıkan, üç kıta üzerinde, özllikle dünyanın en büyük sahnesi Avrupa’nın her çağında ve her köşesinde mühim roller oynamak ve muhtelif devletler kurmak suretiyle, binlerce yıllık bir tarih ve medeniyetin yaratıcısı olan; bugün de dünya üzerinde barış ve refahın hâkim olması için yeni bir kültür hamlesine girişen bir milletin adıdır[4].

Türklerin dünyada çok geniş bölgelere yayılması ve Türk dilinim de birçok dillerle teması sonucunda, Türkçe bu dillerden yabancı unsurlar aldığı gibi, onlara da kendisinden birçok şeyler vermiştir.

Türkler “Türk” ismi ile tarih sahnesine çıktıkları sıralarda, bugünkü Moğol, Mançu, ve Tunguzların cedleriyle, güneyde Çinliler’le, Batı’da Fin – Ugorlar’la, daha sonralar ise batı ve güneybatıya yayılarak Hint, İran ve Bizans dünyası ile tanışmış, İslamiyet’ten sonra ise Arap ve İran ile sıkı bir münasebet kurmuşlardır. İslamiyet’ten sonra Türk dili Arapça ile Farsçadan birçok söz ve formlar almış, fakat bu yabancı unsurlar Türkçenin asıl bünyesini değiştirememiş ve onların çoğu da, gerektiği zaman atılabilecek ilâve bir unsur halinde yaşayıp gelmiştir. Türkoloji’de lengüistik bakımdan bu dillerle Türkçe arasında ne söz itibarı ile, ne şekil, ne de sentaks cihetinden bir benzeyiş vardır. Türkçe ile Çince, Sanskritçe ve Slav ile başka Hint-Avrupa dilleri arasında durum aynıdır.

Fakat araştırmacılar Fin – Ugor, Moğol, Mancu (Tunguz), Kore ve Japon dilleri ile Türkçe arasında birtakım önemli noktalarda oldukça çok benzerlik olduğunu söylemektedirler. Bu benzerliği gören Avrupalı bilim adamları bu dilleri “Ural – Altay” ve “Altay” adları altına toplamışlardır.

Ural – Altay dil ailesinin şeması söyle şekilde olduğu iddia edilmektedir[5]:

 

URAL – ALTAY

 

URAL
Yukagir

 

Samoyed

 

Eskio

 

Fin Ugor

 

 

ALTAY
Türk Moğol

 

Tungu

 

Kore

 

Japon

 

 

Bilim adamları diller ve dil gruplarını birbirleriyle karşılaştırırken araştırmaların; 1) Cümle bilgisi (Sintax), 2) Şekil bilgisi (Morphologie), 3) Ses bilgisi (Phonetik), 4) Söz hazinesi gibi başlıca dört yönden yürütülmesi önermektedirler[6].

Türk Dilinin Tarihi Bilinen En Eski Yazılı Belgeleri: Bilge Tonyukuk (M.S. 716), Kül-İç-Çor (M.S.719–723), Kültigin ve Ongin (M.S.732), Bilge Kagan (M.S.735) Göktürk devresine aittir. Bu anıtlarda 6000 kadar kelime vardır. 12 hayvanlı takvime göre işaretlenen ve yazılış tarihleri belli olmayan yazıtlardan Talas grubunun en geç V.veya VI yüzyıla ait olması gerekir. Yenisey doğusunda bulunan taşların dili IX. yüzyıldan kalmış olduğunu göstermektedir. Yenisey güneyi ve batısında bulunan taşlardan bazılarının V. yüzyıldan önceye ait olması ihtimali çok kuvvetlidir. Uygurcanın en eski belgeleri ise VIII. Yüzyıldan kalmadır.

Türk Dilinin devirleri: Milat başlarından XI. yüzyıla kadar Eski Türkçe, XI. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar Orta Türkçe[7], XVI-XX. yüzyıllar Yeni Türkçe ve XX.yüzyıl Modern Türkçe Devresi[8].

Osman Nedim Tuna “Altay dillerinin yaşı” makalesinde (hesap başlangıcını 1966’dan ele alarak) Türk dilinin yaşının 8676 ile 9321arasında olduğunu iddia etmektedir. Yazar görüşüne göre, bu rakamlardan en küçüğünü bile alsak, Mısır’da büyük piramidin kurulduğu tarihte, Türk Dilinin 3500, Ana Hint-Avrupa Dili’nin çözülmeğe başladığı tarihlerde en az 2500–3000 yaşında olması gerekir.

Yazar görüşlerini, Profesör Nicholas Poppe (Nicholas Poppe: ‘Altaic Linguistics- An Overview’ (s.177)), Sciences of Language. The Journal of the Tokyo İnstitute for Advanced Studies of Language, no. & Aralık 1975, s. (130-186); ‘ A New Symposium on the Altaic ‘ (s.48) (CAJ, c. XVI, n:1, 1972,s.37-58) ve Karl H. Menges’in (Karl H. Menges; The Turkic Languages and Peoples, Wiesbaden, 1968, s. 98-99’da Türk Dili’ndeki “ş” nin çok uzak bir geçmişe, ‘tarih öncesi devirlerine kadar’ geri gittiğini yazıyor) eserlerinden aldığı alıntılarla kanıtlamaya çalışmaktadır: Çünkü, Altay dilleri arasında aynı zamanda r ve z, l ve ş’ye sahip olan tek dil Türk dili’dir ve bu seslerin tümü, kelimede aynı dağılım kurallarına (distribution) bağlıdır[9].

Tarihi devirlerde Türk şivelerinin durumu hakkında yeterli bilgi yoktur, çünkü eski metinlerin hepsi umumi yazı dilinde yazılmıştır. Bu hususta bize az çok bilgi veren XI yüzyılda yaşamış olan Kaşkarlı Mahmud’dur. Kaşkarlı Mahmud bize ulaşan “Dîvânü Lügati’t-Türk” (1074) adlı kitabında yalnız Türkçe kelimelerin Arapça karşılıklarını vermekle kalmıyor, Türk boyları, oturdukları yerler, kültürü, alfabe ve edebiyatları ile birlikte, XI yüzyılda Türk şiveleri özellikleri hakkında da az çok bilgi vermektedir.

Türkçenin bilinen ilk sözlüğü olan “Dîvânü Lügati’t-Türk”te, Kâşgarlı Mahmut Türk boylarının ağızlarına (Oğuzların, Kıpçakların, Arguların ve vd. ) da yer vermiştir[10].

Türk dili XI yüzyıldan günümüze kadar ses ve morfoloji bakımından inkişaf merhaleleri geçirerek, o zaman başlamış olan bazı ses değişmeleri tamamlanmış ve bir kısım yenileri de bunlara eklenmiştir. Miladın ilk senelerinden XIII. yüzyıla kadar olan “Uygur Devresi”nden sonra bugünkü Türk şiveleri gelişmişlerdir ve ortaya çıkan farklılıkları bu devreye irca edilebilir.

Türk şive guruplarını coğrafi yönlere göre şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Güneybatı grubu (Anadolu ve çevresi, Kafkasya ve İran Azerbaycan’ı, Türkmen ve Güney Kırım),
  2. Kuzeybatı drubu (İdil Havzası, Sibirya, Kuzey Kafkasya, Kuzey Kırım, Batı Türkistan, Doğu Türkistan’ın bir kısmı, Altaylar’ın bir kısmı, Afganistan’daki şiveler),
  3. Güneydoğu grubu (Doğu Türkistan ve Batı Türkistan’ın bir kısmı),
  4. Orta gurup (Hive Bölgesi’nin bir kısmı),
  5. Kuzeydoğu grubu (Altaylılar’ın bir kısmı)[11]

Türk topluluklarının M.Ö. 1500 – 1000 yıllarında Uzak Doğu’da, Neolitik çağdan itibaren Çin’de ve bu günkü Moğolistan’da, M.Ö. 1300 – 1000 yıllarında Türkistan’da, M.Ö. III.yüzyıllarda İdil-Yayık ırmakları etrafında, birinci bin başlarında Hindistan’ın Indus – Pencap havalisinde yaşadıkları bilinmekte ve İran yaylası üzerinden Mezopotamya’ya inmiş oldukları tahmin edilmektedir.

Tarih boyunca Türk boylarından Hunlar, Avrupa’ya (M.S. 375’ten sonra) ve Küzey Hindistan’a (Akhunlar); Oğuzlar, önce Orhun’dan Amur ve Sır Derya kıyılarına (X.yy.) ve sonra İran’a ve Anadolu’ya (XI.yy.); Avrupa Hunları Ortaasya’dan Orta Avrupa’ya (VI.yy.); Bulgarlar İdil ve Yayık etrafına ve bir kısmı Karadeniz kuzeyinden Tuna boyuna ve Balkanlar’a (VII.yy.); bazı Türk boyları Macarlar ile birlikte Kafkasların kuzeyinden Orta Avrupa’ya (IX.yy.); Sabirler, Aral’ın kuzeyinden Kafkaslar’a (V.yy. ikinci yarısı); Peçenek, Kuman (Kıpçak) ve Uzlar (Oğuzlar) Hazar denizi’nin kuzeyinden Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a (IX-XIV yy.); Uygurlar, Orhun bölgesinden İç-Asya’ya (840 yılları) göç etmişlerdir.

Türkler ağır dış baskılar karşısında milli kimliklerini ve istiklâllerini korumak insanlar arasında eşitlik ve adalete dayalı bir yönetim kurmak amacıyla, Pekin’den Viyana’ya kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde Hun, Göktürk, Hazar, Uygur, Kırgız, Karahanlı, Selçuklu, Cengiz, Altın Orda, Timur, Babür, Osmanlı gibi büyük devlet ve imparatorluklar ile Türkiye Cumhuriyeti’ni ve XXI. yüzyılın eşiğinde bağımsızlıklarını kazanan K.K.T.C., Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan Cumhuriyetlerini kurmuşlardır[12].

Üç Katıda Tarih boyunca geniş sahalara yayılan Türkler, gittikleri yerlerde birçok kültür merkezleri meydana getirmiş, temas ettikleri çevrelere göre çeşitli yazılar, alfabeler kullanmışlardır. Nitekim, Göktürk, Soğd, Uygur, Mani, Brahmi, Arap, Süryani, Ermeni, Rum, Latin, Slav ve s alfabelerini Türklerin kullanmış olduklarını görüyoruz. Fakat, az veya çok kullanılan bu alfabelerin, içinde dört tanesi geniş ölçüde kullanılarak Türklerin umumi milli alfabeleri haline gelmiştir. Bunlar Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabeleridir. Bunlara Sovyet döneminde Türk Cumhuriyetlerinin kullandıkları Kırıl (Slav) alfabesini de beşinci umumi alfabe olarak ekleyebiliriz[13].

İnsanlık tarihinde Türkler kadar çeşitli alfabeler kullanan topluluklar yok denecek kadar azdır[14].

Başlangıçtan beri, Türk boylarının, kabilelerinin dillerinde, diyalektlerinde az çok farlılıklar olmuştur. 8. asırdan 13. yüzyıla kadar diyalektleri farklı olsa da Türkler aynı yazı dilini kullanmışlardır. Orhun abideleri ile Karahanlı eserler, mesela Kutadgu Bilig arasından fonetik ve gramer farklar çok azdır. Ancak kelime kadrosunda biraz farklılıkları vardır.

  1. yüzyılda Türk dili içinden bir yazı dili meydana gelmiştir. Bu Azerbaycan’a ve Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinin yazı dilidir.

Türkistan’da, İdil – Ural’da ise eski Türk yazı dili biraz değişilerek devam etti. Türkologların Harezim Türkçesi, Kıpçak Türkçesi, Çağatay Türkçesi dediği lehçeleri yazı dili olarak birbirine ve Karahanlı Türkçesine çok yakındır. Ancak konuşma dillerinde, diyalektlerde farklılıklar vardır.

Fakat 19. yüzyılda Rus oryantalistlerinden İlminskiy ve Ostroumov farklı Türk diyalektliğinin – Kazan Tatarlarının, Kazakların, şehirde yaşayan Özbeklerin diyalektlerini yazı dili haline getirmek teorisini ortaya atarak uygulamaya başlattılar. Buna karşı mücadele vererek farklı Türk yazı dillerini birleştirmeye çalışan Kaspıralı İsmail bey, “Tercüman” gazetesi ile bunun pratiğini yapıyordu. Ancak İlminiski’nin teorisi 1917’deki Bolşevik ihtilalinden sonra siyasi tazyik ile hayata geçirildi. Önceden aynı ve ortak yazı dili kullanan Türk boy ve kabilelerinin farklı diyalektleri yazı dili haline getirildi. Böylece Türklerin kendi öz dilleri ile birbirlerini anlamaları engellendi. Bütün Türk topluluklarına Rusça okutuldu ve Türklerin de ortak iletişim dili Rusça oldu.

Günümüzde Moğolistan’dan Bosna-Hersek’e Sibirya’dan Kerkük’e kadar yayılmış olan Türkler Latin, Kiril ve Arap harflerine dayanan 29 alfabe kullanmaktadırlar. İnsanlarının ve kültürlerin birbirine yaklaştığı günümüzde, bu durum, Türkleri birbirinden uzaklaştırmaktadır. Alfabe farklılıkları yüzünden önceleri kendi dilleri ile birbirlerini anlaya bilen Türkler, birbirlerinin söylediklerini ve yazdıklarını anlayamaz oldular[15].

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bazı Türk Cumhuriyetlerinin kullandıkları Latin alfabesinde bütün Türkler birleşebilirse bu uzaklık ve anlaşmama hâli ortadan kalkacaktır.

 

 

  1. Türklerin umumi milli alfabeleri

 

Türkçenin yazımı için Türklerce kullanılmış olan ilk alfabe Batıda “eski Türk runik yazısı (runik – sır, giz, esrarlı demektir) bizde ise, “Göktürk alfabesi” olarak bilinen en eski Türk yazısıdır. Batıda bu yazının “runik” (sır, esrarengiz) sıfatı ile nitelendirilmesinin sebebi, harflerin eski İskandinav (Old Norse) kitabelerinde kullanılmış olan ve genellikle “runik alfabe” diye adlandırılan alfabeye benzemesidir[16].

Eski Türk runik yazısının ne zaman düzenlendiği ve hangi tarihten kullanılmağa başlandığı kesin olarak bilinmiyor. M.S. 552’de kurulan I.Göktürk Kağanlığı döneminde resmi yazışma dili olarak kullanıldığı şüpheli olsa da, eski Türk runik yazısının 6.yüzyılın ikinci yarısı başlarından veya ortalarından itibaren kullanılmağa başlandığını söyleyebiliriz[17].

İlk olarak Yenisey kitâbelerinde görünen, sonra en mütekâmil şekilleri Orhun Abidelerinde bulunan bu yazının son zamanlarda milattan önce mevcut olduğu hakkında (bu yazı ile yazılan bazı kaya yazılarının bulunduğuna dair) bilgiler vardır. Şimdilik, 5-9. asırlar arasında Yenisey kitabelerinde, Orhun abidelerinde ve diğer kitabelerde ve kâğıt üzerinde, kitap hâlinde Orhun yazısının kullanıldığı bir vakıadır.

Bu ilk milli alfabenin menşe bakımından da milli olduğu hakkında görüşler mevcuttur. Bu fikri ileri sürenler bu yazının damgalardan, şekillerden çıktığını kabul etmekte ve bazı harf şekillerinin Türk menşeini gösterdiğini tespit etmektedirler. Gerçekten meselâ “ok” okunan harfin ok’a, “y”nın yay’a, “s” okunan bir harfin süngü’ye, “t”nin tağ’a (dağ’a) benzediği ilk bakışta görülmektedir. Yenisey yazı işaretlerinde 150’den fazla şekil vardır. Bu işaretlerin Orhun’da 38 harflik bir alfabe haline geldiği görülür[18]. Orhun yazısında harfler bitişmez. Yazı sağdan sola yazılır. Kelimeler aralarına üst üste iki nokta olarak bir birinden ayrılır[19].

Danimarkalı dilci Vilhelm Tomsen iki Orhun Kitabesini (Kül-Tigin, yazıliş tarihi 732: Bilge Kağan , yazılış tarihi 735) okumak için Çince metinlerde geçen Kök-tigin ve tengri (gök, tanrı) kelimelerini, bu iki kelimedeki harflerden istifade ederek, önce Türk kelimesini okudu ve sonunda 25 Aralık 1893’te Göktürk alfabesini (38 harfi) tamamıyla deşifre etti.

Eski Türk runik yazısının, V.Tomsen’in çözüp okuduğu iki Orhon kitabesinde (Kül-Tigin ve Bilge Kağan kitabeleri) kullanılan şekli 38 harften oluşur. Bu harflerin dördü ünlü (a-e, ı-i, o-u, ö-ü), diğerleri de ünsüz (on tane; b, d, g, k, l, n, r, s, t ve y), çift ünsüz ( üç tane; İt, nc, nt) ve hece (dört tane; ok/uk, ök/ük, ık ve iç ) işaretleridir[20].

Güney Sibirya’da, Yenisey ırmağının yukarı mecrasında 18.yüzyılın başlarında bulunan bu kitabeler üzerinde araştırmalar yapan bilim adamları, yazının dili hakkında türlü görüşler ileri sürmüşlerdi. Daha iyi, okunabilir durumdaki Kül – tekin kitabesinin 732 yılında ve bir yıl sonra ölen bir Türk prensinin anısına dikilmiş olduğu, 1887 – 1889’da buralarda araştırmalar yapan Fin ve Rus bilim çevresine belli olmuştu.

Daha alfabe çözümlenmeden önce, yazının kökeni hakkında Otto Doner eski Küçük Asya alfabelerinden Likya ve Karya alfabelerine benzerliğini, Yenisey alfabesinin bu alfabelerden çıkmış olabileceği görüşünü ileri sürmüştü.

Orhun kitabelerini çözen Tomson’a göre eski Türk yazısı eski Sâmi (Ârami) alfabesinden, Rus bilim adamlarından Aristov ve Mallitskiy ise eski Türk yazısının eski Türk damgalarından gelişmiş olabileceğini, Polivanov’a göre ise yazıyı icat edenler Ârami – Soğd ve Pehlevi alfabelerinden geniş ölçüde etkilenmişlerdi. Polivanov ayrıca, runik yazısındaki bazı işaretlerin ideografik kökenli olduğunu da iddia etmiştir. Türk dil bilimcilerinden A. Cevat Emre ise, Göktürk yazısının tümü ile ideografik ve Sümer yazısı ile bir ve aynı kökenli olduğu görüşünü ileri sürmüştür( Ahmet Cevat Emre, Eski Türk Yazısının Menşeği, İstanbul 1938).

Sümerologların Türkçe ile Sümerce arasında kurduğu ilgiler çok ciddidir ve son olarak Türk bilgini Osman Nedim TUNA, Türkçe ile Sümercede 168 kelimenin ortak olduğunu tespit etmiştir. Osman N. TUNA, bu ortak kelimelerin daha çok alış veriş sonucu olduğu görüşündedir ki, bunun da önemi, zamanımızdan 5500 yıl önce Türkçenin var olduğunu göstermesi ve böylece” yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı” verilere sahip dilin Türkçe olduğunu kanıtlamasıdır[21].

İngiliz Türkologlarından Sir Gerard Clauson ise runik yazısının kökeninin Soğd ve Grek alfabeleri olduğunu iddia etmiştir.

Göktürk alfabesinin kökeni konusunda tahminen 15 çeşitli görüşün ileri sürülmesine rağmen, bu görüşlerin her hangi birinde bilim adamları arasında ortaklık sağlanamamıştır[22].

Günümüzde bilim dünyasında en çok Thomson’in “Sâmi (Ârami / İran) köken” teorisi kabul edilmektedir. Zira her iki alfabedeki 15 harfin gerek şekil, gerek ses değeri bakımından benzerliği, her iki alfabelerin sağdan sola yazılması aynı kökenden geldiğine kanıt sayılabilir.

Eski Türk yazısındaki çift ünsüz ve hece işaretleri ile bazı ter ünsüz işaretleri ideografik kökenli olabilirler. Tomson bile Göktürk alfabesindeki bazı harflerin (yarımay biçimindeki ay, ok biçimindeki ok, çadır biçimindeki eb “ev” işaretlerinin, insan biçimindeki er “adam”, tepecikteki iki ot biçimindeki “ot” hece işaretleri ) ideografik olabileceklerini ileri sürmüştür[23].

Sâmi köken teorisi tartışılsa da, şurası muhakkak ki, Türkler kendi alfabelerini yaratırken Sâmi alfabesini model olarak almış olsalar bile buna birçok işaret ilava etmişler ve harf adlarını ak, ek, al, el, at, et tarzında sadeleştirmişlerdir.

Göktürk yazılı pek çok kitabe ile birçok yazma eser günümüze kadar gelmiştir. Bunlar şöylece tasnif edilebilir.

  1. Orhun (Göktürk) Kitabeleri, 2. Uygur kitabeleri, 3. Yenisey kitabeleri, 4. Hoytu- Tamir kitabeleri, 5. Talus kitabeleri, 6. Doğu Türkistan yazmaları[24].

Göktürk alfabesi, Göktürk yazısı ile yazılan metinler yalnız Göktürklerden kalmış değildir. Bulgar Türklerinden, Avarlardan, Uygurlardan, Kırgızlardan, Türgişlerden, Oğuzlardan, Peçeneklerden ve Kıpçak-Kumanlardan da Göktürk harfli anıt ve yazıtların bulunduğu alan Moğolistan ve Sibirya içlerinden Romanya, Macaristan ve Bulgaristan’a dek uzanmaktadır[25].

Kıpçak sözü ilk olarak,759 yılında dikilmiş olan Bayan Çor (Şine Usu) anıtında kullanılmıştır: “Türk, Kıpçak elli yıl oturmuş (yönetmiş)” anlamına gelen anıtdaki cümlede Türk kelimesinin son harf ile Kıpçak kelmesinin ilk hafi silinmiş olsa da bu ibarenin Türk Kıpçak olduğu genellikle kabul edilmiştir[26].

  1. yüzyıl başlarında Yayik boylarında yaşayan Kıpçaklar Avrasya’nın en önemli aktörlerinden biri haline geldiler 1080”lerde Kıpçak hakimiyeti, “Balkaş gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar” yayılmıştı; ağırlık merkezleri Don-Dinyester boylarıydı[27] Kıpçaklar 12. yüzyıl boyunca Gürcistan’da Güney Rusya’da ,Romanya’da Macaristan’da ve Bulgaristan’da önemli roller oynadılar[28].

 

Türkçenin ilkyazı dili devresi olan Eski Türkçenin ikinci umumi ve milli alfabesi Uygur alfabesi olmuştur. Nitekim Kâşgarlı Mahmut da Uygur Alfabesi’nden Türk yazısı diye söz etmektedir[29].

Göktürk alfabesinden sonra ve Arap alfabesi öncesi Türklerin kullandığı alfabeler içerisinde en önemlisi, hiç şüphesiz, Uygur alfabesidir. Uygur alfabesi Türklerce 1000 yıl gibi uzun bir süre (8 – 18 yüzyıllar arası) ve yaygın bir şekilde (Doğu Türkistan’dan İstanbul’daki Osmanlı sarayına kadar) kullanılmıştır[30].

Yazı dili olarak Eski Uygur Türkçesi dönemi Göktürkçenin devamıdır. Başka bir deyişle Göktürkçe ile Uygurca aynı yazı dilinin iki koludur. Aralarındaki fark söz varlığında ortaya çıkmaktadır. Göktürkçenin söz varlığında Türkçe kökenli kelimeler hakimdir; Cince veya Soğdca’dan girmiş olan alıntı kelimeler çok azdır. Göktürk metinlerinde bozkır yaşayışı, askeri ve devlet düzeniyle ilgili kelimeler ağırlıktadır. Uygur metinlerinde ise Maniheizm ve Burkancılıkla ilgili kelimeler hâkimdir. Bunlarda Sanskritçe, Çince ve Soğdçadan alınmıştır[31].

Uygur yazısı 8. asırda Göktürk hâkimiyetine son vererek kendi devirlerini açan Uygurlar tarafından kullanış sahasına çıkarılmış olan İslamiyet’ten önce en geniş ölçüde kullanılan umumi Türk yazısıdır. Eski Türkçe devresine ait eserlerin tamamına yakın denecek kadar büyük bir kısmı bu yazı ile yazılmıştır. İslamiyet’ten sonra da uzun zaman yazılan Uygur yazısı İslamiyet’le birlikte 10. asırdan itibaren yerini Arap asıllı Türk yazısına bırakmaya başlamıştı. Fakat bu intikal çok uzun sürmüş ve bu iki yazı daha asırlarca Türk ülkelerinde yan yana hatta aynı eserin satırlarında alt alta ikili olarak kullanılmaya devam etmiştir. Nihayet 13-15. asırlardan itibaren Arap asıllı yazının hâkimiyeti kesinleşmiş ve Uygur yazısı terk edilmiştir; ancak bazı bölgelerde, mesela Çin’deki Sarı Uygurlar arasında bu yazı son zamanlara kadar unutulmamıştır.

Uygurlar arasında Hıristiyanlığın Nesturî kolu da göze çarpmaktadır. Turfan çevresinde İncil’den Uygurcaya çevrilmiş bazı parçalar bulunmuştur.

Hoço ve çevresinde Müslümanlığın yayılmaya başladığı 13.yüzyıldan – Müslüman Uygurlardan kalmış, mısra başında kafiyesi bulunan, 4+4 veya 4+3 hece vezinli şiirler “Dîvânü Lügati’t-Türk” teki (1074) şiirlere paralel bir görünüş arz etmektedirler[32].

Uygur alfabesi Ârâmî kökenli Soğd alfabesinden alınmıştır[33]. Uygurlar Soğd alfabesini geliştirerek, bazı küçük ilâve ve değişikliklerle Uygur alfabesi haline getirmişlerdir.

Uygur yazısı sağdan sola yazılır. Bu alfabede 18 işaret mevcuttur. Harfler birbirine bitiştirilir, yani, bitişik karakterde bir yazıdır. Bu yüzden harflerin başta, ortada ve sonda olmak üzere üç şekilleri vardır. Harfler çok ince yazıldığı zaman, göz ve başlar belirli olmadığı için bu yazının yazılması kolay, okunması güçtür. İşaret sayısının 18 olması yüzünden Uygur yazısı Türkçe için çok yetersiz bir alfabeye dayanıyordu. Buna rağmen Uygur yazısı Türklerin elinde çok işlek bir şekilde kullanılmış ve hattatlık sahasında kullanılan bir sanat yazısı haline gelmiştir[34].

Uygur alfabesi ile yazılmış eserlerin çoğunluğunu Budizm, Maniheizm ve Hıristiyanlıkla bağlı metinler oluşturur. Buddist eserler Çince, Sanskritçe, Tohorca ve Soğdca’dan yapılmış çevirilerdir. Kutadgu Bilig’in üç nüshasından biri Uygur harfleri iledir ve 1439’da Herat’da istinsah edilmiştir. Atebetü’l- Hakayık’ ın en iyi nüshası Uygur harfleri ile yazılmış ve 1944’te Semerkant’da kopya edilmişdir. Fatih Sultan Mehmed’in Akkoyunlu Uzun Hasan üzerindeki zaferinden sonra yazdırdığı yarlık (30 Ağustos 1473) Uygur alfabesiyledir[35]. Bu yarlık Rahmeti Arat tarafından yayımlanmıştır (“Fatih Sultan Mehmet’in Yarlığı”, Türkiyat mecmuası, C. VI, ss.285- 322).

Uygur alfabesinin Türklerce çok geniş bir sahada ve çok çeşitli edebiyatta kullanıldığını görüyoruz. Meselâ Kutadgu Bilig’in elimizdeki en eski nüshasının Arap harfleriyle yazılmış olduğu halde sonradan Uygur alfabesine çevrilmesi, Oğuz Destanı’nın nispeten yeni bir rivayetinin bu alfabe ile yazılmış olması, Bahtiyarnâme, Tezkiretü’l evliyâ, Mahzenü’l esrar gibi Türkçeye çevrilmiş eserlerin bile Uygur harfleriyle de yazılması, bu alfabenin geniş okuyucu kitlesi bulunduğunu gösteriyor. Devlet idarelerinde de geniş bir sahada kullanıldığını görüyoruz. Meselâ Altınordu bölgesinde (Toktamış Han yarlığı 1393’te Lehistan Kralı Yagayla’ya gönderilmiştir), Orta Asya’da (14.yy.), İran’da Ebu Said Bahadır Han zamanında (1316–1335), nihayet İstanbul’da bu alfabenin tasavvur edildiğinden daha yakın zamanlara kadar öğrenildiği ve yazıldığı biliniyor[36].

Uygurlardan kalan eserler dört gruba ayrılıyor.

  1. Manici çevreye ait metinler.
  2. Burkancı (Budist) çevreye ait metinler
  3. Hıristiyan çevreye ait metinler
  4. Müslüman çevreye ait metinler[37]

 

Türklerin İranlı bir kavim olan Soğdlarla ticari, dini ve kültürel ilişkileri daima dostça olmuştur. Zerdüştlüğü, Maniheizmi, Budizmi ve Hıristiyanlığı benimseyen Soğdların Türk ülkelerinde koloniler kurmalarına izin verilmiş ve onlar I. (552-630) ve II. Göktürk Kağanlığı (630-745) dönemi ile Moğolistan Uygur Kağanlığı (745-840) döneminde Maveraünnehir’den Mogolistan’a, Çin’in Kansa eyaletinde kadar uzanan bölgelerde Soğd kolonileri vardır. Soğdca’nın en eski belgesi Doğu Türkistan’da bulunmuş ve M.S. 312 yılından kalma mektuptur.

III. Göktürk Kağanlığı zamanında dikilmiş olan Bugut Kitabesi Soğdçadır, bu Soğdcanın resmi devlet dili olduğunu kanıtlamaktadır.

III. Uygur hükümdarı, Bogu Kagan (759-780) Soğdlu misyonerlerin telkini ile 762’de Mani dinine girmiş ve bu dini resmi devlet dini olarak kabul etmişti[38].

Güney Gobi’de bulunan Sevrey Kitabesi (763?) Soğdca ve Türkçe olarak iki dilde, Karabalgasun (9.yy.) Kitabesi ise Türkçe, Sogdca ve Çince olmak üzere üç dilde yazılmıştır.

Moğolistan’daki Uygur devleti Kırgızlar tarafından yıkıldıktan sonra Doğu Türkistan’a göçen ve burada 400 yıl sürecek bir hanedanlık kuran Uygurların Soğdlarla ilişkileri daha da artmıştı.

Soğd alfabesi ile yazılmış Eski Türkçe metinler küçük ve çok yıpranmış yazma parçacıklarından ibarettir. Araştırmacı Anna Maria von Gabain bu yazma parçacıklarında bütün halinde tek bir satır bile bulunmadığını söylemektedir. Bu günkü bilgilerimizle Soğd yazısı ile Türkçeye ancak tek tek kelimeler bulunmaktadır[39].

 

Türk dilinin yazımı için kullandığı türlü alfabeler arasında en uzun sürelisi ve en yaygını hiç şüphesiz ki, Arap alfabesidir. Arap alfabesi Türklerin arasına İslamiyet’le birlikte girmiş, İslam dinini kabul etmeye başladıkları 10. yüzyılın ortalarından 20 yy. ortalarına kadar tam 1000 yıl Türk dili ve lehçelerinin yazımı için kullanılan tek alfabe olmuştur[40].

Bu alfabenin doğru ve normal ismi “Arap harfli Türk yazısı”dır. Türkiye’de bu yazı için “Eski yazı”, Arap harfleri için de “Eski harfler” tabiri kullanılır. Türkiye Türkçesinin yeni yazısı bugünkü Lâtin harfli yazı, eski yazısı da Arap harfli yazıdır[41].

Arap alfabesi Kuzey Samî alfabesinin Ârâmî koluna bağlı bir yazı sistemidir. Bu yazı, Arap oldukları halde Ârâmî dilinin Nabatî lehçesini konuşan Nabatî’lerin yazılarından gelişmiştir. Sina yarımadasında bulunan Nabatî kitabeleri (3. ve 4.yy.) ile en eski Arap Kitabeleri (Zebed-512, Narrân – 568. yıl) arasında bir bakımdan büyük bir benzerlik vardır.

Fenike Ârâmî-Nabatî gelişim çizgisi ile oluşan Arap alfabesi Hicret’ten sonra(7–8.yüzyılda) iki ana türde gelişme göstermiştir:

  1. Kûfî veya köşeli yazı
  2. Nesih yazısı veya yuvarlak yazı[42]

Kûfî Yazısı en eski İslami yazıdır. Hendesi karakterli, köşeli ve düz çizgili yazıdır. Çok eskiden yerini diğer yazılara bırakmış, yalnız süslemede ve mimarîde kalmıştır. Kûfî nesihi, Kûfî sülüsü, Kûfî celisi, Satrançlı (Hendesi) kûfî olarak dört çeşidi vardır.

Kûrfî yazisı kitabe, Mushaf ve sikke yazımında kullanılmış, 12.yüzyılda kullanıştan düşmüştür. Kuzey Afrika’da kullanılan Mağribî yazısı Kûfî yazısından türemiştir.

Kitap yazısı olan Nesih, dolgun, rahat açık ve tok bir yazıdır. Sülüsün bir çeşidi sayılan, dik harfli ve en okunaklı yazı türüdür[43].

Nesih yazısı Mısır’da 7. yüzyıldan Papirus üzerine yazılarak gelişmiş ve bugünkü Arap alfabesini oluşturmuştur. Arap alfabesi, bütün Sami alfabeleri gibi sadece ünsüzleri gösteren harflerden oluşur. 22 harften oluşan Arap alfabesine sonralar 6 harf daha eklenmiştir.

Arap alfabesi ilk zamanlar noktasızdı, fakat sonralar belki de, Süryanî alfabesinin etkisiyle birbirine benzeyen harfleri ayırt edici noktalar kutlanılmaya başlanmıştır. Süryani yazılarından alınmış harekeler başlangıçta yazılırdı, daha sona nokta şeklindeki bu harekeler bırakıldı. Habeşce dışındaki bütün Samî dilleri gibi, Arapça da sağdan sola yazılır ve alfabenin sonuna konulan Lâmelif ligatür’iyle[44] birlikte harflerin sayısı 29’u bulur. Bitişen ve bitişmez olan bu harflerin kelimenin başında, ortasında ve sonunda farklı şekilleri vardır. İranlılar Arap harflerini kullanmaya başlayınca, Farsçanın ihtiyacına göre alfabeye dört harf (p, ç, j ve ince g), Türkler de bir harf (geniz n – ng) ilâve ederek alfabedeki harf sayısını, lâmelif dışında, 33’e çıkarmışlardır.

Bu günkü araştırmalara göre, Türkçeyi Arap harfleri ile ilk kez yazan 921 yılında İslam dinini kabul eden Karahanlılar olmuştur.

Karahanlılardan bugüne ulaşan Türkçe dil ve edebiyat metinleri şunlardır: 1. Kutadgu Bilig ( 1069-1070 ),2. Dîvânü Lügati’ t-Türk (1073-1074),3.İlk Kur’an tercümeleri, 4. Atebetü’l- Hakayık, 5.Hukuk belgeleri, 6.Ahmet Yesevî ile izleyicilerinin şiirleri[45].

Arap harfleri ile en eski Türkçe kelimeler ve metin parçaları (cümleler, manzum parçalar, atasözleri) Kaşgarlı Mahmud’un 1073 yazdığı “Dîvanî Lugâti-t Türk” (Türk Dillerinin divanı) adlı ünlü Türkçe-Arapça sözlüğündekilerdir[46]. Fakat, bu sözlüğün bize kadar gelen tek nüshası orijinal olmayıp, 1265 yılında İranlı Muhammed bin Ebi Bekr tarafından yazılan kopyasıdır.

Divan ile ayni tarihte telif olunan Kutadgu Bilig’in (1069) orijinalinin Arap harfleri ile mi, yoksa Uygur harfleri ile mi olduğu bilinmiyor fakat, bize kadar gelen üç nüshasından ikisi (Mısır ve Türkistan) Arap harfleri ile yazılmıştır.

Anadolu’da, Oğuz lehçesinin Arap harfleri ile yazımında Doğu Türkçesinden farklı yol ve yöntem tutulmuş, bir süre (12. ve 13. yy.?) uygulandığı anlaşılan bu sistem daha sonra yerini ünlülerin, özellikle “e” ünlüsü dışındaki ünlülerin, uzatma harfleri ile yazıldığı Doğu Türkçesinin imla sistemine yakın bir sisteme bırakmıştır. Yakın olan bu sistemler arasında farklar olduğu da bilinmektedir.

Doğu Türkçesi ile karışık bir dille yazılmış olan “Behcetü’l-hada’ik fi mev’izeti’l hala’ik” adlı eserin, 703’te (1303) istinsah edilen Bursa nüshası (Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Kurşunluoğlu, nr.5), Arap imla sistemine göre yazılmıştır[47].

Doğu ve Anadolu Türkçeleri dışında, Arap harfleri ile yazılmış başka bir Türk lehçesi Volga Bulgar Türkçesidir. Volga havzasında 7.yüzyıldan 14. yüzyıl arasında devlet kurmuş olan Bulgar Türkleri, İslam dinini kabul etmiş (10.yy), çok farklı olan dillerini Arap harfleri ile yazmışlardır. Bulgar Türklerinin 100’e yakın mezar kitabesi bize kadar gelmiştir. Rusya Federasyonu’na bağlı Çuvaş, Tatar, Başkurt Özerk Cumhuriyetlerindeki eski mezarlıklarda bulunan bu kitabelerin bir kısmı 13.yüzyılın sonlarına, büyük bir kısmı 14. yüzyılın ilk yarısına aittir[48].

Türkler tarafından gerek saha, gerek zaman bakımından en çok kullanılmış umumi alfabesi olmasına rağmen Arap harfleri Türkçe için hiç de elverişli bir yazı vasıtası olmadığı (konsonant / ünsüz kalabalığı ve birkaç konsonantı bir tek işaretle karşılamak gibi, vokal / ünlü işaretlerdeki kısıtlılık), şekil bakımından da (İşaret kalabalığı – harflerin başta, ortada ve sonda ayrı ayrı şekillere girmeleri, aynı gövdeli harflerin noktalarla birbirinden ayrılması, birleşmeyen harflerin kelimeyi ortadan bölerek şekil bütünlüğünü bozması, büyük harf, küçük harf gibi belirtici unsurların yolluğu) yetersizliği bilim adamları tarafından kusurlu bulunarak, mütekâmil bir alfabe olmadığı kabul edilmiş ve 1928’de Lâtin harflerinin kabulü ile tarihe karışmıştır[49].

Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu’nda (18-20 Kasım) konuşan Alovset ABDULLAEV (Azerbaycan- Bakü) şunları belirtmektedir: “Bakü Konferansında (1926) kabul edilen ortak Latin alfabesindeki harflerin sayısı 39 idi. Sonralar kabul edilen Kiril alfabesindekilerin toplam sayısı ise 74 oldu.

…Neden Arap alfabesine dönemeyiz? Bilgi edinme işinde Arap alfabesi çok zordur. Latin alfabesinde büyük ve küçük harflerin tümünde 47 işaret (harf) vardır. Günümüzdeki Arap alfabesinde fetha, kesre, ötre, teşdit, tenvin ve dama işaretleri dışında 120 işaret vardır. …..B. ÇOBANZADE  diyor ki, harap olmuş fotoğraf makinesi resmini nasıl yansıtıyorsa, Arap alfabesi de bizim dilimizi öyle yansıtıyor. 1926’da Bakü’de Birinci Türkoloji Kurultayda konuşan Karaçay’lı Ömer ALİYEV Arap alfabesinin noksanlarına değinirken diyordu ki, “Gazenfer” sözcüğünde 5 ünsüz var. Bu ünsüzlerin arasında sırayla ünlüleri dikkate alırsak sözcüğü 60 şekilde okumak mümkündür[50].

 

Türk dil ve lehçelerinin yazımında Arap alfabesinden sonra en geniş ölçüde kullanılan bir alfabe de Kiril veya İslav alfabesidir. Kırıl alfabesi Selanikli rahip kardeşler Aziz Kiril (Konstantinos) ve Methodios 9. yüzyılın ikinci yarısında Greck alfabesini örnek alarak düzenlemiş oldukları iki İslav alfabesinden (Glagolitic ve Gyrillic) biridir. Kardeşler Grek alfabesinde karşılığı bulunmayan sesler için bazı harfler icat etmiş ve bunu yeni alfabeye katmıştır. Kiril alfabesi zamanla ufak-tefek değişiklere uğramıştır ve bu günkü İslav dillerinde ( Rusça, Ukraynaca, Beyaz Rusça, Bulgarça, Makedonca, Sırpça, Hırvatça) kullanılan Kiril alfabeleri arasında harf sayısı ve türü bakımından önemli farklar vardır. Modern Rus alfabesi ise 32 harften oluşur.

Kiril alfabesi ile yazılan ilk Türk dili Çuvaşçadır. Bulgar Türklerinin torunları olan Çuvaşlar, 18.yüzyılın başlarından Kiril alfabesini kullanmaya başlamış ve 1938’ e kadar zaman zaman ufak-tefek değişikliklerle bu alfabeyi kullanmışlardır. Bugünkü Çuvaş alfabesi 1938’de düzenlenmiş ve 36 harften oluşur.

İslav alfabesi ile yazılan ikinci Türk dili Yakutçadır. 1819’da Kiril harfli Yakut alfabesi düzenlenmiş, 1917’den 1939’a kadar Yakutlar Latin, 1939’dan sonra ile 40 harfli bugünkü Kiril alfabesini kullanmışlardır[51].

Sovyet devrimine kadar Türk dilli Altaylılar ve Şorlar da Kiril alfabesini kullanmışlardır:

Altayca 1845 – 1928 yılları arasında Kiril, 1928 – 1938 yılları arasında ise Latın alfabesi ile yazılmış olup 1938’den sonra yine Kiril alfabesi ile yazılmaktadır.

Şorlar ise 1885-1930 yılları arasında Kiril, 1930-1939 yılları arasında Latin 1938’de ise tekrar Kiril alfabesi ile yazmaya başlamışlardır.

Stalin Başkanlığında Sovyet yönetimi Türk soylu halklara türlü baskı yöntemleri ile zor gücüne Kiril alfabesini kabul ettirmiştir. Türk Halkları aşağıda gösterilen yıllarda Kiril alfabesini kabul etmişlerdir.; Tatarlar -1939, Kirim Tatarlar -1938, Azerbaycanlılar -1939, Özbekler -1940, Uygurlar-1947, Tuvalılar -1943 (1941), Hakaslar -1939, Türkmenler -1940, Kazaklar -1940, Karakalpaklar -1940, Nogaylar -1938, Kumuklar -1938, Karaçaylar – Balkarlar -1936, Kırgızlar -1940, Başkurtlar -1940, Gagavuzlar -1957’den Kiril alfabesini kullanmaya başlamışlardır[52].

En son Kiril alfabesini kullananlar Moldavya Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk Dilli Gagavuzlardır. Gagavuzca 1895 – 1932 yılları arasında Kiril alfabesi ile 1932 – 1957 yılları arasında Latin alfabesi ile, 1957’den sonra ise Kiril alfabesinin farklı türünde yazılmaya başlamıştır.

Sovyetlerdeki Türker’in hepsinin Kiril alfabesine geçirilmesine rağmen, bu alfabeler birleştirilmiş değildi: Sovyetlerdeki Türk topluluklarının alfabelerindeki birbirinden farklı harflerin sayısı yetmişten fazla idi[53].

Türkoloji’nin kurucusu ünlü Türkolog W.Radlov’un (1837-1918) Türk dil ve lehçelerinde, Kiril alfabesiyle bir yazı çevirimi (Transkripsion) sistemi kullanarak yazdığı Halk Edebiyatı örneklerini içeren 10 ciltlik Nareçiye tyurkskih plemen (Türk Halklarının Lehçeleri) veya Obraztsı narodnoy literaturı (Halk Edebiyatı Örnekleri) adlı eserinde (1866-1907) 9 ünlü,27’si ünsüz olmak üzere 36 harf vardır.

Bugün de birçok Türk lehçelerinde kullanılan Kiril alfabesinin Latin alfabesinden daha elverişli olduğu söylenemez. Türk lehçelerinde Kiril alfabesindeki bazı harflerin Rusçadaki ses değerlerine göre kullanılması büyük bir eksiklik ve kusura neden olmaktadır[54].

Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu’nda ( İstanbul,18-20 Kasım) konuşan Kazakistan temsilcisi Köbey HUSAİNOV şunları dile getirmiştir; Kazakların Kiril alfabesinde 42 harf vardı. Rus çocukları 2-3, Kazak çocukları ise 4-5 ayda öğrenebiliyordu[55]”.

Sempozyuma katılan Özbekistan temsilcisi Dr.Holcigit SANAGULOV ise Rus asimle politikalarına deyinerek şunları dile getiriyordu: “Bin yıl kullanılan Arap harfleri bize Arap dilini öğretmediyse de, 50 yıldır kullanılan Kiril alfabesi biz Türkleri Ruslaştırdı. Biz Rus dilinde konuşan topluluklara dönüştük. Kiril alfabesinin kabulünden sonra biz diğer Türkleri yazıda anlayamaz duruma düştük[56]”.

Türkiye temsilcisi Prof.Dr. Hasan EREN ise konuşmasında Latin alfabesine geçiş için mücadeleden bahsetmekteydi: Düşündürücü hususlar var. Prof. Sanayıloviç ( SAMOYLOVİÇ, Aleksandr Nikolayeviç (1880-1938) – S.B.) 1926’da Bakü’de bütün Türkler için ortak bir yazı sistemi (Latin’e dayalı – S.B.) kurulması teklifini savunmuş ve 1928’de Atatürk’ün daveti üzere Türkiye’yi iki kes gelmiş, Rusya’ya dönüşten sonra, kendisinden bir daha haber alınamadı. Yalnız birkaç yıl önce Sanayloviç’in Sibirya’daki ormanlarda odun keserken öldüğü haberini aldık. Yine Kırım’lı Bekir Sıtkı ÇOBANZADE, o da bu alfabe ile yakından ilgilenmişti. 1926 kongresine katılmıştı. Onun da akıbetini biliyoruz. Bakü Üniversitesinde Dekan iken ortadan kaybolmuştu[57].

 

Latin alfabesi Türkiye Türkçesinde ve Eski Sovyet coğrafyasında Türk lehçelerinin birçoğunda (Kiril alfabesinden önce ) kullanılan en son alfabedir. Türkçenin Latin harfleri ile kullanılması Yeni Türk Alfabesi (Latin Alfabesi) Kanunu’nun, kabul edildiği 1 Kasım 1928’den çok önce yabancılar tarafından yapılmıştır. Türkler Latin alfabesine geçmeden önce de bu alfabeyi kendi yazıları için kullanmışlardır.

Latin alfabesi Türkçenin yazımı için bundan 700 yıl önce, XIV yy. başlarında Aşağı Volga bölgesinde Kumanlar (Kıpçak Türkler) arasında Hıristiyanlığı yaymaya çalışan misyonerler vaazlarında kullanmışlardır. Bu misyonerler Türkçe öğrenmişler ve bir çok dini metinleri Latin harfleri ile Kuman (Kıpçak) Türkçesine çevirmişlerdi. Kitabın adı Codex Cumanicus’tur anlamı da Kuman Kodeksi” veya “Kuman Elyazmaları Külliyatı’dır.(1303) Külliyat’ta “Latince, Farsça ve Türkçe gramer paradigmaları (isim ve fiili çekim listeleri) ile sözlükler, Türkçe Almanca söz listesi çözümleri ile birlikte 46 Kuman bilmecesi yer almaktadır[58].

Codex Cumanicus’un bir kısmı Alman misyonerler, öbür bölümleri ise İtalyan papazlar tarafından yazıldığı için Türkçe sözlerin yazımında düzensizlik göze çarpmaktadır.

Türkçenin Latin harfleri ile yazılışı Floransa şehrinde İstanbul balyosluğunda sekreter olarak çalışan Filippo Argentı tarafından 1533’te “Türkçe konuşma kuralları” (Regola del parlere turko) adı küçük konuşma kitabında da gerçekleştirilmiştir.

Aynı yüzyılda Latin harfli Türkçe metin, İstanbul Patrik’i Gennadıos Scholarios’un Fatih Sultan Mehmet’in fermanı üzerine 1455 veya 1456’da hazırladığı Hıristiyan itikatnamesidir. Bu itikatname Verroria (Karaferye) Kadısı Ahmet Efendi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Grek harfleri ile yazılmıştır, Martin Crusius bunu Latin harflerine çevirmiş ve 1584’de yayımlamıştır.

1611’de İtalyan papazı Pietro Ferraguto “Türkçe gramer”(Grammatıca turchesca) adlı eserini, alman papazı Hieronymus Megiser ise 1612’de “Dört bölümde Türk dilinin esasları” (İnstitututionum linguae turcicae libri guatuor) adlı 320 sayfalık gramer kitaplarını Latin harfleri ile Türkçe yayımlamışlardır. 1672’de Macar diplomatı Jacob Nagy de Harsany “Türkçe – Latince konuşma” (Colloquia familiaria Turcico – Latina) kitabı yayımlamıştır. Jacop Nagy kendisi Türkçe öğrenmiş ve başkalarının da öğrenması için bu kitabı yazmıştır.

Avrupa’da Türkçe sözlerin yazımında sistemli ve bilimsel yöntem ortaya koyarak, Türkoloji çalışmalarını başlatan Leh asıllı Francisci M. Meninski’nin Osmanlı Türkçesi grameri (Linguarum orientalium, Turcicae, Arabiae, Persicae, İnstitutiones) eseri 1680 yılında Viyana’da yayımlandı.

Sonralar Türkoloji’nin gelişmesiyle Latince, İtalyanca, Fransızca (Jean Deny), Almanca, Macarca (Gy. Nemeth) yazılan eserlerde Türkçe kelimeleri Latin alfabesi ile yazılmışlardır.

Azerbaycanlı bilim adamlarından Prof.Dr. Ferudun AĞASIOĞLU’NA göre, Lâtin alfabesi ilk defa Azerbaycan’da kullanılmış; 1600 yılında bir Fransız alimi tarafından Şamahı’da Söz Türkî adlı bir gramer yazılmıştır. Bu Söz Türkî grameri Lâtin alfabesi ile yazılmıştır… Sonralar Azerbaycan aydınları bu konuda çok mücadele verse de, onların idealleri 20. Yüzyılın evvellerinde kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin (ADC) liderleri tarafından hayata geçirilmeğe başlanmıştır. 19-20. Yıllar arasında bir alfabe komisyonu kurulmuş, fakat ADC’nin yıkılması ile komisyonun işi yarım kalmıştır. Buna rağmen 1922’den Arap alfabesi ile paralel Lâtin alfabesi de kullanılmıştır. Bu durum 1926 yılına kadar devam etmiş ve 1926 yılında Bakü’de yapılan 1. Uluslararası Türkoloji kurultayı Ortak Türk Alfabesini kabul etmiştir[59].

Eski Sovyetler Birliği’nde 21 Türk haklinin yazı dili (alfabesi – S.B.) mevcut idi… Aralarında İslam dininin geniş şekilde yayıldığı Türk halklarının Arap alfabesine dayanan yazıları mevcuttu. Mesela; Özbek, Kazak, Azerbaycan Türkleri, Türkmen, Tatar, Kırım Tatarı v.b. Rusya’nın hâkimiyetindeki, Hıristiyanlığa geçirilen bazı halklar Rus alfabesine dayanan yazıdan yararlandılar: Çuvaş, Saha (Yakut)[60].

Çuvaş dilinin yazıdaki ilk tespiti Latin harflerinde olmuş, 1706’da Gerhard Friedrich MİLLER ilk defa olarak 36 Çuvaş kelimesini Rusça tercümeleri ile vermiştir. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Çuvaşça kiril harfleriyle yazılmaya başlandı. 1870’te İvan Yakovlev’in ortaya koyduğu Çuvaş alfabesi (eksik ve hatalı da olsa) günümüzde de kullanılmaktadır[61].

Latin alfabesi geçmiş SSCB’de konuşulan Türk dillerinin yazımında da kullanılmıştır.

Sovyetlerdeki Türk ve akraba toplulukların Latin alfabesinin kullanması genellikle 10 yıllık bir dönemi kapsar (1928–1938). Bir geçiş dönemi olarak planlandığı ve esas amacın çok kısa zamanda Rus (Kiril – S.B.) alfabesine geçmek olduğu sonradan belli olmuştur. Arapçadan bir başa Kirile geçilmesi Sovyetlerdeki Türk boylarında tepki yarata bilirdi. Stalin yönetiminin Kiril alfabesine geçişi kolaylaştırmak için böyle bir karar aldığı bilim çevrelerince kabul edilmektedir[62].

İlk kes Yakutlar Latin alfabesini kullanmış, Yakut pedagogu S.A.Novgorod’un tertip ettiği 33 harfli Latin alfabesi 1917’den 1939’a kadar bu alfabe kullanılmıştır.

Latin Alfabesini ikinci kullanan Azerbaycan Türkleridir. 19.yüzyılında Azerbaycanlı dramaturg Mirze Fethali Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kullanılmasını önermiş, fakat bu girişimin gerçeklenmesi için şartlar elverişli olmamıştır. Yeni Latin alfabesi 1925’te Azerbaycan’da kullanılmaya başlanmış, 1926’da Bakü’de düzenlenen “I. Türkoloji Kongresi” Sovyetlerdeki Türk dillilerin ve Müslüman halklarının Latin alfabesine geçişi hakkında karar kabul etti ve bu karar sonralar sırasıyla aşağıdaki yıllarda uygulamaya konulmuştur; Azerbaycanlılar 1925-1939’da, Karaçay ve Balkarlar 1927-1939’da, Tatarlar 1927-1939’da, Altay Türkleri 1928-1938’de, Kazaklar 1928-1940’da, Karakalpaklar 1928-1940’da, Kınıklar 1928-1938’de, Nogaylar 1928-1938’de, Türkmenler 1929-1940’da, Hakaslar 1929-1939’da, Kırgızlar 1928-1940’da, Kırım Tatarları 1929-1938’de, Başkurtlar 1930-1940’da, Tuvalılar 1930-1943’te, Uygurlar 1930-1947, Gagauzlar 1932-1957’de Latin asıllı yeni alfabeleri ile yazmışlardır[63].

Sovyetlerde Kabul edilen Latin alfabesi ile Türkiye’deki arasında yedi harfte (c, ç, ı , j, ö, ü, y ) farklılık mevcut olup, üç harf de Türkçe alfabede bulunmuyordu. Stalin yönetimi “Türkî halklar yönetim dili Rusçayı iyi öğrenemiyorlar, dolayısı ile onların alfabelerini Kiril esasına göre yeniden düzenlemek” gerektiği fikrini ortaya attılar. Bu sefer de her Türk boyu için ayrı ayrı alfabeler türetildi. Her Türk dili ve lehçesinin “özelliklerine” göre, için ayrı ayrı alfabeler yaratmanın yanında lüzumsuz yere “yu”, “ya” gibi sırf Rus diline has harflere fonksiyon verildi[64].

Türkiye’de Latin alfabesinin Kabulü fikri Celal Nuri (İLERİ), Hüseyin Cahit (YALÇIN) ve KILIÇZADE Hakkı tarafından 1910’da ileri sürülmüş, bu fikir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk tarafından 1 Kasım 1928’de gerçekleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Latin rakamlarının kabulünden (Kanun No: 1288, 20 Mayıs 1928) sonra, Latin asıllı Türk alfabesini (Kanun No: 1353, 1 Kasım 1928) kabul etti[65].

Sovyetlerin çöküşünden sonra Türk Cumhuriyetleri ve Akraba topluluklarının Latin alfabesine geçmeleri konusunda Türkiye’de ve yurt dışında çeşitli toplantılar yapıldı: Milletlerarası Cağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu (Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 18-20 Kasım, İstanbul 1991),; Kültür Bakanlığı (Ankara) 4 – 8 Mayıs 1992; Dışişleri Bakanlığı Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA – Ankara) 8 – 10 Mart 1993; 21–23 MART 1993’ te Antalya’da ve 20-23 Ekim İzmir’de yapılan 1. ve 2. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik Ve İşbirliği Kurultayları; 20-30 Ağustos 1994’te (Kırım, Bahçesaray) İkinci Türk Dünyası Genclık Kamp ve Kurultayı; 29 Eylül – 3 Ekim 1992’de “Türk Cumhuriyetleri Eğitim bakanları ve Türk toplulukları Eğitim Temsilcileri 2.Konferansı”.

Bu toplantılarda 34 harfli Latin alfabesine geçilmesi konusunda kararlar alındı. Bu kararlarla ilgili bazı Türk Cumhuriyet ve toplulukları resmi olarak Latin alfabesini kabul ettiler.

Azerbaycan cumhuriyeti 25 Aralık 1991’de, Türkmenistan Cumhuriyeti 12 Nisan 1993’te, Özbekistan Cumhuriyeti 2 Eylül 1993’te, Karakalpak Özerk Cumhuriyeti 26 Şubat 1994’te, Moldova Parlamentosu 13 Mayıs 1993’te  Gagavuzlar için,2.Kırım Tatar Milli Kurultayı 31 Temmuz 1993’te,Tataristan Cumhuriyeti ise 20 Temmuz 1994’te  bu kararlar doğrultusunda Latin alfabesine geçme kararı alındı. Bu kararlardan sonra bu ülkelerde az da olsa Latin alfabesiyle kitaplar basılmaya, gazete ve dergiler çıkarılmaya başlandı[66].

Bugün Türk devletleri ve birçok Türk ve akraba toplulukları yeniden Latin alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Latin alfabesini Türk Devletleri ve toplulukları birbirine yakınlaşmaları için bir vasıta hesap etmektedirler. Bugün Kıbrıs ve Bosna-Hersekte yaşayan Türkler de Latin alfabesini kullanmaktadırlar. Çin Halk Cumhuriyetinin Sinklang eyaletinde yaşayan Uygurlarla Kazaklar 1970’li yıllardan itibaren Latin alfabesi ile yazmaya başlamışlardır[67]. Bu gün Latin harfleri Dünya nüfusunun üçte birinden fazlası tarafından kullanılan en yaygın alfabedir[68].

 

  1. Tarihi Türk Alfabeleri

 

  1. İbrani alfabesi Sami alfabelerinden biri olan Aram alfabelerinden çıkmıştır. “Asuri yazısı” da denilen bu alfabenin başlangıcı M.Ö. 5.yüzyıla kadar gider. İbrani alfabesi, diğer Sami alfabeleri gibi 22 harften[69] oluşuyordu ve bu harflerin hepsi de ünsüz harfleriydi. Daha sonra alfabedeki harf sayışı 29’a çıkmıştır. Ünsüz işareti bakımından zengin olan İbrani alfabesinde ünlüler için hiçbir işaret yoktu. Daha sonralar ünlüleri işaret etmek için harflerin altına konulan hareke’ler veya “okuma işaretleri” kullanıldı.

Türk halkları içinde dillerini İbrani alfabesi ile yazanlar Musevi,Karayimler veya Karaylar (Karayım Türkleri) olmuştur.

Karayım veya Karaım adı Ârâmî-İbrani kökenli gârâ’îm kelimesinden gelir. “Yazı bilenler”, yani “İbrani yazısını bilenler” anlamında olan bu kelimedeki “im” çoğunluk ekidir. II. Cihan Savaşına kadar Litvanya, Polonya ve Kırım’da yaşıyan Karayimler dini eserlerini İbrani yazısı ile yazıyorlardı[70]. En eski Karayımce metinler 16. yüzyılla 18. yüzyıldan kalmıştır. 20. yüzyılın başlarında Polonya Karayimleri Latin alfabesini, Rusya Karayimleri ise İslav alfabesini kullanmaktadırlar.

Oxford’da Bodlean Kitaplığındaki İbrani yazıları arasına 16. yüzyılda İbrani harflerine çevrilmiş anonim Osmanlı Tarihi – Tevarıh-î Al-î Osman Ugo Marazı tarafından yayımlanmıştır. Marazzı’nin belirttiğine göre bu el yazısı Neubauer tarafından 1896’da Kudüs’te satın alınmıştır[71].

 

b)Türkçenin yazımında kullanılan alfabelerden biri de Süryani alfabesidir.

İlk Süryani yazısı Sami kökenli Ârâmî yazısının işlek türünden çıkmıştır. Bu yazı sağdan sola doğru yazılır ve 22 ünsüz işaretten oluşur[72]. Süryani harflerinin çoğunun, Arap alfabesinde olduğu gibi, kelimenin başında, içinde ve sonunda olmalarına bitişik veya ayrı yazılmalarına göre değişik şekilleri vardır.

Miladı 1. yüzyılda ortaya çıkmış Süryani yazısı 8. yüzyılda harflerin altına ve üstüne konulan hareke’lerle daha da geliştirilmiştir.

Süryani kilisesinin ikiye ayılması ile Süryani dili ve yazısı da Batı ve Doğu olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Doğu kolunda Maraşlı Nestorıas’la (ölümü: 451) bağlı Nesturi adı verilmiştir. Nesturiler Anadolu ve Suriye Hıristiyanlarıdır.

Urfada (Edessa) İlâhîyat okulunda ortaya çıkmış Nesturiler İran, Mısır, Irak’ta mezheplerini yaydıktan sonra 10. yüzyılda Çin ve Hindistan’a kadar mezheplerini yayabildiler.

Nesturi Hıristiyanlık Orta Asya’da Baykal gölün bulunduğu bölgede de yayılmış, Batı Türkistan’ın Semireç’ye (Yedisu) bölgesinde yaşıyan bir kısım Türklerle İç Moğolistan’da yaşayan Öngüt Türkleri hemen tamamıyla Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi.

  1. yüzyıl sonlarında Rus arkeologları Issık gölünün batısında ve Çin sınırında Mazar köyü yakınındaki eski mezarlıklarda Süryani yazısı ile yazılmış Hıristiyan mezar kitabeleri bulmuşlardır. Bu kitabelerin bir kısmı 13. ve 14. yüzyıllarında Süryani yazısı ile Türkçe yazılmıştır. Bu kitabelerde kişi adlarına ve 12 hayvanlı Türk takvimine ait yıl adları olan birçok Türkçe kelime bulunmaktadır.

Semireçiye bölgesindeki Hıristiyan Türklere ait 568 kitabe 19. yüzyılın sonlarında D.Chwolson ve ünlü Türkolog Radloff tarafından okunmuş ve yayımlanmıştır

Çingiz İmparatorluğunda büyük rol oynamış Öngüt Türklerine ait ve iç Moğolistan’da bulunmuş kitabelerden ancak beş tanesi K. Cronbech tarafından yayımlanabilmiştir.

Semireçye bölgesindeki kitabelerde ölüm tarihleri Milâttan önce 311 yılında başlayan Selcuk çağına ve 12 hayvanlı Türk takvimli göre verilmiş, Milâdi tarihi bulmak için kitabelerde Aleksandros kan sakışı “İskender Han hesabı(ile)” tarzında verilen tarihten 311 sayısı çıkartılmalıdır[73].

 

c)Türkçe kelimelerin yazımında kullanılan ilk alfabelerden biri Grek (Yunan) alfabesidir. Grek alfabesi ile en eski Türkçe kelimeler Yayık (Ural nehri) ve Yoğ (cenaze töreni anlamında ) kelimelerdir. “Yayık” kelimesi ünlü İskenderiyeli bilim adamı Ptolemaios tarafından 2.yüzyılda, Göktürklerin “cenaze töreni” anlamında kullandıkları “yoğ” kelimesi ise 576 yılında Göktürk hakanı Ektel’e gönderilen Bizans elçilik heyeti başkanı Valentinos’un dönuş sonrası yazdığı raporunda kullanılmıştır. Bizans tarihinin Türklerle ilgili bölümlerinde, Bulgar Türklerinin dil yadigârlarında ve Tuna Bulgarlarının kitabelerinde (9.yy.) Grek herifleriyle yazılmış Türkçe kişi adları, ünvanlar ve belirli bazı kelimeler (12 hayvanlı Türk takvimindeki hayvan adları ve sayılar gibi) vardır. Bizans ve Bulgar belgelerindeki Grek harfli Türkçe kelimeler ünlü Macar bilgini Gyula Moravçsik tarafından yayımlanmıştır.

Grek alfabesiyle Osmanlıca en eski yazı 16.yy. ait olup İstanbul patriği ünlü Gennadios Scholarios’un 1455 veya 1456 yılında Fatih Sultan Mehmed’in emri üzerine hazırladığı Hıristiyan İtikatnamesidir. Daha sonra Verroria (Karaferye) kadısı Ahmet’in Türkçeye çevirdiği itikatname Grek harfleri ile (anonim) yazılmış, 1584’te Martin Grusius bu ikametnameyi Latin harfli yazı çevrimi ile yayınlamıştır.

Grek alfabesini en çok kullanan, hiç şüphesis, Ortodoks Hıristiyan inancına sahip Anadolulu Karamanlılar olmuştur. Yunanca bilmeyen Karamanlılar dini kitaplarını Grek alfabesi ile yazmış ve yayınlamışlardır. En eski, ilk baskı 1718’de yapılmış olan Gülzâr-i Îmân-i Mesîhî adlı (Amsterdam 1743; İstanbul 1803,1883) din kitabıdır[74]. 18 – 19.yüzyıllarda Karamanlıca Avrupa’da 500 den çok kitap basılmıştır. Karamanlıca eserlerin çoğu standart Türkçe ile değil mahalli Karamanlı lehçesi iledir. Ünlü Macar Türkolog Janos Eskmann bu eserlerin dil özelliklerini incelemiştir.

Anadolu Karamanlıları Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan mübadelede Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Mübadele sırasında sayıları bir milyon civarında olan Karamanlıların yaşlıları Türkçe konuşmuş ve yazmışlardır. Genç kuşak ise, Grekleşmiştir. Türkçeden başka dil bilmeyen Karamanlılarla, anadilleri Rumca’nın yanı sıra Türkçe de bilen Türkiyeli Rumlar için 1840’da İstanbul’da E. Misaelides tarafından Anatoli (Anadolu) gazetesi (Gazeta-yi Anatoli adı ile) Türkiye’de yayınlanan Yunan harfli ilk Türkçe gazetedir[75].

 

  1. d) Türkçenin yazımında kullanılan alfabelerden biri de Ermeni alfabesidir. Türkçeyi Ermeni yazısı ile yazanlar Ukrayna-Polonya Ermenileri ile, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tebaası Ermeni asıllı vatandaşlardır.

Ermeni alfabesi, Ermenilerin Hıristiyanlığı kabul etmelerinden iki yıl sonra, 406 yılında[76] (? 405 veya 412) psikopes Meşrob Maşdots tarafından icat edilmiştir. Mestor model olarak Grek alfabesini almış, fakat buna Pehlevi alfabesinden de birçok harf katmıştır. Mestor ayrıca harflerin adlarını ve sırasını da değiştirmiştir.

Ermeni alfabesi 38 harften oluşur[77] ve Grek alfabesi gibi soldan sağa yazılır. Küçük harflerin normal, Şegaker ve Nodr olmak üzere üç farklı türü vardır.

Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’daki Ermeni devleti 11.yy. ortalarında Selçuklu akınları ile yıkıldıktan sora Ermenilerin büyük bir kısımı Gürcistan’a, Kilikya’ya ve Kırıma göç etmişlerdi. Kıpçak Türklerinin ticaret merkezleri olan Sudak, hem de Ermeni kolonilerinin merkezlerinden biriydi ve Rusya’ya, Bizans’a ve Mısır’a gidip gelen ticaret yolu üzerinde idi.

  1. yüzyılda tamamıyla bir Türk ülkesi haline gelen Kırımda, Ermeniler Kıpçak Türklerine ticari ilişkilerinde aracı ve yardımcı oluyorlardı. Bu nedenle Ermeniler kendi dinlerini, yazılarını ve bir çok Ermenice terimleri muhafıza etmekle beraber, kendi dillerini bırakıp topluca Kıpçak Türkçesini, Kumanca’yı benimsemişlerdi.

Kırım Ermenilerinin bir kısmı, Kral 1. Leos’un daveti ile Batı Ukrayna’ya ve Galiçiya’ya yerleşerek Polonya Ermenileri kolonisini oluşturmuşlardır. Ukrayna ve Polonya Ermenileri kendi dillerini bırakarak Türkçe konuşup, yazmaya başlamışlardır. 1883’te Ukrayna Ermenilerinin merkezi Kamenets – Podolsk’a giden Kuşneryan adlı bir Ermeni gezi notlarında, bu değişim nedeniyle Ermenileri eleştirerek kınamıştır. Kıpçak Türkçesi ile konuşup yazan, bu Ermenilerden Ermeni yazısı ile fakat Türkçe pek çok eser ve belge kalmıştır[78]. Bu, 1559 – 1664 yıllarına ait olan Kamenets – Podolsk cemaati belgelerinin bir kısmı Alman – Faşist işgali döneminde (1941 – 1944) yok edilmişse de bu gün Viyana’da Mehitarist Kitaplığı’nda, Viyana Milli Kütüphanesi’nde, Venedik Mehitarist Kitaplığı’nda, Paris’te Milli Kütüphanede, Breslav, Lvov ve Krakov şehirlerinde daha bir çok yazma bulunmaktadır. Bu el yazmalarının çoğu, dini eserler, vaaz ve dualar, mahkeme kararları, evlilik kayıtları ve başka belgelerdir. Bu el yazmaların arasında Kıpçak Türkçesi grameri ile Ermenice-Kıpçakça-Fransızca bir sözlük de bulunmaktadır. Batılı Türkologlardan Tadeusz Kowalski, Omelyan Pritsak, Edward Tryjarski, Jean Deny, E. Schütz vb. Ermeni Kıpçakçası üzerine araştırmalar yayınlamışlardır.

  1. Tryjarski Ermeni Kıpçakçasının mükemmel sözlüğünü bile hazırlamıştır: “Diktionaire Armeno – kıptchak d’apres trois manuscrits des collections viennoises, I – IV, Warszawa 1968 – 1970”.

1968 yılında E. Schütz, Kamenetsdeki bir papas ailesinin dededen toruna ortaklaşa vücuda getirdikleri, 15. yüzyıl ortalarından 17. yüzyıl ortalarına kadar Kamenets – Podolsk’da meydana gelen olayları günü gününe kaydı yapılan vekayitnameyi – “Kamenets Vekayinamesi”ni yayınlamıştır.

Ermeni Kipçakçası dışında, bir de Ermeni Türkçesi ve onunla meydana getirilmiş bir edebiyat vardır. Kafkasya ve İran’da yaşayan Ermeni şair, yazar ve ozanları kendi yazıları ile, fakat Türkçe, Azerbaycanca, Farsça ve Gürcüce eserler yazmışlardır. Ermeni edebiyatında ünlü simalardan sayılan Eremiya Çelebi Kömürçıyan (1648-1704) Türkçe birçok eserin yazarıdır. Kömürciyan tarih, coğrafya ve takvimler konusunda eserler vermiş, Ermeniceye ve Türkçeye çeviriler yapmıştır.

Tanzimat döneminde İstanbul’da Ermeni yazısı ile Türkçe birçok gazete ve dergi yayımlanmıştır. Bunlardan Ahabir-i Konstantiniyye (1855), Ararat (1869 – 1871), Ceride-i Havadis (1840), Manzume-i Efkâr (1866-1896), Mecmua-i Havadis (1852-1869), Okkabaz (1908) vb Ermeni alfabesiyle Türkçe yayınlara örnek gösterilebilir.[79]

 

  1. e) Türklerin kullandıkları alfabelerden biri de Mani veya Manihey alfabesidir. Bu alfabe Maniheizmi kabul eden Türklerce 8. ve 9. yüzyıllarda kullanılmıştır.

Manihaizm, Mani (215/216-274) adlı bir İranlı tarafından 3.yüzyılda Babil’de ortaya çıkmıştır. Maniheizm evrende birbirine zıt iki ilkenin – Hayır ve Şehrr’in bulunduğuna, bu ilkelerin mücadelesine ve sonunda Kurtuluşa – Hayır’ın galibiyetine inanan bir dindir. Mani’ye göre, eski dinler peygamberleri tarafından geliştirilse de, zamanla saliklerince saptırılmış olduğundan kendisi “peygamberlerin sonuncusu” dur.

Maniheizm 4. yüzyılda Galya ve İspanya’ya, Küzey Afrika’ya, Orta Asya’ya, Çine, Moğolistan’a (8. yy.) kadar yayılmıştır. Fakat Batıda Hıristiyanlığın, Doğuda Budizmin ve Zerdüştlüğün baskısı ile 9.yüzyılda ortadan kalkmıştır.

Manihey alfabesi Ârâmî alfabesinin bitişik olmayan türü ile Süryani alfabesinin bitişik türü arasındaki geçiş şekillerinden birini temsil eden Estrangelo yazısından çıkmıştır. Manihey alfabesi Türkçenin yazımı için Orhun alfabesinden daha az elverişlidir. Manihey ve Uygur alfabeleri Türkçenin ünlülerini yazılmak için aynı sistemi kullanır: Söz başında “o” ve “u” için “elif”,”vav”, “ö” ve “ü” için de “elif”, “vav” ve “ye” kullanır. Sözün ilk hecesindeki “ö”ve”ü” harflerini, “o” ve “u”den ayırt etmek için “vav” ve “ye” yazılmaktadır[80]

Manihey yazısı da, bazı özelliklerine (ünsüzlerin yazımına) göre üstün olduğu Soğd ve Uygur yazıları gibi sağdan sola yazılır[81]. Maniheyist Uygurlardan kalma yazı parçaları Doğu Türkistan’da, Turfan ve Tun-huang’ta bulunmuştur. Yüzyıllarca toprak altında kalan ve tahrip olan bu el yazısının okunabilen kısımları daha da küçülmüştür.

Maniheist Uygurlardan kalma eserlerin içinde en önemlisi Manihey ve Uygur yazısı ile birçok elyazma nüshası bulunan. Huastuanift’tir. Huastuanift bir “günahl çıkartma”, “tövbe etme” kitabıdır. Bu eser Radlov (Petersburg, 1909), A.von Le Gog (Berlin, 1910; JRAS, 1911 ), L.V. Dmitriyeva (Moskova- Leningrad, 1963) tarafından yayımlanmış ve A.von Le Gog’un bir eseri (JRAS, 1911) Türkçeye de çevrilmiştir.

Moğolistan’da Bögü Kağan’ın (759-780) 762’de Maniheizmi kabul edişini anlatan 4 sayfalık bir metin parçası günümüze kadar gelmiştir. Uygur alfabesi ile yazılmış bu metni W.Bang ve Avon Gabain tarafından 1929 yılında yayınlanmıştır[82].

 

  1. f) Eski Türkçe’nin – Uygurcanın kullanmış olduğu alfabelerden bir de Brâhmî yazısıdır. Hint kökenli, Sanskritçe dini metinlerin yazımı için kullanılan bu yazı Budizm ile birlikte Orta Asya’ya yayılmıştır. Brahmî yazısını ilk kullanan Budist Tohar’lar veya Saka’lar bazı yeni işaretler ilâve ederek onu geliştirmişlerdir. Budist Uygurlar da onlardan aldıkları yazılara bazı değişiklikler yaparak kullanmışlardır.

Bir hece yazısı olan Brâhmî yazısı Grek, Ermeni yazıları gibi soldan sağa yazılır.

Brâhmî yazısının kökeni kesin olarak bilinmiyorsa da Sami alfabesinin uzak sürgünlerinden biri olduğu söylenebilir. Bazı bilginlere göre, Güney Arabistan’dan Sabali tüccarlarca Hindistan’a götürülen Sami alfabe türlerinden biri Brâhmî yazısına modellik etmiştir. Alman Bühler’e döre ise Brahmi yazısı Ârâmî kökenlidir. Hint alfabesinin çekirdeğindeki birkaç işaretle eski Sami alfabesi harfleri arasında gerek şekil, gerek ses değeri bakımından büyük benzerlik vardır. Hintliler 22 Sami işaretine bazı değişik ve ilaveler yapmışlardır. Hintliler harfleri satır çizgisinin altına yazdıkları için Sami işaretler Brahmi yazısında tuhaf görünmekte – harfler başı aşağı gelmiş ve çamaşır ipi görünümünü almaktadır. Brâhmî yazısı öğretimi ve eğitimi oldukça zor olduğu için Türkler arasından pek yayılmamış; Turfan ve civarında kısa bir süre 10. ve 11. yüzyıllarda kullanılmıştır[83].

Brâhmî yazılı Eski Türkçe metinlerin sayısı azdır. Turfan’da bulunup Berlin’e getirilmiş, küçük parça veya parçacıklardan oluşan Brâhmî yazılı metinlerin sayısı 100 civarındadır. Brâhmî yazılı Uygurca metinler içerik bakımından tıp, takvim vb. gibi konularla ilgili fragmanlardır. Ait oldukları Eski Türk diyalekti ise Gabain’in “Y.” Diyalekti diye isimlendirmiş olduğu Eski Türk veya Uygur diyalektidir.

Brâhmî yazılı metinlerin değeri yazıların türü ve imla tarzında, şaşırtıcı telâffuz veya söyleniş özelliklerindedir. Uygur, Manihey ve Soğd metinlerinden farklı olan bu özellikler A. von Gabaine göre şöyledir:

  1. Kelime başında “b” yerin daha çok “p” bulunması
  2. “O” ve “ö” ünlülerinin ilk hece dışındaki hecelerde de bulunması
  3. Kapalı “e” (ê) ünlüsünün bulunması
  4. Uzun ünlülerin(“a”,”o”) bulunması

Günümüzde bu özelliklerden birinci ve ikincisi Altay diyalektlerinde, üçüncüsü Azerbaycan Türkçesinde, sonuncu özellik ise Türkmence ve Yakutçada korunmuştur[84].

 

  1. g) Bugünkü bilgilerimize göre, Yabancılar tarafından Türkçe kelimelerin tespitinde kullanılan yazılardan birincisi Çin yazısıdır. Cunkü, eski Türklerin ilişkide bulundukları yerleşik hayat süren ilk uygar kavim Cinlilerdir.

Çinli bilim adamları vakayinamelerinde eski Türklerle ilgili çok önemli bilgiler vermiş, ayrıca özel ad (boy ve kişi adları, toponimler), unvan gibi birçok Türkçe kelimeyi Çin yazısı ile kaydetmişlerdir[85].

Cin yazısı, eski Cin hiyerogliflerinden veya resim yazısından gelişmiş bir hece-kelime yazısındır. Tek heceli Çin yazısı Şang sülalesi döneminde (M.Ö. 1750–1150) ortaya çıkmıştır. En eski Cin yazılarında kullanılan işaret sayısı 2500-3000’e kadar idi. İşaretler ifade ettikleri nesne ve kavramların basit resimlerinden veya sembollerinden (ideogram) ibarettir. Sonralar bu işaretler çizgilere dönüşerek tanınmaz hale gelmiştir. Çinliler işaret sayısını artırmak zorunda kalmış ve 1716’da bu işaretlerin sayı K’ang-hsi sözlüğünde 40.545 idi[86]. Yapıları bakımından bu işaretler en az beş çeşitlidir:

1) İdeogramlar (resim kökenliler)

2) Basit ideogramlar (örneğin sayılar)

3) Birleşik ideogramlar (iki ayrı kavramı temsil eden iki işaretten oluşanlar)

4) Fonetik ödünçlemeler (resimlendirilmeyen bir kavramın eş sesli kelimelerin işareti ile gösterilmesi)

5) Fonetik birleşikler (biri kelimenin anlamını, diğeri fonetik yapısını gösteren iki işaretin birleştirilmesinden meydana gelenler)[87]

 

Cin yazısı yukarıdan aşağıya yazılır, satırlar sağdan sola gider.

Eski Cin kaynaklarındaki Hunca ve Eski Türkçe malzeme şöyle tasnif edilir:

  1. Hun (Hiung-nu) kelimeleri (M.Ö. III. – M.S. IV yy.)
  2. Tö-pa veya Tobgac kelimeleri (IV -VI yy.)
  3. Göktürk (T’u-Küe) dil malzemesi (VI-VIII yy.)
  4. Moğolistan Uygurlarına (VIII-IXyy.) ait malzeme[88]

Hunlara ait 50 küsur kelime ve M.S.329 yılında cereyan eden bir olayla ilgili on işaretten oluşan cümle bulunmaktadır. Japon bilginlerinden Kurakiçhi Shiratorı Hunca kelimeleri Moğolca-Tunguz’ca olduğunu iddia etse de, F.W.K. Miller Hun kelimelerini Türkçeye göre açıklaya bilmiştir.

M.S. 329 yılında Çin yazıtlarında Hunca “Orduya sevket, kumandanı yakala” beyti açıklanmıştır.

T’o-palara (Tabgaç) ait özel adlar ve unvanlardan oluşan 50 küsur kelime Peter Boodberg tarafından Türkçe olarak (eski Türkçede “k’â-p’âk-çin”-kapıcı, “Pi-tê-çên”-bitigçi, yazıcı… ) açıklanmıştır.

Göktürkçe kelimeler Küzey Çu sülalesi (556-581) tarihi Çu-şu’da bulunmuştur. Bu en eski Türkçe kelimeler “T’u-küe”=Türküt (Türkün çoğul hali), “K’i-ku”=Kırkız (Kırgız) gibi kavim adları ile “T’u-men”=Tümen, “K’o-lo”=Kara (?) gibi hükümdar adları, “K’o-ho-tun”=kagatun-katun-hatun,”Ye-hu”=Yabku, “Takuan”=Tarkan gibi unvanlar ve “ko-li”=karı-ihtiyar, “so-ko”=sakal,saç, “fu-lin”=böri-kurt,”ho-lan”=kulan-at gibi cins adlarıdır.[89]

Çin kaynaklarında Batı Göktürklere ait belgeler ünlü Fransız sınologu[90] Edouard Chavannes tarafından 19,yüzyılın başında, Doğu Göktürklere ait bütün belgeler Liu-Mau-Tsai tarafından, Moğolistan Uygurlarına ait belgeler (Uygur hakanın ad ve unvanları) Gustav Schlegel, Hirth, F.W.K. Müller ve Hamilton gibi araştırmacılar tarafından incelenmiş ve yayımlanmıştır[91].

 

4.Sonuç.

Türkçenin ilk şekli hakkında yeterli belge ve bilgi olmadığı için, bir fikir söylemek şimdilik imkânsızdır. Bu devir Türkçesi hakkında az çok bilgi edinmemiz için daha eski metinlerin ortaya çıkması, bu devirde komşu milletlerin dillerinde rastlanan Türkçe kelimelerle, şahıs adları ve unvanların tetkiki, Türkçenin ses ve eklerinin daha eski şekillerinin tespiti ve bunların da kardeş ve akraba dillerin eski şekilleri ile karşılaştırılması gerekir[92].

Türk yazı dilinin ne zaman ve hangi şartlar içinde ortaya çıktığı hakkında bugün henüz katiyetle bir söz söyleyecek bilgiye sahip değiliz. Bu husus, belki Türk Tarihinin en eski devirleri aydınlanıncaya kadar karanlık kalacaktır. Biz Türk yazı dilini Orhun kitabelerinden (8. Yüzyıl başları) itibaren takip edebiliyoruz. O devre ait olan bazı kitabeler belki daha eski tarihlere aittir. Dilin inkişafı göz önünde tutulursa onun eski şekli milâdın ilk senelerine kadar götürülebilir. Milâdın ilk senelerinden 13.yüzyıla kadar devam eden bu yazı dili ses, kelime, cümle ve imlâ bakımından aynı özellikleri taşımaktadır. Türk milletinin 13 yüzyıllık bir zaman içinde ve bir dil sahası birliği olarak geniş bir bölgede coğrafi şartlara göre türlü meşguliyetler ve siyasi teşekkül bakımından birçok zümreler ve temas bakımından farklı muhitler içinde bulunduğu halde bir tek yazı dili kullanması ve bir tek ifadenin hâkim olması, bu kültür camiasının bütün siyasi ve içtimai esasları aydınlatıncaya kadar, bir sır olarak kalacaktır.

Bu 13 asırlık edebi dil örnekleri Kuzeydoğuda tabiat dininde Göktürk yazısı ile Kuzeybatıda Hıristiyan dininde Nasturi yazısı ile, Güneydoğuda Buda dininde Soğd, Uygur ve Pali yazısı ile, Mani dininde Mani ve Uygur yazıları ile ve daha sonra ise İslam dininde, Arap yazısı ile yazılmıştır. Yabancı dinler, değiştirilmiş yabancı alfabeler bir kısım kelimeler haricinde, Türk yazı dilinde hiçbir değişiklik vücuda gelmemiştir. Bu farklı yazı türleri Türk muhitine girince,  yabancı tesirlerin bıraktığı en mühim iz olarak, ancak Türk sayı sisteminin değişmesi gösterilebilir ki, bu fikir de sınırlı eski malzemenin araştırılmasına dayandırılarak söylenebilmektedir; Türkler sayıları yazı ile ifade etmişler, yalnız zaruri hallerde komşularının rakam şekillerini almışlardır. Sonralar ise zaruret karşısında komşularının rakamlarından istifade etmiş, fakat kendi sayı sistemlerinden vazgeçmek mecburiyetinde kalmışlardır[93].

Türkler yazı malzemesi olarak kamış kalem ile fırça ve türleri kullanılmıştır. Kâğıtlar klâsik devirde, kalın, parlak cilâlı ve çoğu zaman ince damalı olduğu halde, son devirde bunlar ipekten ince bir şekilde üretilmişlerdi. Kitap ciltleri de çok çeşitlidir. Klâsik devirde Hindistan’dan gelen ve photi isimli cilt şekli daha çok burkancılar – Budistler tarafından kullanıldığı halde Mani dini mensupları kitaplarını yaprak ortalarından geçen bir dikişle ciltlemişlerdir. Sonralar, Çin usulü ile üstten ciltlenen kitaplar ortaya çıktığını görüyoruz.

Eski Türkçe ile ilgili bütün malzeme dağınık olarak Türkiye dışındaki kütüphanelerde bulunmaktadır. Mezar taşları hariç, diğerleri Berlin, Marburg, Paris, Londra, Stockholm, Leningrad, Pekin ve Kyoto’dadır (Japonya).

Göktürk yazısı 1893’te Vilhelm Thomsen (Danimarka) tarafından, Mani yazısı da F.W.K. Miller tarafından 20.yüzyılın başında çözülmüştür. Eski Türkçe malzemeyi araştıran başlıca bilim adamları şunlardır; V. Thomsen, F.W.K. Müler, A.v.Le Coq, W. Radlov, W. Bang, Raşid Rahmeti ARAT ve A.v.Gabain[94].

Alfabe ve dil konularının araştırılması çok zordur. Bir devlet ve ya her hangi bölgedeki devletlerin ulusal bilim kurumları ile bu konularda belli bir sonuca varmak imkânsızdır. Dünyadaki bütün alfabe ve dillerin tarihi süreç içerisinde başkalarına etkisi olmuş ve ya onlardan etkilenmiştir. Bundan dolayı tarih sahnesinden silinen dil ve alfabeleri, günümüzdeki bütün ulusların, etnik gurup ve azınlıkların dillerini çalışma kapsamı içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu tür çalışmalar ise Uluslararası bilim kurumları tarafından yapılabilir. Ancak bu tür geniş kapsamlı araştırmalarla insanlık tarihinin karanlık sayfalarına ışık tutula ve aydınlatıla bilir. Dillerin sayısında bile, tartışmaların sürdüğü günümüzde alfabeler konusunda ortaklık sağlanamaması doğaldır. Belli bir sonuçlara ulaşılması için daha kapsamlı ve Uluslararası bir düzeyde beklide Dünya Dil Merkezi’nin kurulması ve ortak çalışmaların yürütülmesi ile mümkündür.

 

 

Kaynakçalar:

 

Ahmet Temir. Ural – Altay ve Altay Dilleri. Ural – Altay Dilleri Teorisi. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.3-7.

Ermenice Atölyesi; http://www.ermenikultur.org/ermenice-atolyesi/

İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996

Mehmet SARAY. Ermenistan ve Ermeniler. Kafkas Araştırmaları II, s.1-18, İstanbul 1996

Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Yayına Hazırlayan Doç.Dr. Nadir DEVLET, Marmara Üniversitesi Yayınları No: 509, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları No:1, İstanbul 1992

Muharrem ERGİN. Türklerde yazı ve Alfabeler. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, s.250-292. Ankara 1992

Mustafa S. KAÇALİN, Türkçenin Yazıldığı Alfabeler, “ELİFB” Maddesi, TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, CİLT 11, İstanbul 1995, s.44-49.

Osman Nedim Tuna. Ural – Altay ve Altay Dilleri. Altay Dilleri Teorisi. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.7-59.

Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. Akçağ Yayınları /603, 1 Baskı, Ankara 2004.

Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. ÖRNEKLERLE BUGÜNKÜ TÜRK ALFABESİ, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, 4. Baskı Ankara 1993; 5. baskı: Ankara 1996.

Prof.Dr. Musa DUMAN. ALFABE TARTIŞMALARI ve HARF İNKILÂBI. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü. http://fsmsem.fatihsultan.edu.tr/fsmsem/seismic-performance-of-a-moment-makale-21.html

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Arap Yazısı ile Türkçe Metinler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 9. Eylül 1984, s. 49-54

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Brâhmî Yazısı ile Eski Türkçe Metinler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 8. Ağustos 1984, s. 52-56

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Çin İdeog ramları İle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 11. Kasım 1984, s. 5-8

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Ermeni Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 4. Nisan 1984,s. 6-9

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Göktürk Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 5. Mayıs 1984, s. 6-12

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Grek Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 3. Mart 1984, s. 20-23

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. İbranî yazısı ile türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 1. Ocak 1984, s. 19-21

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Kiril (İslav) Alfabesi ile Türlü Türkçeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 12. Aralık 1984, s. 62-66

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Latin Alfabesi ile Eski ve Yeni Türlü Türkçeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı Ocak 1985, s. 20-28

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Manihey Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 6. Haziran 1984, s. 6-11

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Osmanlıların Arap Alfabesinde Reform Gelişmeleri. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 10. Ekim 1984, s. 63-64

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Soğd ve Uygur Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 7. Temmuz 1984, s. 17-22

Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Süryani alfabesi ile Türkçe Kitabeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 2. Şubat 1984, s. 19-21

Raşid Rahmeti ARAT . Türk Lehçe ve Şiveleri: Türk Milletinin Dili. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.59-68.

Rekin ERTEM, “ELİFB” Maddesi, TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, CİLT 11, İstanbul 1995, s.39-44

Şinasi TEKİN. Türk Lehçe ve Şiveleri: Eski Türkçe. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür -Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.69-120.

TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, KURULTAY TUTANAKLARI, Ankara 1994.

 

 

 

 

[1] Rekin ERTEM, “ELİFB” Maddesi, TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, CİLT 11, İstanbul 1995, s.39-40

[2] Prof.Dr. Musa DUMAN. ALFABE TARTIŞMALARI ve HARF İNKILÂBI. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü. http://fsmsem.fatihsultan.edu.tr/fsmsem/seismic-performance-of-a-moment-makale-21.html

[3] Rekin ERTEM, Adı geçen eseri (A.g.e.), s.44.

[4] TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, KURULTAY TUTANAKLARI (Kültür Komisyonu Başkanı Prof.Dr. Dursun YILDIRIM’IN konuşması), Ankara 1994, s.117

[5] Ahmet Temir. Ural – Altay ve Altay Dilleri. Ural – Altay Dilleri Teorisi. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.4.

[6] Ahmet Temir.a.g.e., s.3-5.

[7] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. Akçağ Yayınları /603, 1 Baskı, Ankara 2004. s.348-349

[8] Osman Nedim Tuna. Ural – Altay ve Altay Dilleri. Altay Dilleri Teorisi. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.11.

[9] Osman Nedim Tuna. A.g.e., s.34-35.

[10] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s. 319

[11] Raşid Rahmeti ARAT. Türk Lehçe ve Şiveleri: Türk Milletinin Dili. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.63-65.

[12] TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, ( Prof.Dr. Dursun YILDIRIM’IN konuşması), s.117

[13] Muharrem ERGİN. Türklerde yazı ve Alfabeler. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür – Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.259.

[14] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Doç. Dr. Nadir DEVLET’in (Türkiye) konuşması, Yayına Hazırlayan Doç. Dr. Nadir DEVLET, Marmara Üniversitesi Yayınları No: 509, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları No:1, İstanbul 1992, s. 14.

[15] TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, KURULTAY TUTANAKLARI ( Dil – Alfabe Komisyonu Başkanı Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN’un konuşması), Ankara 1994, ss.67-68

[16] Mustafa S. KAÇALİN, Türkçenin Yazıldığı Alfabeler, “ELİFB” Maddesi, TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, CİLT 11, İstanbul 1995, s.45.

[17] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Göktürk Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 5. Mayıs 1984, s.12.

[18] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.45.

[19] Muharrem ERGİN. A.g.e., s.259

[20] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Göktürk Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum, s.6

[21] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s.35-37.

[22] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s.168-169.

[23] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Göktürk Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum, s. 10; (Ayrıca, ayrıntılı bilgi için bak: Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s.168-176).

[24] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Göktürk Alfabesiyle Türkçe, tarih ve toplum, s. 12

[25] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s. 136-137

[26] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, s. 359.

[27] KAFESOĞLU, İbrahim. Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996, s.177

[28] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, s. 361.

[29] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.45.

[30] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Soğd ve Uygur Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 7. Temmuz 1984, s. 17.

[31] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s.278-279.

[32] Prof.Dr. Ahmet B. ERCLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s. 263.

[33] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.45.

[34] Muharrem ERGİN. A.g.e., s.260-263

[35] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.46.

[36] Raşid Rahmeti ARAT. A.g.e., s.62-63

[37] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s.230

[38] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Soğd ve Uygur Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum, s. 17-19.

[39]Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Soğd ve Uygur Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum, s. 19.

[40] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.47.

[41] Muharrem ERGİN. A.g.e., s.264.

[42] Bu iki tür dışında bu yazının Rik’a, Ta’lik, Sülüs, Divânî, Celi Divânî, Reyhânî ve Siyâkat gibi çeşitleri de vardır; Ayrıntılı bilgi için bak. Muharrem ERGİN. A.g.e., s.279-289.

[43] Muharrem ERGİN. A.g.e., s.280.

[44] Ligatür – birleşik şekil; Bitişen harfler birbirleri ile türlü birleşik şekiller oluşturur.

[45]Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. s. 297.

[46] Rekin ERTEM, A.g.e., s.41.

[47] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e.,s.47.

[48]Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Arap Yazısı ile Türkçe Metinler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 9. Eylül 1984, s. 49-54.

[49] Muharrem ERGİN. A.g.e., s.268.

[50] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Alovset ABDULLAEV’İN (Azerbaycan- Bakü) Konuşması, s. 28, 36-37.

[51] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.49.

[52] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Kiril (İslav) Alfabesi ile Türlü Türkçeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 12. Aralık 1984, s. 64;( Ayrıca Bknz: Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. ÖRNEKLERLE BUGÜNKÜ TÜRK ALFABESİ, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, Ankara 1993, s.X-XI; Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Yayına Hazırlayan Doç.Dr. Nadir DEVLET, Marmara Üniversitesi Yayınları No: 509, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları No:1, İstanbul 1992, s. 20-53; Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.49)

[53] TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, ( Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN’un konuşması), s. 68.

[54] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Kiril (İslav) Alfabesi ile Türlü Türkçeler. tarih ve toplum, s. 62-66

[55] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Köbey HUSAİNOV’UN (Kazakistan-Alma Ata ) Konuşması, s. 34.

[56] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Dr.Holcigit SANAGULOV’UN (Özbekistan – Taşkent) Konuşması, s. 46-47.

[57] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Prof.Dr. Hasan EREN’İN (Türkiye – Ankara) Konuşması; s. 38-39.

[58] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.48.

[59] TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI, 21–23 MART 1993 ANTALYA, ( Prof.Dr. Ferudun AĞASIOĞLU’un konuşması), Ankara 1994, s.69

[60]Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Kesenbay MUSAEV’İN (Rusya Federasyonu – Moskova) Konuşması, s. 49-50.

[61]Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18–20 Kasım), Nikolay EGEROV’UN (Çuvaşistan – Çeboksarı) konuşması, İstanbul 1992. s. 26.

[62]Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18–20 Kasım), Oturum Başkanı Prof. Dr. Ahmet TEMİR’in (Türkiye) konuşması, İstanbul 1992. s. 21.

[63] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Latin Alfabesi ile Eski ve Yeni Türlü Türkçeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı Ocak 1985, s. 26; Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.48.

[64] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Doç. Dr. Nadir DEVLET’in (Türkiye) konuşması, s. 15; ( Ayrıca Bak. s. 25.)

[65] Rekin ERTEM, A.g.e., s.44.

[66] Prof.Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. ÖRNEKLERLE BUGÜNKÜ TÜRK ALFABESİ, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, 5. baskı: Ankara 1996, s. XIII-XIV.

[67] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Latin Alfabesi ile Eski ve Yeni Türlü Türkçeler. tarih ve toplum, s. 28

[68] Milletlerarası CAĞDAŞ TÜRK ALFABELERİ Sempozyumu (18-20 Kasım), Prof. Dr. Talmas M. GARİPOV’un (Başkurtistan – Ufa) konuşması, s. 24.

[69] Rekin ERTEM, A.g.e., s.42.

[70] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.48

[71] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. İbranî yazısı ile türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 1. Ocak 1984, s. 21

[72] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.48

[73] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Süryani alfabesi ile Türkçe Kitabeler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 2. Şubat 1984, s. 20

[74] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e.,, s.48

[75] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Grek Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 3. Mart 1984, s. 20-21

[76] Mehmet SARAY. Ermenistan ve Ermeniler. Kafkas Araştırmaları II, s.1-18, İstanbul 1996, s.5

[77] Ermenice Atölyesi; http://www.ermenikultur.org/ermenice-atolyesi/

[78] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.48

[79] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Ermeni Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 4. Nisan 1984,s. 7

[80] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.46

[81] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.46

[82] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Manihey Alfabesiyle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 6. Haziran 1984, s. 9

[83] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.46

[84] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Brâhmî Yazısı ile Eski Türkçe Metinler. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 8. Ağustos 1984, s. 54.

[85] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.47

[86] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Çin İdeogramları İle Türkçe. tarih ve toplum. Aylık Ansiklopedik Dergi, Sayı 11. Kasım 1984, s.5

[87] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Çin İdeogramları İle Türkçe. tarih ve toplum, s.5

[88] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Çin İdeogramları İle Türkçe. tarih ve toplum, s.6

[89] Mustafa S. KAÇALİN, A.g.e., s.46

[90] Sinoloji – konu olarak Çin ile ilgili dil, uygarlık, tarih bilgilerini ele alan filoloji.

[91] Prof.Dr.TALÂT TEKİN. Çin İdeogramları İle Türkçe. tarih ve toplum, s.8

[92] Raşid Rahmeti ARAT. A.g.e., s.64.

[93] Raşid Rahmeti ARAT. A.g.e., s.59-60.

[94] Şinasi TEKİN. Türk Lehçe ve Şiveleri: Eski Türkçe. Türk Dünyası El Kitabı. Dil – Kültür -Sanat. İkinci Baskı, Cilt II, Ankara 1992, s.72.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone