Ufukları 783 bin kilometrekare olanlar

BerkantParlak

Bir televizyon programından alınmış bir görüntü kesiti denk geldi sanal ağda. Elinde mikrofonu olan arkadaş sorusunu yöneltiyor. Karşısındaki kişinin tek sözcüğünü bile duysan “Azerbaycan Türkçesi” olduğuna kanaat getirebileceğin bir Türk. Öz be öz Türk. Adamcağız “Ben İran’dan geldim.” diyor.

Mikrofonu elinde tutan da hemen soruyor: “Türkleri seviyor musun?”

Şu leş gibi cehalete bakar mısın? Türkleri seviyor muymuş?

Ondan daha Türk olan adama “Türkleri seviyor musun?” sorusunu yöneltiyor.

Adam da “Ben de Türk’üm, İran Türklerindenim.” diyor.

Elinde mikrofonu tutan yeni Türkçe öğrenmeye çalışan Avrupalıların aksanındaki gibi devrik tümce ile utanmadan sürdürüyor arsızlığını: “Sen yapıyor musun yemek?”

***

2010 yılında Hocalı Katliamı’nın yıl dönümü nedeniyle Genç Atsızlar teşkilâtı olarak birtakım etkinlikler yapacaktık. Katliamı belgeleyen fotoğrafların yer aldığı bir açık hava sergisi açtık.

Serginin üzerine de Türkiye ve Azerbaycan devletlerine ait “Türk bayraklarını” astık. Bir süre sonra zabıta müdürü geldi ve dedi ki: “Buradaki Türk bayrağı, Azerbaycan bayrağından küçük. Bu doğru değil.”

Güldük ve “İkisi arasında bizce zerre ayrım yoktur. Fark etmez. Bulsak ikisinin de en büyük biçimlerini asardık.” ifadelerini kullandık.

Sonra bu durumu tuhaf bir biçimde oldukça önemseyen müdürümüz bize büyük Türkiye bayrağı gönderdi ve onu asmamızı söyledi. Astık, bizim için hangisinin büyük veya küçük olduğunun bir önemi yoktu.

***

Böyle iki tane saçma sapan, tuhaf olay. Eminim ki Türkiye’nin genelinde böyle birçok olay yaşanıyordur.

Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’yu güç belâ kurtaran millete aşılanan korkaklık bizi işte bu duruma getirdi.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini korkaklık parolası hâline getiren sözde “Millî Şef” lâkaplı teslimiyetçi politikacılar milleti bu duruma getirdi.

Türkiye Türklüğünün gözünü büyük Türk Dünyası’na açmaya çalışan eğitimciler dönemin ceberut Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in baskısına, zulmüne uğradı. Kendisi suçlu görüldü büyük bir hırsla eşi de işten uzaklaştırıldı. Ailesi yok edilmek istendi.

Efendisi İsmet İnönü’nün buyruğuyla önce Sovyet’e sonra Amerika’ya hizmet edenlerin kurduğu Köy Enstitülerinde komünist propagandalarla bir kuşak yetiştirilmeye çalışıldı.

İsmet İnönü 1944 yılındaki meşhur nutkunda ne diyordu: “Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar?”

Turancıları “Hangi milletin maksadıyla hareket ediyor?” diye sorguluyor sözde millî olan şef! İşte korkaklık politikasının kendi ifadesiyle somut bir dışa vurumu.

Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün uçmağa varışının hemen sonrasında başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen başta eğitim ve siyasetteki “ucuz” ve “korkak” anlayışın ürünüdür üstte anlattığım iki olay.

Bütün ufukları 783 bin kilometrekare ile hatta birçoklarının 10 bin kilometre ile sınırlı. Bu 10 binlikler örneğin Ankara’ya değil de memleketi Adana’ya şehit geldiğinde üzülüyor.

Yazık…

Sen okullarda genç dimağlara neden Enver ve Mustafa Kemal Paşaların Trablusgarp’ta savaştığını, yine Enver’in neden Anadolu dışında şehit düştüğünü; Ramil Seferov, Mübariz İbrahimov ve Osman Batur’un nasıl bir kahraman olduğunu, acunun binlerce kilometre ötesindeki Uygur Türklerinin Çin zulmüne karşı nasıl direndiğini anlatmazsan işte böyle bir sonuç çıkar ortaya!

Mustafa Kemal’in “Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir.” sözünden hiç söz etmezsen eline mikrofon alan gider Türklüğün yüzyıllardır varlığını sürdürdüğü Güney Azerbaycanlı bir Türk’e “Türkleri seviyor musun?” der.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone