Türk’ün Cumhuriyeti, Düşmanın Azabı

Bazı günler vardır ki kiminin yas, kiminin toy günüdür. Zaferin olduğu bir yerde, galip de mağlup da mutlaka vardır. Bugün, yüce Türk milletinin, devlet ve vatanın bekası için, cumhuriyeti için, dualar ettiği, temennilerde bulunduğu, kendi usulünce kutladığı kutlu bir gündür. 29 Ekim 1923, asırlarca uykuya geçirilmiş yüce bir bilincin, Türklük bilincinin, “Türkçü hekimler” tarafından yeniden uyandırıldığı; “Türkçü öğretmenler” tarafından işlenmeye başladığı gündür. Ebedi Başkomutan, Başöğretmen, Başhekimin “ilelebet payidar” kalacağını ilan ettiği cumhuriyetin günüdür bugün.

Cumhuriyetin 96.yılı, reklamcıların 96 yıllık çilesidir. Bölücülerin 96 yıllık kabusudur. Kula kul olma hevesindekilerin, 96 yıllık gizli kulluğudur. Bugün, Türk milletinin dualarına, beddualarla karşılık verenler olacaktır. Bedduacıların ağızları farklı olsa da, zihinleri birdir. Düşmanlıkları birdir. Zehirleri aynı zehirdir. Türk milleti isim ve nesneyi ilişkilendirmeyi sever ama bilir ki bazen isim ve nesneler başka, düşmanlıklar birdir.

Plan Carpin, Türk yurduna geldikten sonraki gözlemlerini şöyle aktarır: “Her şeyin ateşle arındırıldığına inanmaktadırlar. Dolayısıyla, elçilerin veya prenslerin veya diğer herhangi bir yabancı kişinin gelmesi halinde, bu kişilerin ve getirdiği hediyelerin tehlikeli olması, onların büyü yapmaları veya zehir getirmeleri veya herhangi bir kötülük yapmaları ihtimaline karşı arınmalarını sağlamak için iki ateş arasından geçmeleri gerekmektedir.”

Bazı inançlar, dinler değişse de, bilinçli veya bilinçsiz şekilde, onu taşıyan toplumda yaşamaya devam eder. O inançlar karaktere öyle bir işlemiştir ki terk edildiği düşünülse de kültürün genetiğine işlenir ve farklı şekillerde, beklenmeyen durumlarda kendini gösterir.

İşte atalarımız, 1919’da bir ateş yaktılar ki bu sefer düşmanın kendisini değil, vatan toprağını düşmandan arındırdılar. Eski kamların ateş etrafındaki dansları, Türk milletinin savaş dansına döndü. Nihayet, piyon ateşte odun olup yandı ve onları besleyenler topraklarımızı terk etmek zorunda kaldı.

Tonyukuk şöyle der: “Düşman çevremizde ocak gibiydi. Biz içinde ateş idik. Öylece otururduk.”

1000 yıl önce böyleydi. 100 yıl önce böyleydi. Haritayı açın ve bakın: Bugün de aynen böyledir.

Türk yurdunda uyku, gaflet olmadığı sürece, yabancının yabancı olduğu bilindiği sürece, kendinden olana düşmanlık değil kardeşlik duygusu beslendiği sürece, başta bilim olmak üzere her türlü alan art niyetli yabancılardan temizlendiği sürece, refah ve bolluk içinde yaşayacağız. Ancak bunlar olmazsa ne olur?

Bilelim: Nasıl bizim yaktığımız ateşin rengi değiştiyse, düşman zehrinin rengi de değişmiştir. Bugün kağan sofrasında vücut değil beyin zehirlenmektedir. Düşman zehri, artık doğrudan bilinci hedef almaktadır. Dün, ne yediğimize, ne içtiğimize dikkat etmediğimizde nasıl bölündüysek, nasıl içimize fitne düştüyse ve devlet güneşimiz bulutlara gizlendiyse, bugün de o günlerden ders alıp ne okuduğumuza, ne izlediğimize, ne dinlediğimize dikkat etmek zorundayız. “Çinli çaşıtlar” bu kez hedefe mideden gitmiyor.

Gayet doğal ve hakkımız olduğu için, Atilla ve ordusunun, atın üstünde heykel gibi durduğu gün, karşısındaki Papa ve ordusunun yerinde duramadığını, barış isterken ne denli gülünç duruma düştüğünü okur, hatırlar, gururlanırız. Ancak unuttuğumuz bir şey vardır: 18.yy Batılı bilim insanlarının “Hint-Avrupa” merkezli anlayışları öyle bir takıntı olmuştur ki birçok olay gibi bunun da perde arkası unutulmuştur.

18.yy kafasından sıyrılamayanların “barbar” ilan ettiği Atilla, o gün (ve hatta bugün) pek çok milletin iştahını kabartan Roma’yı, “barış” istendiği zaman affetmiştir. Medeni (!) Batılıların petrol görünce kabaran iştahı, asırlar öncesinin Atilla’sında, onu yetiştiren Türk milletinde yoktu. Batı o gün barış istemiş, Batı’ya medeniyet götüren Atilla da affetmiştir.

Türk milleti bozguncu değildir. Batılıların sadece söylemlerinde kalan barış için savaş, Türk milletinin tarihi ülküsüdür. Bu hamaset değildir, gerçekliktir. Bu ülkü, ebedi Başkomutanın “Yurtta barış, dünyada barış.” sözleriyle özetlenmiştir.

Bunları neden anlattığıma geleceğim.

Artık hemen herkesin bildiği, konspirasyon teorisyenlerinden bilim insanlarına kadar kabul ettiği bir anlayış vardır: “Ordo ab chao” (Kaostan düzen). Batılıları özetleyen anlayış budur. Onlar, düzenlerini fitneden, savaştan, katliamdan kurar. Batı, bir yerde önce kaos yaratır; dünya dengelerini kendi menfaatine göre değiştirmek istediğinde dünya savaşları çıkarması gibi. Sonra kendince bir düzen kurar ki bu düzen, çağdaşlık maskesi altına gizlenmiş bir sömürü düzenidir.

“Yurtta barış, dünyada barış” sözü bunun karşı tezi, karşı ülküsüdür. Biz, öyle bir coğrafyayla, bir ülkeyle ya da bir şehirle oyalanacak bir millet değiliz. Tarih boyunca büyük amaçlarımız, büyük atılımlarımız olmuştur. Bugün de nerede kaosun askerleri varsa, mutlaka onun karşısında Tanrının kırbacı Atilla vardır.

Bizim ülkümüzün, bizim tezimizin sönmez bir ateş gibi yandığı ocak, şanlı Türk ordusudur. Bu sebepledir ki ciğeri bu ateşi söndürmeye yetmeyecek olan iç ve dış düşmanların daimi hedefidir. Buna karşın, manevi yönü her şeyiyle Türk’ten var edilmiş bu kahraman ordu, gücüne güç katarak görevini yapmaya devam etmektedir. Yine bu kahraman ve fedakar ordu, Türk milletinin vücut bulmuş hali olmaya ilelebet devam edecektir.

Bugün ister bağımsız ister bağımlı olarak yaşasın, her Türk topluluğu kanıyla, zihniyle, diliyle, ruhuyla özgürdür. Biz eğer özgürlüğümüzü kaybetmiş olsaydık, sömürgeci güçlerin ana hedefi olmayacaktık. Bunun içindir ki her gün binlerce adi saldırıya maruz kalmaktayız. Bu noktada, Gökalp’ı, kendi sözleriyle yad edelim:

“Vur, eski kölesi, utandır onu!

Bırakma uyusun, uyandır onu!”

Basit bir millet değiliz. Dostluklarımız, düşmanlıklarımız da basit değildir. Ülkümüze karşı olanlar, ülkü meşalesini tutan ellere elbette düşman olacaktır. Bütün Türk yurtları birleşinceye kadar mücadele edeceğiz.

Batı, Rus, Çin, veya Arap birliğine girmiş olduğumuzu görmektense, Türk birliği için mücadele ederken onu göremeden ölmeyi tercih eder ve bunu şeref sayarız.

Türk cumhuriyetinin 96.yılı kutlu olsun. Bu 96, ilk 96 değildir ve düşmanlarımız için kötü haber: 96’lar hiç bitmeyecektir.

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone