ÜÇ BÜYÜK TÜRKÇÜ- Taner Ünal

üç

.

ÜÇ BÜYÜK TÜRKÇÜ
“ZİYA GÖKALP”, “ATATÜRK”, “NİHAL ATSIZ”

Ziya Gökalp, Balkan Harbi’nin sonunda yazdığı, “Türkleşmek İslâmlaşmak muasırlaşmak” adlı eserinde şöyle başlar: “Memleketimizde üç fikir cereyanı vardır. Bu cereyanların tarihi tetkik olunursa görülür ki mütefekkirlerimiz önce muasırlaşmak lüzumunu hissetmişlerdir. Üçüncü Selim zamanında başlayan bu temayüle, meşrutiyet inkılâbından sonra İslâmlaşmak emeli iltihak etti. Son zamanlarda bir de Türkleşmek cereyanı çıktı. Dikkat edilirse, bu üç fikrin de hakiki ihtiyaçlardan ortaya çıktığı görülür.”
Ziya Gökalp sakin ve ikna edici tavırlarıyla İttihat ve Terakki üzerinde etkili olmuş onların temel politikalarının oluşmasıyla Türkçülük fikrinin devlet politikası haline gelmesinde fevkalade etkili olmuştur.
İttihatçılar, “Türkleşme”, “İslâmlaşma” ve “Garplılaşma” ideallerinin hepsine birden sarılmışlar; ”Türkleşme” faaliyetlerini, kültürel bir hadiseden daha ileri götürememişlerdi.
Büyük Harbin sonunda, bütün Arap yarımadasını kaybettik. Elimizde sadece Anadolu kalmıştı. Bu topraklarda yaşayan Müslümanların ekseriyeti Türk’tü. Bu nedenle, artık “İslâmcılık” görüşünün bu enkazın içerisinde yapacağı bir iş kalmamış, bu fikriyat Arabistan topraklarında bilmedikleri yerlerde Arapların ihanetine uğramış yüz binlerce Türk’ün Arap din kardeşleri tarafından geri dönüş yollarında arkadan hançerlenerek katledilmesiyle yok olup gitmişti
Garp denen şey ise bizim kendisine gitmemize gerek kalmadan ayağımızın dibine kadar gelmiş, Marmara Denizi’ndeki ve İzmir Körfezi’ndeki düşman savaş gemilerinin namluları burnumuzun dibine dayanmıştı.
Birinci dünya savaşının Mondros’la neticelenmesi üzerine ittihatçılar iktidarı kaybetti. Düşman yurdu işgale başladı. Bir çöküş dönemine girilmişti. O çöküş içerisinde zaten sağlam temellere oturmamış “Türkçülük”, “İslamcılık” ve “Garpçılık” düşünce sisteminin bir anlamı kalmamıştı.
Genel olarak gayri Türk ve Gayri Milli unsurların İngilizler ve bütün Türk düşmanı unsurlarla işbirliğinden müteşekkil “Hürriyet-i İtilâf Partisi”, “İslâm” söylemini bir maske olarak kullanıyor, Alenen Kuvay-ı Millîci (Milliyetçi) düşmanlığı yapıyordu.
İstanbul basını ve gazetecileri Millî Mücadele’nin adamlarına karşı Milliciliği bir küfür gibi kullanıyorlar, Milliyetçiliği, Müslümanlığın arasına sokulmuş bir tefrika olarak nitelendiriyorlardı. Cemiyetlerin adlarının arkasına veya önüne “İslam” konulurken adı Millî olan kütüphanelerin bile ismi, “Kütüphane-i İslâm” olarak değiştiriliyor, ülkede Millî olan ne varsa, onunla adeta harp ediliyordu.
İşte bu dönemde Atatürk, Türk Milliyetçiliğinin sembolü ve önderi olarak ortaya çıktı. Bütün Millî mücadele boyunca Ankara, Milliyetçiliği temsil etti. Kurtuluş Savaşı’nın bütün sıfatları ve tabirleri, buram buram Milliyetçilik kokuyor, Bu da İslâmcıları çileden çıkarıyordu.”Millî Mücadele”, “Millî İstiklâl”, “Millî Hareket”, “Millî Zafer”, “Büyük Millet Meclisi”, “Hakimiyet’i Millîye”, “Kuvay-ı Millîye” Kurtuluş Savaşı’nın sözlüğünde, katıksız bir Milliyetçilik mefhumunun bütün manalarını içine alıyordu..
Atatürk, Samsun’a ayak bastığı günden başlayarak bütün nutuklarında Türk Milleti’ne olan güvenini, Türklerin kurtuluşuna, atılımına ve dirilişine ait bütün prensipleri açıklarken, Milliyetçiliği ön plana çıkararak, kurulacak yeni devletin temel direklerinin “Türkçülük” – “Milliyetçilik” olacağını ilân ediyordu. Yani sadece ordular ve hükümetler değil, aynı zamanda “İslâmcılık” ile “Milliyetçilik” savaşıyordu.
Hâlbuki İslamcılığın ve Hilafetin hiçbir işe yaramayacağı Padişah’ın kutsal savaş tebliğine, Türkler’den başka uyan bir tek Müslüman ülke çıkmamasıyla belli olmuştu. Bu, İtilafçıların akıllarını başına getirmedi. Kaldı ki Çanakkale Savaşları ve 1.Dünya Savaşlarında “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı” açıkça ortaya çıkmıştı. Devşirmelerin iktidarı sayılan Hürriyet-i İtilafçılar bunu da görmek istemediler.
Büyük Önder, Konya Türk Ocağı’nda Mart 1923’te yaptığı konuşmada şöyle diyordu; “Bir Milliyet prensibi vardır; bir de onu dağılmaya sevk etmek isteyen nazariyat vardır. (İslâm tacirlerini kasdediyor) Lâkin milliyet nazariyesini, milliyet fikrini, milletlerdeki milliyet mefkuresini dağıtmaya çalışan nazariyelerin, dünya üzerinde kabiliyeti tatbikiyesi bulunamamıştır. Çünkü Tarih vukuat, hadisat ve müşahedat, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta, fiili tecrübelere rağmen gene milliyet hissinin öldürülemediği ve onun gene yaşadığı görülmektedir”
Kurtuluş Harbi’nde, Millî heyecana dini heyecanın karışmasının sebebi fertleri birbirine bağlayan Milli duyguların kuvvetlendirilmesi idi. O zamanın dini duyguları bile, Milliyetçiliğin ötesinde Irkçıydı.
Millî mücadeleden evvel “Millet” ve “Irk” kelimeleri kullanmayan Mehmet Akif, İstiklâl Savaşı sırasında koyu bir milliyetçi kesilmiş, İstiklâl Marşı’nda “Irk” ve “Millet” kelimelerinden bir kaç defa bahsetmiş “Kahraman Irkıma bir gül” veya “Ebediyen sana yok ırkıma yok İzmihlâl” diyerek adeta haykırmıştır.
İzmir’in işgali sırasında, Halide Edip, Sultanahmet meydanında yaptığı ateşli konuşmasında “Müslümanlar, Türkler” diye başlar. Ancak miting’de kullanılan cümleleri ve nutkun muhtevasını incelediğinizde yüzde yüz milliyetçi bir konuşma yapıldığını “Müslümanlar” sözünün dahi milliyetçi manada kullanıldığını görürsünüz.
Meselâ o mitinglerde konuşan Hamdullah Suphi şunları söylüyordu: “Biz, bütün bir millet efradını birbirine bağlayan binlerce can, kan ve dil rabıtalarından maada birde felâket ve iman bağıyla birbirimize bağlandık ve yemin ettik. Trakya’nın, Anadolu’nun ve İstanbul’un Türk birliği parçalanamaz.!”
Tam millî mücadelenin ortasında, İshak Refet’in manzumesi dillerde dolaşmaya başladı,
“Ne Mutlu bana ki Türk yaratıldım,
Gönlümün en yüksek gururudur bu ;
Ne esir edildim ne satıldım,
Türk benliği Türklük şuurudur bu,”
Misak-ı Millî, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ve Sakarya, Hürriyeti itilafçıların kin ve nefret bürümüş gözlerini açmaya kâfi gelmedi.
Sakarya’da millet varoluş-yok oluş kavgası verirken, Dürrizade Efendi, Türk milliyetçileri hakkındaki fetvalarına devam ediyor; Anzavur kuvvetleri Kuvay-ı Milliyeci katliamına devam ediyordu..
İslâmcılık Hürriyet-i itilaf ile bir defa daha iflas etmiş, Türk Milliyetçileri kazanmıştı. İhanet halindeki devşirmelerin İslâmcılık maskesi İstanbul’dan İtilâf donanma gemileri ile uzaklaşmış; Osmanlılık Politikası, İzmit’te Ali Kemal”le birlikte asılmıştı.
Son Türklerin kurtuluş savaşları, zaferle bitmişti. Ziya Gökalp’in Balkan Harbi’nde ortaya sürdüğü “Muasırlaşmak” (Sonradan “Garplılaşmak”), “İslâmlaşmak” ve “Türkleşmek” fikirlerinden, sadece “Türkleşmek” ayakta kalmıştı. Kaldı ki Osmanlı Türkçülerinin fikirleri ağır yaralıydı. Osmanlı Türkçüleri’nin iddia ettikleri gibi “Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden kuvveti merkeziye İslâm kuvveti” değildi Artık “Osmanlı’lık demek Türk’lüğün, Arap’lığın, Rum’luğun, Ermeni’liğin heyeti mecmuası demek” olamadığı, son savaşta görülmüş, hayallere dayalı fikirler göçmüştü. Artık “Osmanlı”lığın hiç bir işe yaramayacağı belli olmuştu. O halde, “Osmanlılık” tanımı devlet unvanı olarak bile kalamazdı. Madem bu devleti gerçek sahibi olan Türkler kurtarmışlar, devletin adı Türklerin yurdu, yani “Türkiye” olmalıydı.
Artık Osmanlı Türkçülüğü’nün de Osmanlı Garpçılığı’nın da kangren olmuş kısımlarını kesip atarak, yeni devletin esasları tespit edilmeliydi.
Böyle bir milletin siyasi istiklâlini Avrupa devletlerine kabul ettirdikten sonra, içeride artık Tanzimat’ın veya Meşrutiyet’in eğitim ve sosyal sistemlerinin, ülkeyi ileri taşımayacağı belli idi.
Türk milleti, o güne kadar hem “Şarklı” hem “Garplı” idi. Hem “İslâmcı” hem “Milliyetçi” idi.. Yarı alafranga yarı alaturka idi.
3.Selim’den Abdülhamit’e kadar bütün padişahlar, bu sistemin içerisinde ülkeyi ileri götürme mücadelesi vermiş, başaramamışlardı. Tanzimat ve Meşrutiyet sistemleri, yarım adamlar yetiştiriyor; bu adamlar yarım adımlar atabiliyorlardı.
Türk düşüncesini “Siyamlı İkizler” gibi birbirine yapışık, ancak birbiri ile alâkası bulunmayan; hatta birbirinin karşısında yer alan fikir ve temayüllerden kurtarmak, kavramları hakiki yerlerine oturtmak lazımdı.
Atatürk, işte bu operasyonu yaptı. Geçmişteki “Türkçülük”, “İslamcılık”, “Garpçılık” üçlüsü ile oluşan tanımlama ve düşünce sisteminin tamamını kesip attı. Artık kendi varlığından ve kendi prensiplerinden zerrece taviz vermeyen, müstakil ve kendi kendine bol bol yetecek yeni bir “Milliyetçilik”- “Türkçülük” anlayışı doğuyordu.
Atatürk, Osmanlı döneminin sonlarında başlayan, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle zayıf bir kültür hareketine dönüşen, Osmanlıcı “Türkçülük” anlayışını, tümden değiştirerek Türklüğe dayalı, gerçek manasıyla esaslarını tespit ettiği “Türkçülük” fikriyatını dile getirmeden “Milliyetçilik görüş ve düşünce sistemi (ideolojisi) ” olarak ifade etmek suretiyle, “Milliyetçilik” ideolojisini aksiyon haline getirerek, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmış, “Türk Milliyetçiliği”ni – “Türkçülüğü” devletin millî politikası haline getirmiştir.
Dönemin ünlü fikir adamlarından Dr. Selahattin Ertürk Hocaoğlu, “Türkçülük ve Kemalizm” adlı makalesinde şöyle diyor: “Türkiye’de bir inkılap yapıldığı kabul edildiğine göre, bu inkılabın bir fikri dayanağı olacaktır. Türk inkılabının fikri zemini nereden gelmektedir” sorusundan sonra şu cevabı veriyor: “İhtilallerin dayandığı fikriyat, daha önce Türk cemiyetinde mevcut bulunan üç cereyandan (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) birinin, yani Türkçülüğün tatbikatı olabilir. Nitekim öyle olmuştur. Mustafa Kemal, İttihat ve Terakkicilerin tatbik edemedikleri ‘Türkçülük’ idealini tatbik etmek istemiş; fakat bunu söylemeden yapmayı tercih etmiştir.”
Atatürk 1935 yılında bir vesileyle gençliğe şöyle sesleniyordu:
“Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.”
Atatürk Türk Milletini şöyle tarif ediyordu :
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin; kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Atatürk millet’i şöyle tarif etmişti “Millet, dil, kültür ve mefkûre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve içtimaî heyettir”.
Bu tarifi tamamlamak için ise “Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır…”
“Türk dili Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının menfaatlerinin, elhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” diyerek Türkçe’nin önemini işaret ediyordu.
Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna, bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” diyerek Türkçe konuşmanın önemini işaret etmiştir. Atatürk Türkçecidir. Türkçecilik Türk dilini sevmek, onun büyüklüğüne ve üstünlüğüne inanmak, varlığını korumak, onu başka dillere karşı müdafaa etmek, sadeliğini sağlamak ve kudretli bir edebiyat dili haline getirmek demektir. Görüldüğü gibi Türkçecilik Türkçülüğün dildeki tezahürüdür.
“Bu vesileyle muhterem milletime şunu tavsiye etmek isterim ki, başına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliyi tayin etmekten bir an fariğ olmasın.”
Mahmut Esat Bozkurt Atatürk İhtilali isimli eserinde Atatürk’ün “Kanını taşıyandan başkasına inanma!” sözlerini aktarırken şunları söylüyor :
“Atatürk Türkçüdür. Atatürk’ün bakış açısını içtimai hadiselerin sebeplerini antropolojik temele dayandırmak bakımından ele alındığı taktirde; “Muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut” olduğunu ifade eden Türkçülük, kendi ırkının üstünlüğünü iddia etmek bakımından ele alındığı taktirde, “Bir Türk cihana bedel” diyen, milleti tarif ederken mühim bir unsur olarak kan birliğini de alan ve bu fikrin parti tüzüğüne geçirdiği gibi mektep sıralarında okunacak kitapların yazarlarına da empoze eden Mustafa Kemal’in Türkçülüğü inkar edilebilir mi?… “
Türk tarihinin derinliklerine inmek ve Anadolu tarihinin Türklüğünü ispat etmek isteyen Atatürk, Türkçü bir yaklaşımla Türk Tarih Kurumu’nu kurmuş “Türk tarih tezini” ortaya atarak Hint Avrupa nazariyesini çökertmiş, milli bir tarih anlayışı gerçekleştirmiştir.
Türk Dil Encümeni’ni kurarak çok kısa bir sürede Osmanlıca’dan Halkın Türkçe’sine dönüş gerçekleştirilmiş, “Türkçe’nin Türkiye’ye hakim olması” için elden gelen yapılmıştır. “Güneş Dil teorisini” ortaya atmış, Türk dilinin diğer dillerden üstün olduğunu ve bütün dillerin anasının Türkçe olduğunu ispat etme gayretini sürdürmüştür.
Türk folkloru, Türk kültürü üzerinde çalışmalar yaptırmış, Dış Türklerle ciddi bir şekilde ilgilenmiştir. Üniversitelerde Türk Kan Grupları , Türk Kafa Tasları , Türk Saçları, Türk Beyinlerinin incelenmesi, doktora konusu olarak seçilmiş, Yabancı uzmanların da davet edilmesi ile binlerce kafatası üzerinde Antropolojik ve Antropometrik deneyler yaptırılmış, bu gün halen bilimsel özelliğini muhafaza eden bu çalışmalar neticesinde Anadolu’nun doğusuyla Batısıyla Kuzey ve Güneyiyle Türk olduğu kanıtlanmış, Türkiye’de yaşayan ve kendini farklı kavimlerden sanan kişilerin Türk oldukları, yabancı uzmanların da gözleri önünde bilimsel olarak kayıt altına alınmış, emperyalizmin azınlıkçı faaliyetleri ile Türkiye’nin bir “Helen Yurdu” olduğu şeklindeki iddialarının önü kesilmiş, “Türkiye’nin Doğusuyla Batısıyla Kuzeyiyle Güneyiyle aynı cevherin damarları olduğu” ve bilinen “7000 yıllık tarihinde bir Türk beşiği” olduğu bizzat Atatürk tarafından ifade edilmiştir. Atatürk tarafından hazırlatılan İnkılap dersleri ile onun döneminde yayınlanan dergiler bu gün için artık ifadesi kabil olmayan Türkçü söylemleri içermektedir. . Bu inkılap derslerinde kan esasına, ırka inanmak inkılabın ilk başta gelen şartı sayılıyordu. Bu inkılâp derslerini hazırlayarak- hazırlatarak Recep Peker’i üniversitelere gönderip ders verdiren Atatürk’tür. İşin garip tarafı bu inkılap derslerinde bahsedilenlerin hiç birisi Türk düşmanlarının ağızlarına sakız yaptıkları “Batı yanlısı Atatürk İlke ve İnkılapları ”ile alakalı değildir. Türk İnkılâbının özü yukarıda ifade ettiğimiz gibi “Türkçülüktür” – “Türk Milliyetçiliğidir”.
“Türk Milletini tarihte hak ettiği şanlı yerine oturtmak ülküsünü benimseyerek yılmadan çalışmak, damarlarındaki asil kana, cevhere, Türk ırkına ve Türk tarihine güvenmek, Türk Kültürünü, Türk Milletini yükselten ve büyük millet yapan hasletlerini sevmek ve sevdirmeye çalışmak, yüzyıllardır yaşanan sıkıntılar nedeniyle iktisaden kalkınmış milletlerle aramızda meydana gelmiş eksikleri tamamlayarak yüksek Türk Kültür ve Medeniyetini zirveye çıkarmak…” İşte Türk inkılâbının bütün unsurları hep bu ana gayeye, bu hedefe ulaşmak için ancak birer zaruri vasıtadan ibarettir.
Dr. Selahattin Ertürk Hocaoğlu, Türkçülük ve Kemalizm adlı makalesinde şöyle diyor: “Türkiye’de bir inkılap yapıldığı kabul edildiğine göre, bu inkılabın bir fikri dayanağı olacaktır. Türk inkılabının fikri zemini nereden gelmektedir” sorusundan sonra şu cevabı veriyor: “İhtilallerin dayandığı fikriyat, daha önce Türk cemiyetinde mevcut bulunan üç cereyandan İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük” birinin, yani “Türkçülüğün” tatbikatı olabilir. Nitekim öyle olmuştur.
Prof. Dr. Hikmet Tanyu “Mustafa Kemal, İttihat ve Terakkicilerin tatbik edemedikleri Türkçülük idealini tatbik etmek istemiş; fakat bunu söylemeden yapmayı tercih etmiştir.” derken önemli bir gerçeği ifade etmektedir
Atatürk dönemindeki marşlar bile o dönemde milli şuurun ulaştığı zirvenin anlaşılması bakımından dikkate değer:
İstiklal Marşından: “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal”, “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal”. “Onuncu yıl Marşından: “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız”; Harbiye Marşından; “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”; Yedek Subay Marşından “Türklüğün öz cevheri taşar temiz kanından”; Kuleli Marşından; “Hayat umar Vatan tatlı sesinden: “Miras kalan asil kanla ceddinden”; Piyade Marşından: “Alnımda ırkımın hilali…”Bu söylemler bizim bu gün toplum olarak kabul ettiğimiz soy bütünlüğünü esas alan bakış açısının daha ilerisinde, ırka dayalı bir milliyetçi anlayışı temsil eden ifadelerdir.
Ord. Prof. Vasfi Raşit Sevig şunları söylüyor: “Her istiklal iddiası milliyet iddiasına dayanır. Bunun içindir ki “Bilelim ki mili benliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin şikarıdır.” Diyen Atatürk’ün esaslı bir vazife olarak telakki eylediği milliyetçilik, milli fikri kuvvetleştirmek, milli istiklali tamamlamak, milli faaliyeti genişletmek gibi şekiller ve gayeler alır. Kemalciliğin mahiyeti ateşli bir milliyetçiliktir. Atatürk der ki: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar TÜRK HARSİYLE (kültürüyle) meşbu olursa, o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”
Ziya Gökalp’ten bahsederken ona mal edilen Türkçülüğe alternatif olarak kılıflanarak Türkçülüğe – Türk Milliyetçiliğine büyük zararlar veren bu gün yaşadığımız büyük tehdit ve tehlikelerin oluşmasında mesnet görevini ifa eden “Türk İslam Sentezi” hakkında Gökalp’in görüş ve düşüncelerine yer vermek istiyoruz.
Ziya Gökalp Meşrutiyet döneminde İslam Türkçülüğünü savunmaktayken bu düşüncelerinin tehlikelerini ebediyete intikalinden bir yıl önce farkına varmıştır. Ankara’da yeni Türk Devleti’nin kurulup yürümeğe başladığı sıralarda yayımladığı “Türkçülüğün Esasları” kitabında, Türk – İslam kaynaşmasına ilişkin bir düşünceye yer vermediği gibi böyle bir düşüncenin zararlarını anlatmıştır
Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları isimli eserinde şunları söylüyor :
“Bir zamanlar İttihad-ı İslam ülküsü Müslüman kavimlerin bağımsızlığa kavuşmasını, ülkelerinin sömürge halinden kurtulmasını sağlar sanılıyordu.
Halbuki ameli tecrübeler gösterdi ki İslam ittihadı bir taraftan teokrasi ve klerikalizm gibi irticai cereyanları doğurduğundan, öte yandan da İslam alemlinde milliyet mefkurelerinin ve milli vicdanların uyanmasına aleyhtar bulunduğundan Müslüman kavimlerin gelişmesine engel olduğu gibi bağımsızlığına da engeldir.
Çünkü İslam âleminde milli vicdanın gelişmesine engel olmak, Müslüman milletlerin bağımsızlığına engel olmak demektir.
Teokrasi ve klerikalizm cereyanları ise cemiyetlerin geride kalmasına hatta gittikçe gerilemesine en büyük sebeptir.
O halde ne yapmalı? Her şeyden önce gerek ülkemizde, gerek öteki İslam ülkelerinde daima Milliyetçiliği uyandırmaya ve kuvvetlendirmeye çalışmalı, çünkü bütün gelişmelerin kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli istiklalin kaynak ve dayanağı yalnız odur.”
“Hâlbuki Anadolu İnkılâbı’na kadar devletimizin, milletimizin hatta lisanımızın adları “Osmanlı” sözcüğüydü. “Türk” sözcüğü ağza bile alınmazdı. Hiç kimse “Ben Türküm” demeye cesaret edemezdi.”
“Türkçülük hiçbir zaman klerikalizm (Siyasi ümmetçilik-İslamcılık)’ve teokrasi(Dine dayalı yönetim) ile bağdaşamaz.”
“İslamcılık“19. Yüzyılda İngiltere de Mİ6 tarafından yürütülen bir projedir. Bu gün bu projeyi ABD yürütmektedir. Siyasi Ümmetçi bir söylemdir. Türklüğe karşı tezgâhlanmış bir oyundur. Dinin siyasi çıkarlar için kullanılması ülke bağımsızlığı için tehlikelidir.
Türk İslam sentezi, içerisinde “İslamcılık” denilen “Milliyetçilik” nazariyesini reddeden, demirden bir elin dışında, Türklükle süslenmiş estetik bir görüntüsü olan zarif bir eldivenden oluşan tehlikeli bir demir yumruktur.
Kadife eldiven içindeki bu demir yumruk en kritik zamanlarda Siyasi Ümmetçilerin yanında yer almak suretiyle Türk milliyetçilerini hedef seçmekte ve yaralamaktadır
Nitekim Ziya Gökalp, Atatürk’ü tanıdıktan sonra ona hayran kalmış, onun peşpeşe gerçekleştirmekte olduğu faaliyetleri hayranlıkla izlemiş “Atatürk’ün bir Türk Devrimcisi olarak, Devşirmelerin egemenliğini esas almış müesseseleri bir hamlede yıkmasını Türk milliyetçiliğinin –Türkçülüğün önünde engin ufuklar açtığını” görerek muhtemelen mutluluk içerisinde ebediyete intikal etmiştir.
20 Yüzyıl Türkçülüğünün üç büyük ismi Ziya Gökalp Atatürk ve Nihal Atsız’dır. Ancak “Türkçülük”ten bahsedildiğinde Nihal Atsız akla gelir. Ziya Gökalp Türkçülüğün Sosyolojik yönünü ortaya koymuş, üstün niteliklere sahip bir bilim adamıdır.
Atatürk “Türkçülüğü bir devlet politikası haline getirmiş” dahi önderimizdir.
Nihal Atsız ise “Türk Tarihi”, “Türk Edebiyatı” ile ilgili şaheser eserler veren bir bilim adamı olmasına rağmen maruz kaldığı her türlü hadiseyi olgunlukla karşılayarak, her şart altında fikirlerini tavizsizce sürdürmesini bilmiş “Yüksek Türklük şuurunu”,”Türkçülüğü” en berrak şekilde ifade ederek Türk Milletinin kalbine, zihnine nakşetmiştir.
Nihal Atsız, Türklüğün, Türkçülüğün yılmaz savaşçısı olmuş, bu mücadele sırasında sağlığını kaybetmiş, buna rağmen kıymetli eserler vermeye çalışırken aniden ebediyete intikal etmiştir.
Atsız , Türkçülük, Türk kavramı, Türk tarihi, Türk devlet anlayışı, Türk destanı gibi konularda özgün düşüncelere sahiptir. Bu konulardaki düşüncelerini makalelerinde açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Atsız’a göre “Türkçülük”,“Türk Milliyetçiliği”nin adıdır. Atsız’a göre “Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi de bu kelime ile ifade olunamaz Zaten başka milletlerin Türk’ü sevmesi de gerçek bir sevgiye değil bir nezaket, çıkara ve siyasi zorunluluklara bağlıdır. Türk’ü gerçek olarak Türk’ten başkası sevemez.”
Atsız Türkçülüğü “Türkçülük bir ülküdür. Ülküler milletlerin manevi gıdasıdır Ülküler gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren, uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Türkçülük büyük Türk elinde Türk uruğunun kayıtsız hâkimiyeti ve istiklâli ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür” şeklinde değerlendirir.
Atsız’a göre “Türk devletinin sürekliliği, Türk destanının devamlılığı, Türk soyunun fazla karışmamış olması, dünya Türklüğünün birliği” onun önemli düşünceleri arasındadır ve bunları tarihten deliller getirerek güçlü bir mantıkla ortaya koyar.
Atsız’ın “Soyculuk” dediği ilke, Türk milletinin tarihte maruz kaldığı büyük tehdit ve tehlikeler göz önüne alınarak ifade edilmiştir. Soyculuk ilkesinde birinci olarak “Türk olmayanlarla evlenmemek” ikinci olarak da “Üst makamlara Türk olmayanların gelmemesi” üzerinde durmaktadır. Atsız, bu gün için önemi çok daha iyi anlaşılan bu iki husus nedeniyle “Aşırı ırkçı” ithamlarına maruz kalmıştır.
Üstelik bu suçlamalara ve saldırılara Atatürk’ün sağlığından itibaren maruz kalmıştır. Hâlbuki derin bir tarih bilgisine sahip olan Atatürk, Milliyetçiliği Türk’e dönüş ve Türk’ü çevreden merkeze çekme projesi olarak ortaya koymuş, Türkçülük olarak ele almıştır”
Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini onun adına serbestçe yazabilen Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt şöyle demektedir “Fakat işin yanık ve hazin tarafı şudur ki, Türk, İslam yolunda varını yoğunu verdiği halde, Türk olmayan hemen bütün Müslümanların, büyük bir nankörlükle Türk’ten şikâyetçi olmalarıdır. Hıristiyan Osmanlılar tabiatıyla… Hele biz Batı Türkleri, yalnız varımızı yoğumuzu bu yolda vermiş değiliz… İşlerin başına da Türk’ten başkalarını getirdik, uzak gitmeye ne gerek? 1908’de Meşrutiyet ilan edildiğinde, işbaşında sadrazam (yani başbakan) olarak Avlonyalı Arnavut Ferit Paşa bulunuyordu. Sarayın en etkili adamları, İzzet Hola’lar (Arap), Selim Melhame’ler (Arap) idi. Balkan savaşlarında Osmanlı Devleti’nin hariciye nazırı (dışişleri bakanı) Ermeni Nura Dunkyan idi! Avusturya Hariciye Nazırı Baron Erental, bu sıralarda Yunanistan hakkında Osmanlı hükümetine bazı bilgiler vermek istemiş, fakat Viyana Büyükelçimiz Mavro Kordato olduğundan işi ona açamamış. “Nasıl açayım? Rum’dur. Yunanistan’a haber verir!..” demiş!.. Halimizi düşünün bir kere… Hiç unutmam, İstiklal Savaşları sırasında, Londra Konferansı’na Ankara hükümeti tarafından gönderilen delege heyeti arasında İzmir milletvekili kimliğimle ben de bulunuyordum. Reisimiz olan Çerkez Bekir Sami’nin işi gücü Kafkasya’da bir Çerkez devleti kurdurmak olmuştu. Oysa biz Türk bağımsızlığını kurmayla görevlendirilmiştik. Türk devleti işlerinde, Türk’ten başkasına inanmayalım. Türk devleti işlerinin başına öz Türk’ten başkası geçmemelidir.”
Prof. Dr.Mahmut Esat Bozkurt şöyle demektedir:
“Geçmişte Osmanlı imparatorluğunun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasına emanet etmiş olmasıdır.” (Atatürk İhtilali s.228)
“Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları geçince o devlet inkıraz bulur. Millet, istiklalini kaybeder.”
Atatürk ihtilalinin farikası TÜRK OLMAKTIR. Maziyi bu prensip tasfiye etti. Yeniliği bu prensip getirdi. Türk ihtilali bütün eserleriyle Türk Olmaktır. Bundan en küçük bir sapma geriliğe dönüştür. SONUCU ÖLÜMDÜR.”(Sf. 445-447)
Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının bu kadar açık ve net söylemleri “Irkçılık” olarak nitelendirilmemişken, Edebiyat ve Tarih alanında yeri doldurulamayacak kadar önemli bir bilim adamı olan Nihal Atsız “faşistlik”le itham edilmiş, dosdoğru söylediği fikir ve görüşleri bile çarpıtılmış, etkisizleştirilmek, değersizleştirilmek için her yol denenmiştir.
Atsız’ın hedef seçilmesinin sebebi, onun yazdıklarının derin bir araştırmanın en basit şekilde ifade edilmiş olmasına duyulan haset ile Türk Milletine düşman olanların onun fikirlerinin çürütülememesinden duydukları rahatsızlıktır.
Hâlbuki Atsız, biyolojik ve kafatasçılığı esas alan ırkçı değildir. Şu sözler ona aittir. “Mehmet Akif Irk kökeni olarak Arnavut’tur. Düşünce akımı olarak da ümmetçidir. Fakat bütün mesele Mehmet Akif kadar Türk olabilmektir.”
Atsız’ın Atatürk düşmanı olarak gösterilmesi de yanlıştır. Atsız’ın görüş ve düşüncelerine uymayan hususları çekinmeden dile getirmiş olması zaman zaman bu konuda görüşlerini söylemesi yanlış değerlendirilmiştir. Nihal Atsız, Atatürk’ün dikkatini çekmiş ancak Atatürk’ün istemesine rağmen Nihal Atsız’la bir araya gelmesi engellenmiştir.
Atsız 1931 yılında kaleme aldığı Milli Kimlik başlıklı yazısının baş tarafına Atatürk’ün “Bilelim ki milli benliği bilinmeyen milletler başka milletlerin avıdır” sözünü koymuştu.
Atatürk’ün ebediyete intikalinden 29 yıl sonra kaleme aldığı yazısında şöyle diyordu: : ”O bölgedeki (Doğu Anadolu) idarecilerin Türkler aleyhindeki işlemleri sürüp gidecektir. Atatürk olsaydı o tür idarecilerin kökünü savururdu. Fakat yıllardır memlekette sürdürülen Türk düşmanlığı, kafalara o türlü işlemiştir ki Türk’e karşı Türk olmayanlarla arasında bir anlaşmazlık çıktımı en doğru çözüm yolu Türk olmayanı tutmakla bulunuyor”
21 Eylül 1967 tarihli mektubunda şöyle diyor: ” Bu gidişle korkarım Türkiye’de Atatürk’ü savunan bir ben kalacağım. Çok aşırı ve haksız bir Atatürk düşmanlığı propagandası yapılıyor”
Atsız, bir yazısında “Atatürk’ün büyük kumandan olduğuna kimsenin şüphesi yoktur” derken bir başka makalesinde “Mustafa Kemal Paşa, ‘Atatürk’ soyadını almıştır. Şunu unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar Meydan muharebelerini kazanmış bir kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti ayağa kaldıran bir devlet adamıydı. Bu unvanı durup dururken almış değildir”
Atsız sadece bir Türkçü değil, Türkçe’yi Türk tarihini ve yaşayan lehçeleri en iyi bilenlerden birisiydi. Osmanlıcaya ve Osmanlı şiir edebiyatına hakimdi. Edebiyat tarihçisi idi. Türkolog idi. Romancı ve şairdi.
Atsız’ın tarihçiliği kabul görmüş bir tarihçiliktir. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’ni, 1949’da yayımlamıştır. Bu konudaki tek kaynak Atsız Hoca’nın eseridir.
Atsız’ın önemli taraflarından biri romancılığıdır. Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt, tarihî romancılığımızın ve çocuk edebiyatının en önemli eserlerindendir. Göktürk ve Osmanlı tarihlerini çok iyi bilen Atsız, ilk iki romanda Göktürkler çağını, üçüncüsünde Osmanlı fetret devrini çok iyi canlandırmıştır. Yüzlerce insan, Bozkurtların Ölümü’nün etkisiyle çocuğuna Kürşad / Kürşat adını koymuştur. Bu eserden önce Türk kişi adları arasında Kürşad yoktu.
Zamanına kadar yazılmış kitapları ya okumuş veya incelemişti. İnandıklarını savunurdu. Söylediklerinin bu gün için geçerli olup olmaması önemli değildi, olması lazım geleni anlatıyordu Nitekim yazdıkları, 60-70 yıl sonra aynı tazelikte okunabiliyor ve bu güne hitap edebiliyorsa, bu onun engin görüşü ve yarınların adamı olmasındandır
Nihal Atsız aynı zamanda önemli bir bilim adamı, bir Türkolog idi. Türk dili, tarihi ve edebiyatı alanlarında tam bir otoriteydi. İlk Osmanlı tarihleri olan Âşıkpaşaoğlu tarihi ve Oruç Beğ tarihini ilmî usullerle yayımlamıştı. Şükrullah’ın Behcetü’t-Tevârîh’ini de Farsçadan çevirip ilmî usullerle yayımlayan oydu.
Dede Korkut Kitabı’nın Türkiye’deki ilk ilmî yayınları Orhan Şaik Gökyay ve Muharrem Ergin tarafından yapılmıştır. İki bilgin birbirlerini eleştiren şiddetli yazılar yazdılar. Her ikisi de birbirini, eserlerinin doğru tarafını Atsız’a borçlu olmakla suçladılar. Faruk Sümer de ünlü Oğuzlar kitabını yayımlamadan önce Atsız’a okutmuş ve onun fikrini almıştı.
Atsız Türkçe’yi çok iyi kullananlardandı. Yalın, çok güzel ve açık bir dili vardı. Romanlarında bu görülür. Makalelerini sade bir dille, daha anlaşılabilir olsun düşüncesiyle yazmıştır. Yazılarındaki sertlik, düşmanlarını korkutmuş fakat onu sevenlerin daha çok hayranlık duymalarını sağlamıştır.
Nihal Atsız yaşadığı dönemin en iyi hatiplerinden birisi olmasına rağmen faaliyetlerinin sürekli engellenmesi, tayin veya sürgünlerle sürekli yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakılması nedeniyle geniş kitlelere hitap etmesi dolaylı olarak engellenmiştir.
Atsız çok düzgün ve sakin olarak konuşan, mütevazı, mahcup, terbiyeli, nazik sohbetlerinde etrafına sıcaklık veren bir kişiliğe sahiptir. Merhametlidir, titizlik derecesinde temizdir, disiplinlidir.
Nihal Atsız, inandığı doğruyu veya gördüğü yanlışı hiç dolandırmadan berrak bir şekilde dosdoğru söylemiş, hiç çekinmeden kendi doğrularını yazmıştır. Uğradığı hiçbir haksızlıkta boyun eğmemiş, en güç şartlarda bile hiçbir taviz vermeden mücadele etmiştir.
Mesela 1944 Irkçılık-Turancılık davasından sonra yasal hakkı olmasına rağmen 5,5 yıl görevine iade edilmemiş, görevine geri dönmesi ve birikmiş maaşlarını alması için sadece bir dilekçe vermesi gerektiği halde bu dilekçeyi vermemiş, ata yadigârı halıları ve eşyaları satmak dâhil büyük sıkıntıları yaşamasına rağmen kimseye eğilmemiş, bu sıkıntılar arasında dahi gece gündüz çalışarak “Bozkurtların Ölümü” isimli dev eserini yazmıştır.
En verimli çağında, kendisini geri plana itmek için yapılan tayinlere hiç itiraz etmemiş. Hakkında verilen mahkûmiyet kararları sırasında bile söylediklerinin avukatınca evrilip çevrilmesine müsaade etmemiştir.
Ebediyete intikalinden bir yıl evvel çok ağır hasta olduğu halde Adile Ayda’nın, kendisinin bilgisi dışında başvurusu nedeniyle Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affedilmesine bile kırılmıştır.
Cumhurbaşkanına gönderdiği mektubunda kısa teşekkürden sonra kendisini tanımlaması bile onun nasıl bir abide şahsiyet olduğunu gösterir.
Bir Çarıkçı Kolağasının Torunu
Bir Güverte Binbaşısının oğlu
Nihal Atsız

Nihal Atsız 11 Aralık 1975 Çarşamba günü akşam kalp krizi geçirir.
Başında arkadaşlarından Refet Körüklü Yasin okumaya başlar. Nihal Atsız gülümseyerek “okumasını” ister. Refet Bey arkasından Kuran okumaya başlar. Nihal Atsız çok memnun olur, memnuniyetini ifade eder. Ancak gittikçe uçmağa yaklaşmaktadır; gözleri dualar ve kuran sesleri arasında gülümseyerek donuklaşır.
11 Aralık 1975 günü Saat 17.45’de huzur içerisinde ebediyete intikal eder.
Kimsenin çağrılmaması ve sessizce defnedilmesi yönündeki vasiyetine rağmen hemen not defterleri alınır, ne kadar tanıdığı varsa çağrılır.
Cenaze namazı kılınırken Hoca “Er kişi niyetine” deşince Fethi Gemuhluoğlu “HOCA HOCA BU MUSALLA TAŞI ŞİMDİYE KADAR BÖYLE ER KİŞİ GÖRMEMİŞTİR” diye haykırır. Oradakiler bu sözü başlarıyla tasdik ederler.

Sevgili Okular,
Türkçülüğün emsalsiz ve dev ismi “Nihal Atsız’ı bir yazıda anlatmamız mümkün değil. İnşallah bu bir başlangıç olur.
Ötüken okurlarına merhaba diyor, en içten duygularla sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone