Yaratılış Destanı ve Kopmayan Bağ

“Arif sundu, aldı cihanı biçti,

Cebrail çok vakit deryada uçtu,

Hak bir avuç toprak deryaya saçtı,

Derya süzülüp de yer olmadı mı?”

(Bektaşi Veli Baba)

“Hudavendiki ol alem yaram,

Meni sudın, ben-i adem yarattı.”

(Hucendi-Letafetname)

“Biz sizi adi bir sudan yaratmadık mı?” (Mürselat, 20)

“Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yapar, çünkü Allah her şeye kadirdir.” (Nur, 45-46)

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz arşı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde yaratandır…” (Hud, 7)

“…Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin.’ dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik.’ dediler.” (Fussilet, 11)

“Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.” (Kaf, 7)

***

Wilhelm Radloff’un Altay Türklerinden derlediği Yaratılış destanı şöyledir:

Hiçbir şey yokken, Tengere Kayra Han ve uçsuz bucaksız su vardı. Ay, güneş, toprak yoktu. Tengere Kayra Han’ın canı sıkılıyordu. Kayra Han yalnızken su dalgalandı ve Ak Ene Kayra Han’a “Yarat!” dedi. Sonra tekrar suya döndü. Ak Ene’den ilham alan Kayra Han, kendine benzeyen Kişi’yi yarattı. Kayra Han ve Kişi, uçsuz bucaksız suyun üstünde iki siyah kaz gibi uçmaya başladı. Kişi, birden kibirlenip kendisini yaratan Kayra Han’dan daha yukarıda uçmak istedi ancak uçamadı. Suya düştü.

Boğulmak üzereyken Tengere Kayra Han’a yalvardı. Kayra Han merhamet etti, suya “Yükselt!” emrini verdi. Kişi boğulmaktan kurtuldu.

Tengere Kayra Han, dünyayı yaratmak istedi. Kişi’ye “Suya dal ve toprak çıkar.” emrini verdi. Kişi, yine kötülük düşündü. Çıkardığı toprağın bir kısmını ağzında sakladı. Kendine göre bir yer yaratıp orada keyif sürecekti. Avucundaki toprağı yeryüzüne serpti. Tengere de toprağa “Büyü!” emrini verdi. Bu toprak da dünya oldu. Emir sebebiyle Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüdü. Kişi, tekrar yaratıcısına yalvardı. Kayra Han tekrar merhamet etti ve “Tükür!” emrini verdi. Kişi’nin ağzından dökülen ıslak toprak yeryüzüne serpilince tepeler oluştu. Buna kızan Tengri, Kişi’yi katından kovdu. Ona Erlik adını verdi.

Sonra yerde dokuz dallı ağaç türedi. Tengere Kayra Han her dalın altında ayrı bir adam yarattı. “Dokuz millet olsun!” dedi. Erlik bu insanları kıskandı. Onları birbirine kötülük yapmaları için kandırdı. Erlik, Tengere tarafından tekrar kargışlandı. Bu sefer toprak altındaki karanlıklar aleminin üçüncü katına sürüklendi. Kayra Han kendisi için göğün on yedinci katında ışıklar alemi yarattı ve oraya geçti. İnsanların büsbütün başıboş kalmasını istemediği için onlara da “Gök Oğul” Maytere’yi gönderdi. Erlik, tekrar yükseğe, Kayra Han’ın katına çıkmak istedi. Gök Oğul’u da aracı koydu. Kayra Han’dan Maytere aracılığıyla izin alan Erlik rahat durmadı. Beraberindeki kötü ruhlarla beraber kendine gökler yaptı. Artık insanlardan da rahat bir hayat sürüyordu. Buna canı sıkılan Tengere Kayra Han, batır Mandişere’yi Erlik’in alemini yıkmak için yolladı. Mandişere’nin müthiş bir mızrağı vardı. Mızrağıyla her vurduğunda korkunç şimşekler çıkıyor, gök gürültüleri duyuluyordu. Erlik’in dünyası darmaduman olmuştu. Onun dünyasından düşen parçalar dünyayı engebeli bir hale getirdi. Erlik yeniden cezalandırıldı ve bu kez yerin en alt katına hapsedildi. Dünyanın sonuna kadar da kendisine orada kalması için mühlet verildi.

***

Destanlar genellikle gerçekte meydana gelmiş birtakım olayların zamanla efsaneleşmesidir. Çok sayıda fotoğraf, belge, video görüntüsü olduğu halde henüz 20.yy’ın başında giriştiğimiz Kurtuluş savaşının da destanlaştırılmış yönleri vardır. Kimi şair için Başbuğ Atatürk “Gökten gönderilen sarışın kurt” olarak anlatılır. Toplum arasında anlatılan ve olağanüstü olayların geçtiği birçok rivayetler de vardır. Tüm bunlar ve daha fazlası, milli mücadelemizin destansı yanlarıdır.

Yaratılış destanı, Wilhelm Radloff (1837-1918) tarafından Altay Türklerinden derlenmiştir. Verbitsky’nin de derlemesi mevcuttur. Eski Türk dinine dair birçok inanış, birçok dini karakter, işte bu tarz derlemelerden elde edilmiştir. Modern anlamda bu konudaki araştırmaların çok geç başlamış olması, eski Türk inancına dair birçok konuyu da şüphede bırakıyor. Örneğin 1800’lü yıllarda Altay Türkleri arasında yapılan dini araştırmalar bizi ne kadar eskiye götürebilir? O yüzyılda yaşayan Altaylılar arasında çok Tanrılı dini inanış, yüzyıllar öncesi için ne kadar geçerlidir? Bunu anlamak için, bölgeye giden misyonerlerden, çevre çoğrafyalarda kurulup yayılan dinlere kadar çok geniş kapsamlı bir araştırma yapmak gerekiyor. Bununla beraber Orhun yazıtları gibi eski Türk metinlerindeki ifadeler de mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

Türk toplumu başarısız okul kitaplarında yazdığı üzere tek seferde İslam dinine geçmemiştir. Hala önemli ölçüde sürdürülen, İslami kılıf içerisinde yaşatılan inanışlar bunun canlı örneğidir. Kaldı ki İslam’a geçişin ilk dönemlerini düşünün. Türkler tarih yapmış, tarih yazmamış, hatta ciddi bir tarih bilincine sahip olmamış, ancak geleneğini, örf ve adetini yaşatarak geçmişle bağını kuvvetli biçimde sürdürmüştür. Kim bilir, belki de kadim topluluklarının birçoğunun yok olma sebebi de bu bağı koruyamamak olmuştur. Birçok yazılı metin bırakmış topluluklar bugün ancak birer hatıra olarak yaşıyor. Bize has bir başka meziyet de, ciddi ölçüde alimler yetiştirmek, az ama öz yazılı eserler bırakmış olmaktır. Yetişen alimler geleneklerin akılcı yollarla yaşatılmasını da sağlamıştır. Belki alimler şöyle düşünüyordu: “Madem ki Türk milleti sözlü gelenekleri daha çok seviyor, biz de deyimlerle, atasözleriyle ilmi benimsetelim.”

Bugün İslam’a mal edilen birçok inanış hurafe sayılmaktadır. Bunların birçoğu eski Türk inancına dayanıyor. Ancak hurafedir, diyerek bu inanışların tümünü atmak da doğru değildir. Bizim “nazar” dediğimiz enerji aktarımı üzerine dünyanın birçok yerinde ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Mesela zeytinyağını çok seven Yörükler, Amerikan telkinlerine rağmen zeytinyağı kullanmaya devam etmiştir. Bugün artık “Zeytinyağı=kanser” algısı doktorlar tarafından da reddediliyor. Birtakım bilim adamlarının geçmişe sövme adeti olsa da, modern bilim başlangıç noktasını 18.yy’dan, 19.yy’dan alamaz, bilimin yaratılmış tüm canlı-cansız varlıkların doğasını tanımayla başladığını inkar edemez. Kendimize bakalım: Acaba sağlıklı beslenen atalarımız kadar güçlü müyüz? Peki kaç tane bilim adamı devletten rüşvet alıp sağlıklı besini sağlıksız, sağlıksız besini sağlıklı gösteren meslektaşlarıyla mücadele ediyor?

Bu bağlamda tekrar Yaratılış destanına gelelim. Mandişere’nin mızrağındaki dehşet, meteor yağmurunun destansı anlatımı olabilir mi? 1980’de Sibirya’ya düşen dev meteor, eski Türk coğrafyalarında bu tarz olayların sıklıkla yaşandığını akıllara getirir mi? Altay Türkleri ile temasa geçen bir Müslüman seyyah, Yaratılış destanına etki etmiş olabilir mi? Veli Baba’nın dörtlüğünden yola çıkarsak, tasavvufun eski Türk inancından ne kadar öğe içerdiği gerçeğini bir kez daha görmüş olmuyor muyuz? Geçmişle koparmadığımız bağlar daha birçok soruyu sordurabilir, birçok gizemi beraberinde getirebilir. Bu da ayrı bir heyecan, ayrı bir hissiyat olarak Türk insanının enerjisine daha fazla katkı sağlamaya devam edecektir.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone