Yeis Bataklıktır- Caner KARA

yes

Bu neslin gençleri, Abdülkadir Aksu’yu AKP’nin içişleri bakanı olarak tanıdı. Aslında Türkiye’nin, en uzun süreli İçişleri bakanlığı yapmış 3. kişisidir. Trakya’dan Diyarbakır’a sürgün edilen Arnavut dedesi, Kürt bir paşanın damadı olunca Abdülkadir Aksu’nun soyu da Arnavut- Kürt karışık bir şey olmuş. WikiLeaks adıyla şöhret olmuş Amerikan istihbarat belgelerinden  “05ANKARA3199” adıyla şifrelenmiş olanına göre Abdülkadir Aksu, genç kız düşkünü bir eroin kaçakçısı, oğlu da mafya lideriymiş.
18 ve 20. Dönem Diyarbakır milletvekilliğini Özal’ın Anap’ında, 21.22. ve 23. Dönem İstanbul milletvekilliğini Fazilet Partisi’nde yapmış. 47. Hükümette içişleri bakanlığı, 53. Hükümette GAP’tan sorumlu devlet bakanlığı yapmış. 58. ve 59. Hükümetlerde AKP’nin içişleri bakanıydı.
Diyarbakır Maiyet Memurluğu’yla devletin ekmeğini yemeğe başlamış. Bundan sonra hiç durmamış. Ergani kaymakam yardımcılığı, Bismil ilçesi Sinan Bucak Müdürlüğü, Genç, Akçadağ ve Doğanşehir Kaymakam Vekilliği, Sarıkaya Kaymakamlığı, Kahramanmaraş Vali Vekilliği, Malatya Emniyet Müdürlüğü, Emniyet Genel Müdürlüğü Yardımcılığı, Rize Valiliği ve aynı anda Rize Belediye Başkanlığı, Gaziantep Valiliği…
Netice?
WikiLeaks belgelerine göre eroin kaçakçısı, genç kız düşkünü…
Abdülkadir Aksu, rastgele seçilmiş bir örnekti. Siz de rastgele bir AKP ünlüsünü seçip, dalkavuk ve tüccar basın dışında nasıl anılıyor, nasıl tanınıyor araştırabilirsiniz.
Cemil Çiçek’i seçin mesela…
“Özal’ın koltuğunun altından Refah Partisi kadrolarına, ordadan da yatay geçişle AKP koltuklarına” şeklinde, benzer bir yaşam öyküsü, başarıdan başarıya-daldan dala bir macera…
Kendiniz araştırın. Rastgele seçin, rastgele olmayan bir hikâye görün.
Kemal Unakıtan’ı araştırın mesela…
Devletin malı olan SEKA’da, milletin ekmeğini yiyerek iş hayatına başlayan bir adamın, “SEKA kâr etmiyor” bahanesiyle, batmasından sorumlu olduğu işletmeyi “bakan” sıfatıyla özelleştirmesini okuyacaksınız…
Recep Tayyip Erdoğan’dan başlayarak, taşra yöneticisine kadar uzanacak bir listeyle, aynı “daldan-dala” hikâyesini yazmak mümkündür; fakat Türkçüler için bu yazı sıkıcı bir “malûmun ilamı” olacaktır.
Türkçüler, bilinen siyasetin, kuru gürültü aracı değildir.
Üst üste ve arkası gelmeyen saldırıların çeteleci başı da değiliz. Bir düşmanın düşmanlığını listelemek, her düşmanlığı sanki yeni bir şeymiş gibi şaşırarak izlemek, korkak ve aciz ve kişiliksiz insanların, dolayısıyla kişiliksiz milletlerin yapacağı şeydir.
Maalesef, özellikle son yüzyılda düşmana düşman demek bile tabu haline geldi. Dillerde sürekli bir ihanet tekerlemesi var. Açıkça, arsızca, köpekçe Türklüğün millî ve manevî değerlerine saldırana, artık düşman değil hain diyor. Saldırının her türlüsüne, millete karşı girişilen her taarruza hainlik denir oldu.
Başka bir taraftan da bu düşmanlıklara “ihanet” değil de “düşmanlık” diyenler; sanki bir savaşın suçlusu, müsebbibi, kışkırtıcısı gibi muamele görmekten yakalarını kurtaramadı.
Mazide, kaderde, cephede, çilede, hiçbir yerde ve hiçbir şekilde ortaklığımız, kardeşliğimiz, soydaşlığımız bulunmayan, dünün etnik süprüntüleri, kılıç artıkları ellerine silah alıp, mübarek yurdumuzun dağlarında kutsal soyumuzun kastına mermi yaktığı zaman bile düşmanlıktan bahsetmek ayıplanıyor, kınanıyor. En çok konuşan, en taraflı geçinen bile ağzında diline kırk takla attırıp, ancak bir “ihanet” kelimesini geveleyebiliyor.
Dünya yüzünde ve dünya tarihinde, canına, malına, ırzına, arzına göz dikmiş bir sırtlan sürüsünü gücendirmekten çekinen, kalbini kırmaktan sakınan, duygularını okşamaya uğraşan böyle bir mankurt sürüsü daha var olmamıştır.
Ortada bir hainlik olması için, mazide bir dostluktan bahsetmek gerekmez mi?
Bugün Türk Milleti’nin karşısında kalem oynatan, siyaset yapan, özgürlükçülük oynayanlar hangi tarihte dostumuzdu?
Bugün akıl almaz taleplerle, yüzsüz ve pişkin tavırlarla Türklüğün karşısına dikilen Çerkezler, ne zaman dostumuzdu? Hangi zorlukta Türklüğün yanı başında ve yardımında olmuşlardı?
Bugün Hakkari ve Şırnak gibi şehirlerde çapulcu tavırlarla özgürlükçülük oynayan Kürtlerin, işgal yıllarında bir kurtuluş mücadelesi var mıdır? Tarih, -mesela- Hakkari halkının –mesela-İngiliz işgal kuvvetlerine karşı eline silah alıp dağa çıkışı gibi bir olayı kaydetmiş midir?
Bir tek şuurlu insan çıkıp, Arapların İngilizlerle ittifak edip Türk katliamına giriştiği günlerde, aynı coğrafyada yaşayan Kürtlerin ne yaptığını, nasıl tavır takındığını anlatabilir mi acaba?
Geçelim!
Düşmanlık düşmanlıktır! Bunun hafifi, yenisi, sulusu, pastörizesi olmaz.
Son birkaç ayda yaşananlar bile, diğer her konudan azade olarak düşünülse, körlerin bile görebileceği bir Türk düşmanlığı, memleketin her köşesinde ve her alanda kendisini açıkça belli ediyor.
İki tane soytarı, kendileri gibi soytarıların gazetesine reklam vererek, millî bir yas gününde millî bir kahramana ve bütün Türk Milleti’ne mâl olmuş bir Türk büyüğüne küfrediyor. Yazının başında bahsi geçenler gibi kimseler, meşruluğu mümkün olmayan ve hiçbir şekilde izah edilmeyen bir yetkiyle Türk çocuklarının “Türk’üm” deme hakkını gasp ediyorlar.
Ruhlarının ve soylarının çirkinliği suratlarına sirayet etmiş, iki tane soytarı başı, kadim bir Türk memleketinde iğrenç sesler çıkararak mikrofondan bağırıyor ve devlet erkânı diye bilinen kimselerimiz, bu çanak yalayıcılara çanak tutma işine gönüllü oluyor.
Hayatının tamamında milletin ekmeğini yiyerek devlet kademelerinde bulunmuş fakat kayıtlara “genç kız düşkünü, eroin tüccarı” olarak geçmiş adamların hükümeti, öğrenci evlerinde bazı ahlaksızlıklar olabileceğinden yakınıyor.
Devlet izniyle ve denetiminde, her köşesinde vatandaşların satıldığı genel evler açan bir sistem, eroin tüccarlarına içişleri bakanlığı emanet eden bir düzen, öğrenci evlerindeki, kesin olmayan fakat muhtemel bir ahlâksızlıktan şikâyet ediyor!?
Akıl almaz şeyler!
Bu türlü imamların, her türlü pisliği yaptığı bir zamanda, cemaat –anormal bir şekilde- temiz bile kalmıştır.
Birbirinin mahrem anlarını, mahrem sayılan evlerine kayıt cihazı koyarak belgeleyip, bunu bir şantaj malzemesi olarak kullanan namussuzlar var…
Mahremine koyulan kayıt cihazları sayesinde, halka açık yerlerde ahlakçılık oynayan namussuzlar da var…
Maalesef Türkiye, namussuzların at meydanı olmuş…
Dershaneler kapatılsın diyenle, dershaneler açık kalsın diyen iki zümre, bu memlekette gündemi ipotek altına alıyor; fakat iki durumdan herhangi birisi Türklerin lehine değildir. Ne acıdır ki; bu gürültüyü çıkartan iki zümreden herhangi birisi -Türk olmak bir yana- Türk dostu bile değildir. Düne kadar zafer narası attığımız Anadolu yaylasında, bugün meydan savaşı yapanlar, bizimle savaşanlar değil, cesetlerimizin üstünde birbirini yiyenlerdir.
Türkçüler;
Oyuna dâhil olmak, bir hedef değildir. Biz bu meydanda kazanan taraf olmak zorundayız. Mücadelenin küçüğü ya da büyüğü olmaz. Fedakârlığın nispeti önemlidir. Küçüklüğün ya da büyüklüğün ölçüsü, fedakârlığa göre belli olacaktır.
Türkiye, 4 yılda bir seçim gürültüsünün yaşanması nedeniyle, devamlı surette seçim döneminde bulunan bir ülkedir. Bu coğrafyada süreçler, dönemler, 1919 şartları bitmez, bitmemiştir. Seçim dönemleri gibi…
Gündelik palavraların ve uyku ilacı etkili magazin davalarının dışında, yalnız ve sadece Türklük uğrunda bir vazifeyi icra ettiğinizi ve bu vazifeden bir emeklilik şeklinin bulunmadığını, izin dönemlerinin olmadığını bilerek, şuur ve millî imanla fedakârlığınızın ölçüsünü, imkânsızdan yukarı taşıyın!
Mücadeleye katılın.
Zamanı Tanrı yaşar; insanoğlu hep ölmek için yaratılmıştır.
Tanrı Türk’ü, Türk de yurdunu korusun.

Caner KARA

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone