Ümidlərin gözü yaşla dolanda- Gülşah Çoban

umut

 

 

behiye-aksoy-beni-benden-alan-elveda-sencalar-plak_7723381-00_640x360

*Umutların Gözü Yaşla Dolunca

Umay, çantasını hazırlarken pikap aheste aheste çalıyordu. Behiye Aksoy’un şarkısıydı, en sevdiklerinden…

“Elveda bütün hatıralar

Elveda bütün gençliğim…”

En lüzumlu eşyaları bir sırt çantasına topladı ve bir daha dönebileceğini düşünmediği evine, odasına, yatağına, kitaplarına, yıllardır biriktirdiği plaklarına, o çok sevdiği antika çerçevesine ve çerçevenin içinde ailesinin fotoğrafına baktı uzun uzun. Mevsim bahara dönerken Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ Savaşı yeniden patlak vermişti. Umay Ankara’da doğup büyümüş, yine Ankara’da yaşıyordu. Karabağ Savaşı’nın haberlerini okur okumaz etrafındaki her şeye veda etmeye başlamış ve Azerbaycan’a; Karabağ cephesine gitmeye karar vermişti. Bu bir aylık sürede ailesi, arkadaşları itiraz edip engel olmaya çalıştıkları için böyle vedasız gidecekti. Sevdiği insanlardan ve sevdiği diğer bütün şeylerden vazgeçişi boşa değildi. Memleket denen sevdaydı bu. 18 yaşında Bakü’den gelip Çanakkale’de şehit düşen Hasanoğlu İbrahim’in ruhunun, kanının, duygularının, cesaretinin ta kendisiydi bu. Umay’ın annesi ve babası uyuyordu, onları hafifçe alınlarından öptü yastığın kenarına yazdığı mektubu bıraktı; “Ben memleket için gidiyorum. Karabağ’dan dönemezsem üzülmeyin, aksine sevinin. Düşman elindeki topraklarımızı alacağız ve bir gün hepimiz tekrar buluşacağız, üzülmeyin…” Evden çıkarken ardında pikap hala çalıyordu;

“Elveda bütün hatıralar

Elveda bütün gençliğim…”

Henüz 19 yaşındayken Sovyetlere karşı savaşmış, Azerbaycan Kadın Harekâtının lideri Neriman Mehemmedova’nın yanına gitti doğruca. Ankara’dan kalkacak uçakla Karabağ’a birlikte geçeceklerdi. Umay, hep çatık duran kaşlarıyla sert bir yüz ifadesine sahipti. Orta boylu, omuzları hafifçe geniş, yapısı ve dimdik duran başıyla usta bir heykeltıraşın yonttuğu tarihi tasvirlere benziyordu. Siyah pantolonunun üzerine körüklü çizmelerini giymiş, saçına bağladığı eşarp beline kadar uzanan saçlarını toplamıştı. Sağ kolunda Göktürk damgalarıyla bir dövme vardı. Sol koluna da içine hançerini koyduğu siyah uzun deri bileklik takmıştı. Eline tüfeğini de aldığı vakit Kara Fatma’nın sureti olup çıkıyordu. Bu yaman savaşçıyı 65 yaşına gelmiş Neriman Mehemmedova, kendi yerine yeni Azerbaycan Kadın Harekâtı lideri yapmıştı.

Türkiye’den gidecek sivil gönüllülerle birlikte Azerbaycan Büyükelçiliği’nin kaldırttığı uçakla Karabağ’a vardılar. Neriman, Kadın Harekâtının yeni lideri Umay’ın öğüt aldığı, fikir danıştığı, taktik sorduğu isimdi. Umay’ın fikir anası Neriman, kadının bir harekâttaki önemini anlatıp dururdu. Kadın demek ana demekti, kadın demek vatanın taşı, toprağı, suyu, havası demekti. Tarih; erinin yanında kahramanca dövüşen cesur Türk kadınını asırlarca yazmıştı. Umay bunun farkındaydı ve and içmişti o yiğit kadınların timsali olmaya. Bunun için okulunu bırakıp cepheye koşmuştu. Açlığa, uykusuzluğa, yorgunluğa, cehennemin ortasına koşmuştu. Bütün fedakarlıklar, akacak kanlar, verilecek canlar vatanın tek taşına değerdi.

2012’nin Temmuz ayı… Hava durumları Azerbaycan’ın son 35 yıldaki en sıcak yaz mevsimini yaşadığını yazıyordu. Umay cepheye geleli 4 ay olmuştu. Savaşta geçen her bir gün bile asırlık deneyim demekti. 4 ay boyunca o yıpranmış elleri kaç kefen geçirmişti şehitlerine… Kaç garibanı kefensiz gömmüştü… Eski hakan otağlarına benzeyen bir çadır yapılmıştı. Kadın harekâtının karargâhı olan bu çadırda diğer komutanlarla buluşulup kararlar alınırdı. Ayrıca Umay burada yatıp kalkardı. Savaşın yapıldığı uç cephe olan Hocalı kasabasının hemen kuzeydoğusundaki Ağdam’a kurulmuştu. Bu çadırın 500 metre yanında da Azerbaycan-Türkiye-Moğolistan-Kazakistan ortak ordusunun bulunduğu ordugâh vardı. Kadın karargâhının yanında uzunca bir çadır daha vardı. Burada savaşamayan yaşlı, sakat kadınlar ve yaşı küçük genç kızlar kalıyor ve ordu kıyafetlerini dikiyor, tamir ediyor, daha türlü işler yapıp orduya katkıda bulunuyorlardı. Hasret Nine ve torunu Nurlana da burada dikiş işlerini yapıyorlardı. Nurlana 1992 Hocalı Soykırımında henüz kundaktayken bir Ermeni dipçiğiyle gözlerini kaybetmişti. Annesi Semaye öğretmen de Ermenilere esir düşmüş ve “Ben düşmana esir düşmüş bir Türk kadını olarak geri dönemem.” diye bir mektup bırakıp intihar etmişti. Şimdi Nurlana görmeyen gözleriyle dikiş yapıyordu. Hem de büyük bir ustalıkla! Hasret Nine torunundan bahsederken “Benim torunumun gözlerini kör ettiler ama yüreğindeki vatan aşkına hiçbir şey yapamadılar.” demişti. 1992’de ki soykırımın tanıklarından Salime vardı bir de. 44 yaşındaydı ama kendinden 20 yaş küçük Umay’a muazzam bir saygı duyardı. Umay’ın ellerini öperdi ve “Düşmenin gelbine korku salan çelik pençeler, gardaşa güven veren narin eller doyasıya öpülür. İyi ki buradasın Yörük gızı bize baş oldun canımıza can gattın” derdi. O da tekerlekli sandalyesinde orduya yemek hazırlardı. Soykırımın olduğu gece kaçmaya çalışırken karları, buz gibi suları yalın ayakla geçmişti ve ayaklarını kaybetmişti. O kanlı gecede annesi, babası ve kocasını şehit vermişti. O buz gibi gecede kaçmaya çalışırken 4 yaşındaki kızını kazağının altına alıp bağrına basmıştı. Ketik ormanını geçip Ağdam’a vardıklarında kızını göğsünden kaldırmış ve onun kaskatı kesilmiş cesedi kucağında öylece kalmıştı. Hocalı, Salime’nin 4 yaşındaki kızı gibi nice günahsız körpelerin can verdiği, katledildiği bir cehennemdi. Şimdi o körpelerin hesabını, Umay yakaladığı her Ermeniyi öldürmeden önce yakasına yapışıp soruyordu. Ve sık sık başını göklere kaldırıp o günahsızların aziz ruhuna dua ediyordu.

Salime, Azerbaycan’ın muhtelif illerinden, Doğu Türkistan’dan, Türkmenistan’dan ve Türkiye’den gönüllü olarak gelen kadınlarla ve genç kızlarla birlikte sabah, öğle, akşam orduya bol bol yemek yapıyordu. Umay buradaki kızları savaşın uzağında tutmaya çalışsa da bu yaşı küçük yüreği büyük kızlar hep itiraz ettiler. Yemek çadırında 2 aydır çalışıyorlardı onlarda.

Umay ateşlerin sustuğu sakin bir öğle sonrası bu kızları etrafına toplamış sohbet ederken orada kızların en küçüğü, Kaşgar’dan gelmiş olan Elmira uzaktan nefes nefese koşup Yüzbaşı Davut’un ve birkaç subayın karargâh çadırında onu beklediğini söyledi. Umay, ayağında çizmesi, keten gömlek ve pantolonu, boynundaki eşarbı, göğsüne dizdiği fişekleri, beline taktığı iki tabancası ve kandan, çamurdan, sıcaktan yıpranmış ellerini arkasında birleştirmiş hep olduğu gibi omuzları dimdik karargâha geldi. Yüzbaşı ve subaylara selam verdi ve masanın ardında oturan yüzbaşının karşısında emirleri beklemeye başladı. Yüzbaşı:

-“Malum, bulunduğunuz mevki pek mühim bir nokta. Bu sınır bölgesinde durmanız Türk kadının cesaretini bir kez daha ispatlıyor. Yine en az burada durmak kadar cesaret isteyen bir iş var. Bu iş için de kadın ordusundan birisine ihtiyacımız var. İstihbaratın da yapılacağı iş için bir kadın ve subaylardan bir erkek, düşman sınırını aşacak. Asıl amacımız Karabağ’da ki Ermeni komutanın karargâhında bulunan bir belgeyi ele geçirmek. Belgede, işgal edilen topraklarımızda 1992’ye kadarki Türk nüfusunun kayıtları var. Yakılan tapu kadastro dairelerinden arta kalan belgeler bizim haklı kavgamızın dünyaya birer ispatı olacak. Şuan geçen her dakika bizim aleyhimizedir. Her an imha edilebilecek olan bu belgelerin aldığımız istihbarat sayesinde biz şuan o komutanda olduğunu biliyoruz. Ama dediğim gibi onları her an kaybedebiliriz ve bu bizim açımızdan her şeyi zorlaştırır. Bu yüzden hemen birkaç saat sonra yola çıkılması lazım. Şimdi Kıdemli Subay Ali Osman Bahtiyar’ın yanında gidecek kadın asker için bize yardımcı ol.”

Umay kaşlarını çatmış derin derin düşünüyordu. Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra:

-“Ben giderim.”dedi. Öyle kararlı ve kendinden emin bir cevaptı ki yüzbaşı:

-“Ölmek, esir düşmek, işkenceye uğramak gibi bir sürü tehlikeyi göze alıyor musun?”

-“Vatan sağ olsun komutanım!”

-“O halde şu işin teferruatlarını konuşalım, haritaları hazırlayalım ve bir an önce yola koyulun.”

İki saat kadar bir süre geçmişti. Umay, Nurlana’nın o nurlu elleriyle kendisine diktiği gömleği kefen geçirir gibi geçirdi üzerine. Boynunda da Salime’nin taktığı kolye vardı. Ali Osman’la yemek çadırına gitmiş, yanlarına azıklarını almışlardı. Onların gittiği yerin sırat köprüsü gibi bir geçiş olduğunu kendileri de dahil herkes biliyordu. Orada bulunan 3 bine yakın kadın onları uğurlamak için toplanmıştı. Birde Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nden gelen birkaç subayla Yüzbaşı Davut vardı. Uğurlamaya duran kalabalığın önünde Nurlana ve Salime vardı. Salime tekerlekli sandalyesini sürdü, Umay’ın önünde durdu. Umay’ın geri dönebileceğini düşünmüyordu. Gözleri ıslak, boğazında bir yumruk, hıçkırıklara boğulan sesiyle bağırdı:

-“Sen Umay gız! Nene Hatun ürekli, gehreman ruhlu, kurd kimin mübarek üzlü Umay’ım. Sen körpe yaşda tutsak veten torpağının gara bağrına gedirsen. Başını erinin omzuna dayayamadan, övlad böyüdemeden gedirsen. Nurlana’ya göz olub, mene ayak olub gedirsen. Get ki veten torpağında sıra dağ kimin dur sende. Get ki ardında bıraktığın cesur gadınların da senin arkandan gelsin. Haydi get, Turan torpaklarını kurtar! Menden yana hakkın var ise helal olsun. Yolunuz açık olsun ay gız.” Sözlerini tamamlar tamamlamaz hıçkırıkları arttı. Umay’ı bağrına bastı. En son hep yaptığı gibi Umay’ın ellerini avuçlarına alıp öptü, öptü…

Nurlana hemen yanında bekliyordu. Umay Nurlana’ya sıkı sıkı sarıldı. Kulağına fısıldadı sarılırken:

-“Annenin yanına gidiyorum Nurlana. Sana tekrar söz veriyorum, doğduğun eve, annenin, babanın ellerinin dokunduğu eve elbet bir gün gideceksin. Çok az kaldı. Hakkını helal et kardeşim.”

Nurlana’nın gözleri görmese de yüreği görüyor, fazlaca hissediyordu geleceği. Sadece tek bir cümle kurdu ve ayrıldılar:

-“Men senin geri geleceğine inanıram. Hakkım helal olsun, asıl sen helal edesen.”

Umay ve Ali Osman silahlarını da alıp yola koyulduklarında herkesin kirpikleri ıslanmıştı. Yüzbaşı Davut ve oradaki herkes onların arkasından büyük bir saygıyla selam durdu. Nurlana, Umay’ın çok sevdiği şarkıyı söylemeye başladı. Umay arkası dönük giderken sesi duydu ve bir süre boğazında biriken taş gibi kütle çözülmedi.

“Fikrinden geceler yatabilmirem

Bu fikri başımdan atabilmirem

Neyneyim ki sene çatabilmirem

Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık,

Her bir derdden olar yaman ayrılık”

Dört kilometrelik çapraz mayın döşeli alanı geçip ileride karargâhı gördüklerinde çantalarından Ermeni askeri kıyafetlerini çıkarıp üzerlerine geçirdiler. Şimdi ilk iş karargâha ve çevresindekilere gözükmeden kasabaya inip geceyi orada geçirmekti. Ali Osman iyi derecede Ermenice biliyordu. Soran olduğu vakit İran’dan gelen gönüllü Ermeniler olduklarını söyleyeceklerdi. Umay gözlerini karargâha dikmiş donup kalmıştı. Etrafta bahsedilen sayıdan çok daha az asker vardı. Umay bakışlarını Ali Osman’a dikti. Onun ne diyeceğini anlayan Ali Osman;

-“Hayır! Uymamız gereken kesin emirler var, kasabaya inip sabahlayacağız!”

-“Bugün olmazsa eğer, yarın hiç olmayacak. Yarın güneşi göreceğimizin garantisi yok. Burası cehennemin ortası, burada artık emir yalnız biziz. Ya benimle gelirsin ya da yalnız başına sabahı beklersin.” dedi. Hızlı ve temkinli ilerlemeye başladı. Umay’ı döndürmek konusunda yapacak pek bir şey olmadığını gören Ali Osman da elindeki haritayı cebine sıkıştırıp ardından gitti. Çadıra yaklaştıklarında arkada nöbet tutan iki kişiye ikisi birer hançer fırlatıp tam boyunlarına sapladılar. Yaklaşıp üzerlerinden silah ve mühimmatı aldılar. Sağ ve sol tarafta nöbet tutan birer askeride yine sessizce haklayıp etrafı yokladıktan sonra çadıra daldılar. İçeride Ermeni Ordusunun komutanı Vahapyan ağzında sigarayla ayaklarını masaya kaldırmış oturuyordu. Ellerinde silahlarla, yüzlerine sıçramış kanlarla içeri girenleri ordusundan sanarak ‘Selamsız, saygısız bu ne densizlik!’ diye bağırdı. Ermeniceyi iyi bilen Ali Osman;

-Seni katil atalarının yanına göndermeye, toprağımızın, Karabağ’ın kokusunu almaya geldik’ diyerek üzerindeki Ermeni askeri kıyafetini çıkarıp attı. O sırada Vahapyan masanın gerisinde ki silahına elini attı; fakat tam o sırada silahını yavaş yavaş ıslık çalmaya başlayan Umay’ın elinde gördü. Masaya doğru yaklaşan Umay ince, tiz bir ses duyduğunu sanıp durakladı, devam ederken sol omzunda müthiş bir yanma hisseti. Baktığında Vahapyan’ın bıçağı tam demir sapına kadar saplanmıştı. Bıçağı çekene kadar Ali Osman Vahapyan’ın üzerine bir kurt gibi atılmış ve yerde boğuşmaya başlamışlardı. Gecenin 3’ünde ses çıkarmamaya çalışsalar da Vahapyan’ın Ali Osman’ın vurduğu yumruklara inlemesini duyan etraftaki askerlerden sesler gelmeye başlamıştı. Umay’ın omzundan çıkarıp elinde tuttuğu bıçağı alan Ali Osman, tek hamlede Vahapyan’ın kellesini aldı. Dışarıdan gelen sesler yakınlaşmaya başlamıştı. Ali Osman hemen doğruldu çantasını taktı. Umay’ın yara aldığını görünce belgeleri almaktan vazgeçip bir an önce kaçmalı diye düşündü ve çadırın arkasından çıkıp kasabaya doğru saptılar. Ormana az bir mesafe vardı ve ormanın arkası kasabaydı. Umay’ın benzi solmuş hızı düşmeye başlamıştı. Ali Osman etrafa göz gezdirdi. Arkalarında büyükçe bir çınar ağacına rastladı ve ağaca tırmanıp geceyi orada geçirmeye karar verdiler. Önce Umay’ı sık dallarla kaplı ağacın kalın dallarından birine oturtup sırtını ağacın gövdesine yasladı. Çantadan Hasret Nine’nin hazırlayıp verdiği yara merhemini çıkardı ve Umay’ın omzuna bolca sürüp sardı. Omzundan dizlerine kadar kana batmış Umay dala oturur oturmaz bayılmıştı. Hemen arkalarından 15-20 kadar ermeni askeri koşarak ormana girmiş ve saklandıkları ağacın altından geçip kasabaya doğru yönelmişlerdi. Neyse ki bu gece rüzgâr yoktu, hava iyiydi.

Sabah 6 civarı Umay gözünü yavaş yavaş açarken hafif bir sızı duyuyordu. Ali Osman;

-“İyi misin? (Umay başını evet dercesine salladı) Dün gece senin yaralandığını görünce, bir de dışarıdan yaklaşanlar olunca belgelerden vazgeçmek zorunda kaldım. Birkaç güne kadar sen kendini toplarsan tekrar gideriz. Ya da ben yalnız giderim.” Umay gömleğinin sağ tarafından kanının bulaştığı birkaç mavi dosya çıkardı, uzattı.

-“A aaa!? Gerçekten mi! Ben… Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Ama sen ne ara, nasıl aldın? Masanın üstünde yoktu bu nereden aldın? Ah… Özür dilerim Umay. Seni bu kadar soruyla yormak, sıkmak istemem ama inan o yaralı halinle çevik davranman mükemmel! Asıl önemli kısım şimdi başlıyor sanırım, belgeyi ordumuza ulaştırabilmek…”

Aradan geçen 4 günde uykusuz kalsa da Umay kendini epey toparlamıştı. Hocalı’dan çıkacakları gün kasabanın içinde bir Ermeniye denk gelmişler ve meraklı Ermeni susmak, gitmek bilmemişti. Ali Osman, Umay’ı göstererek karı koca olduklarını ve İran’da yaşadıklarını, gönüllü geldiklerini söylemişti ki yere düşen eşarbını almak için eğilen Umay’ın sıyrılan kolundaki dövmeyi görüp karışık yazılara anlam veremeyen Ermeni kadın tam o sırada boynunda sallanan ay yıldızlı kolyeyi görüverdi. Meraklı Ermeni ‘Türkler burada!’ diye avaz avaz bağırmaya başladı. Umay daha düşen eşarbını bile alamamıştı ki koşup kaçmaya başladılar. Ara sokaklara girdiklerinde arkalarından giderek çoğalan bir kalabalık grup ve sağa sola rastgele sıkılan mermilerin sesi geliyordu. Keskin bir hamleyle yıkılmış bir evin bahçesine döndüler, içerdeki çalılara saklandılar. Derin derin soluyorlardı. Ali Osman öyle bir nefes aldı ki Umay sus demek için kafasını çevirdiğinde onun tam boğazının ortasından fırlayıp giden kurşunu gördü ve sol kolundaki bileklikte sakladığı hançerini ani bir hareketle çekip hemen 20 metre arkalarındaki Ermeni askerin kalbine sapladı ve devirdi. Tam o sırada sesin nerden geldiğini bulmaya çalışan kalabalık koşarak sokaktan geçti. Kalbinin üzerinden yara alan Ermeninin bağırmak için kaldırdığı kafasının boynundan kopması bir oldu. Sürünerek yaklaşan Umay tam da zamanında müdahale etmişti. Kalabalık büyük bir gürültüyle ilerlemiş uzaktan sesleri geliyordu. Umay Ali Osman’ın yanına koştuğunda onun çoktan şehit olduğunu fark etti. Yüzü kandan ve gözyaşından sırılsıklam olmuş, bir çukur kazdı ve içine kefensiz şehidi büyük bir saygıyla gömdü. Başına mermilerini aldığı silahını koydu. Bir süre hareketsiz, Ali Osman’ın kanıyla çamurlaşmış toprağa baktı. O sırada kalabalık sesin tekrar kendine doğru yaklaştığını duydu ve yıkık dökük evin içine girdi. Boş sandığı evin içinden sabit aralıklarla ‘tık tık tık’ sesi geliyordu. Merakla ve heyecanla sesin geldiği büyük odaya girdiğinde, en köşede içi oyuk bir tahta parçasının içinde kundakta bir bebek ve bu tahta parçasını beşik gibi sallayan 6-7 yaşlarında erkek çocuğu gördü.

Zavallı çocuk, elleri çamurlu, elbiseleri ve saçları kandan vücuduna yapışmış, silahlı Umay’ı görünce ağlayarak bebeğin üzerine kapandı. Umay hemen yanına gitti;

-‘Ağlama küçük. Ben sana zarar vermeyeceğim söz veriyorum.’ Çocuk Umay’ın Türkçe konuştuğunu görünce ağlamayı kesmiş, gözlerini Umay’ın gözlerine dikmişti. Konuşmaya başladığında çocuğun Türk olduğunu öğrendi. Çocuk isminin Celal olduğunu söyledi. Gence’de öğretmen olan annesi, babası ve henüz kundaktaki kardeşiyle kaçırılıp buraya getirildiklerini sonra da Ermenilerin annesiyle babasını alıp gittiğini, o sırada kendinin kardeşini kucaklayıp buraya saklandığını söylemişti.  O anda bir patırtı koptu ve kalabalık bu yıkık eve yöneldi. Umay o heyecanla birden cama koştu, tam atlayacakken kafasını çevirip çocuklara baktı. Eğer burada kalırlarsa arkadan gelen, milletçe acımasız olan, masum bebeklerin katili Ermeniler bu körpeleri muhakkak öldürürdü. Yanına alırsa da çocuklar hızını yavaşlatacak belki üçü birden ölecekti, hem de belgeleri Ağdam’a götüremeden ölecekti. O halde ölmek varsa eğer ölecekti fakat çocukları bırakmayacaktı. Hızlıca belindeki kuşağı çözüp kundaktaki bebeği sırtına sıkıca bağladı. Celal’i de kucağına aldı. Camdan atladığı gibi zifiri karanlık olmuş ormana doğru koşmaya başladı. Bebeğin ağlayıp gecenin ve ormanın sessizliğini bozma riskine karşı hiç durmadı. Koşar adımlarla ormanı geçti. Sağ taraftan baktığında uzaktan görmesi gereken Ermeni karargâh çadırı yoktu. Galiba böyle önemli bir belgeyi ve ordu komutanını yitirmenin hezimeti olacak ki başka bir bölgeye daha korunaklı bir şekilde alınmıştı. Şimdi önünde 4 kilometrelik mayın döşeli alan vardı. Hem tellere değmeden hem de mayınları ıskalayıp geçmek zorundaydı. Yanında Ali Osman’ın parmağından çıkardığı, onu İzmir’de bekleyen karısına götüreceği alyansı vardı. Memleketi kurtaracak bir belge vardı. En önemlisi iki masum can vardı.

Omzundaki yara iyiden iyiye sızlamaya başlamış ve yeniden kanıyorken, dizleri yorgunluktan titrerken, açlıktan ve susuzluktan da başı dönüyordu. Omzundaki tüfekler ve kucağında uyuyup kalan Celal’in küçücük bedeni ağırlaştıkça ağırlaşmış, kollarındaki derman tükenmiş, sırtına bağladığı bebek ağlamaya başlamıştı. Ağlayan bebeğin sesi etrafta artan gürültülerle birleşmişti. Uykusuzluktan kapandı kapanacak gözlerinin önündeki son görüntü kendine doğru koşan Selim’di. O an bütün sesler tek bir seste boğuldu. Kulaklarındaki son ses Selim’in sesiydi.

Gözlerini açtığında kendini karargâhta buldu. Etrafında birçok komutan, yanı başında da Selim vardı. Derme çatma bir sedyeye uzanmış omzundaki yara da pansuman edilip sarılmıştı. Geleli iki güne yakın oluyordu. Bilinci kapalı yattığı bu sürede Türk devletlerinin ortak ordusunun yaptığı son hücumla Karabağ ve diğer tutsak topraklar alınmıştı. Yine bu iki güne yakın geçen sürede Neriman Mehemmedova da can vermişti. Neriman’ın, savaşarak geçirdiği ömrü yine cephede son bulmuştu.

Bin bir zorlukla Hocalı’dan getirilen belgeler dünyaya birer ispat olmuştu. Karabağ’ın Türk toprağı olduğunun ispatı… Umay’ın Celal çocuğu ve kardeşini bulduğu ev Hocalı kasabasının ortasında “Kurtuluş Evi” olarak müze haline getirilmiş, Ali Osman’ı gömdüğü yerde de anıt mezar yaptırılmış, silahı Umay’ın koyduğu gibi başucunda bırakılmış ve üzerine de “Kurtuluş Şehidi Ali Osman” yazılmıştı. Umay Nurlana’ya söz verdiği gibi onu evine götürmüştü. Senelerdir bomboş kalan evde son yıllarda bir Ermeni aile oturmuştu. 20 senenin sonunda Nurlana doğduğu eve gelmişti. Hasret Nine üstüne hırkasını giyemeden çıktığı evine şimdi başı dimdik elinde bayrağıyla giriyordu. Daha nice vatan hasreti çekenler evlerine kavuştular. Salime bacıda ölen yakınlarının ruhunu şad etmişti. Onun kızını kucağında ölmüş bulduğu yere; Ağdam’a bir heykel yapılmıştı, kucağında çocuğunu tutan bir kadın heykeli. Neriman da muhakkak görüyordu ve şad oluyordu aziz ruhu. Dökülen nice kan bu toprakların şerefi olmuş ve aziz ruhların hatıraları ay yıldız dalgalandıkça can bulmuştu.

Umay, iki sene önce tanıştığı Selim’e inceden inceye muhabbet duyardı. Aynı muhabbeti Selim de Umay’a karşı hissetmeye başlamıştı ve bu savaşta; Karabağ’ın kara bağrında birleşen gönülleri bir ömür yan yana şad olacaktı.

Yastık ıslanmış ve rahatsız etmeye başlamıştı ki kan ter içinde Umay yataktan fırladı. Önce ne olduğunu anlamadan sağa sola baktı. Odasındaydı. Öyle terlemişti ki saçları boynuna yapışmıştı. Başucunda duran sudan bir yudum aldı. En başından sonuna dek bütün rüyası gözlerinin önünden akıp gitti. Ne kadar da gerçekti. Ne kadar da ince bir çizgiydi düş ve gerçek arasındaki. Sanki omuzu sızlar gibiydi hala. Sanki kalkar kalkmaz Selim’i başında bulacak gibiydi… Ama ne Karabağ alınmıştı ne de Selim yanındaydı. Rüyasında Umay’ın yüreğindeki sevda ateşinin aynısını bulduğu Selim, gerçekte yan yana geldikleri vakit bile ona milyonlarca ışık yılı uzaktaydı. Düştüğü tarifsiz boşluğun içinde bocalarken yatağın içinde hareketsiz kalmıştı. Gözleri yusyuvarlak açılmış ve odasının büyüdükçe büyüyen duvarları arasında hızla çarpan kalbinin sesini dinliyordu. Bütün ömrüne yetecek bir rüyanın ardından, yokluğun ve boşluğun derin ıstırabına boğulmuş, rüyadan arta kalan hüznünün ağırlığı tüm vücuduna çökmüştü. Hayallerinin umut, umutlarının gerçek olduğu bir gerçek olmayandan uyanmış ve içindeki boşluğun taşınmaz ağırlığı altında öylece ezilmişti. Gözleri dolu dolu, boğazında yumruk gibi hıçkırık olup biriken hayalleri, umutları… Uzanıp elini pikabının düğmesine koydu. Neşe Karaböcek’in plağı çalıyordu. En sevdiklerinden…

“Geri dönülmez bir yoldayım

Bir avuç toprak son nasibim

Gün güneş olsan ben neyleyim

Gönlümde akşam oldu benim

 

Bazen bir rüzgârım esen

Bazen de düşen bir yaprak

Tut ellerimi istersen,

Maziye uzanarak

 

Bütün baharlar geçip gitti

Hayallerim artık hep sensiz

Yaşıyorum bak kaderimi

Ağaçlar gibi sessiz sessiz…”

 

Gülşah Çoban

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone