Yeni Bir Ergenekon-Cehalet Dağı

Terörist Mümtazer Türköne, bir ara iyice sapıtmıştı. “Osmanlı isyancıları paşa yapıyordu, biz de yapalım.” kabilinden bir öneri sunmuştu. Sonrasında hızını alamamış, Ergenekon’un Türk değil Moğol destanı olduğunu, devletin resmi tarih tezi sunmak için bunu Türkleştirdiğini iddia etmişti. Bazı insanları en azından sıfatına baksanız adam sanırsınız. Bunun sıfatında da öyle bir emare yok… Bu adam, tam da o dönemde baştacı idi. Bizim baştacımız değildi elbette; biz kalpak giyiyoruz. Taç peşinde koşan kimse o utansın.

Esasen Ergenekon destanımız resmi tarih teziyle Türkleştirilmemiş, aksine Moğollaştırılmıştır. Merhum Tarihçi İsmail Hami Danişmend, vaktiyle bu mesele hakkında çok önemli tespitlerde bulunmuştur. Örneğin, Danişmend Hoca diyor ki “İlk Müslüman-Moğol Hükümdarı olan Gazan Han, Türklerin tarihinden pay kapmak istediği için Reşideddin’e kitap yazma görevi verdi.” Gerçekten Cami’ut-Tevarih’in bu maksatla yazıldığı çok barizdir. Maksat, Türklerin tarihinden Moğollara pay çıkararak devletlerine bir kök yaratmaktır. Fakat kısa vadede bile Moğolların aleyhinde olmuş ve Moğol hanedanlarının da bir kısım boylarının da Türkleşmesini hızlandırmıştır.

Reşiddedin’in Ergenekon destanına dair yazdığı şu giriş cümleleri bile oldukça yapay bir durumu ortaya koyuyor:

“Moğol boyları, genel olarak Türk boylarının bir bölümüdür. Bu her iki kavmin de, şekilleri ve dilleri birbirine benzer. Bunların hepsi de, Nuh Peygamber’in oğlu olan Bulca Han’ın soylarından türemişlerdir. Bulca Han, bütün Türk kavimlerinin atası idi. Aradan birçok asırlar ve uzun zamanlar geçmiştr. Elbette ki bu uzun zaman içinde, olayların birçokları unutulmuştur. Türklerin başlangıçta, kitapları ve yazıları yoktu. Bunun için de tarih olaylarını yazamamışlardı. Onların belirli ve eski bir tarihleri de yazılmış değildi. Onun için şimdi söylenen tarih olayları da, çok yakın zamanlarda söylenenlere ve nesilden nesile anlatılan bilgilere göre öğrenilmiştir.”

Türklerin başlangıçta bir yazıları var mıydı? Yok muydu? Elbette vardı. Üstelik bu yazının “başlangıç” diye ifade edilebilecek kadar eskiye gittiği bilinen bir şeydir. Türk abecesi de kaya resimleriyle başlamış ve zamanla sistemli bir damgalar bütününe gelmiştir. Sadece bu konuda yapılan yanlışlık bile Moğollaştırma sırasındaki temelsizliği ve samimiyetsizliği ortaya koyuyor. Ergenekon, şüpheye yer bırakmayacak şekilde Türk destanıdır. Son olarak “Ergenekon’a sığınış” kısmından da bir cümle aktarayım:

“Daha önce Moğol adı verilen bu boyların, aşağı yukarı 200 sene önce, Türk boyları ile araları açılmış ve birbirine düşman olmuşlardır.”

Bundan sonra düşmanlığın büyüdüğü, Türklerin Moğolları savaşta mağlup ettiği ve kalan Moğolların ölüm korkusuyla Ergenekon’a sığındığı anlatılır. Bu bile aslında meseleyi aydınlatmak için yeterlidir. O tarihlerde kurulmuş birçok devletin kendisini tarihsel temellere dayandırırken birtakım dayanaksız bilgiler vermesi ve bazı köklerini de inkar etmesi bir gelenek gibidir. Adı “Reşideddin” olmasına rağmen aslında Hemedanlı Yahudi bir Hekim olan bu şahsın da vaktiyle yapmaya çalıştığı, asırlar sonra terörist Mümtazer’in dillendirdiği şey budur.

Türklerin neleri sahiplenilmedi ki?

Kendisini katıksız Türk düşmanı olarak tanımlayan bazı bölücüler, Orhun yazıtlarından aldıkları ifadeleri değiştirerek milliyetçilik yapıyor. Bir yandan Türklere barbarlık iftirasında bulunurken, ki iddia sahiplerinin ilkelliği suratlarından anlaşılır- diğer yandan Türklerden tarih, kültür ve dil çalıyor. Dahası, Türk mutfağına kadar girildi ve Baklava, Lahmacun Yunan tarafından sahiplenildi; Hacivat ve Karagöz, “Hacivatidis”, “Karagözidis” gibi tuhaf isimlerle Yunanlaştırıldı (!)

Bize karşı açılmış isyan bayrağı sarı, kırmızı, yeşil renklerden seçildi. Oysa bu renkler de Türk kültürünün bir parçasıdır ve özyitime uğrayan Türkmenler aracılığıyla başkaları tarafından sahiplenilmiştir. Abdülcelil Kazvini, 1161-1165 yılları arasında yazdığı Kitab’un Nakz isimli eserinde şu bilgilere yer veriyor:

“Selçukluların melikleri ve sultanları eğer yüz bin asker toplarlarsa, siyah sancak askerlerde bulunmazdı; yeşil, sarı ve kırmızı sancak bulundururlardı.”

Özellikle Altay bölgesindeki Türk kurganlarının pek çoğunda ve bilhassa Türk beylerinin kurganlarında bulunan cesetlerin üzerinde sarı, kırmızı, yeşil renklerde ipek elbiseler bulunmuştur. Ayrıca yönlerin simgesi olan renklerde de bu duruma rastlarız: Ak renk batı, kara renk kuzey, sarı renk doğu ve kızıl renk de güney yönlerinin simgesidir.

Kızıl renk; heyecan, güç ve akıncılık simgesidir. “Gök” (Kök) dediğimiz mavi renk ise sadakati, vefayı, aydınlığı ve temizliği temsil eder. Yeşil, gençliği ve hayatı temsil eder. Bunlara ek olarak, yeşil rengin tabiatı ve Tengri’yi simgelediğini de eklemek gerekir. Bazı kaynaklarda ise koruyucu ruh ve Tanrı simgesi kırmızıdır. Sarı renk ise hakimiyeti simgeler.

***

21 Mart, Türk dünyasında “Nevruz” ve “Yeni Gün” olarak da adlandırılır. Farsça (Nev=Yeni, Ruz=Gün) bir sözcük olan Nevruz sadece Türk coğrafyasında sadece Türkiye’de kullanılmaktadır. “Navruz”, “Nevroz” biçimlerinde de kullanılır. Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Nevruz geleneği ve bu geleneği ifade ederken kullanılan sözcük Farslara mı aittir?

Bizde ne yazık ki hem Türk dilinde hem de yabancı dillerde bulunan tüm sözcükler dışarıdan gelmiş kabul edilir. Hem Farsça’da hem de Türkçe’de mevcut sözcükler tartışmasız “Vay, demek oradan almışız.” gibi bir mantıkla algılanır. Bu yanlıştır. Nevruz elbette Farsça’dır. Fakat bunu kimin kendi diline uyarladığı kesinlikle tartışmalıdır. Bahar ya da yazın gelişinden söz ettiğimizde aklımıza gelen ilk şey güneştir, güneşin doğuşudur. Biz ona “kün” demişiz. Havanın aydın olduğu zamana “kün”, güneşin çekilip gittiği zamana da “keçee” veya “tün” demişiz. Fars dilinde güneş sözcüğünün karşılığı “helya”dır. Ruz, “gün” anlamına geldiği gibi “ışımak” anlamına da gelir. Bu durumda rahatlıkla “ruz” sözcüğünün bizim mantığımızın örneklenerek “kün” sözcüğünden alındığı söylenebilir.

Bununla birlikte birçok medeniyette “Yeni Gün”, çeşitli kavuşmaları simgeler. Sümerlere göre Dumuzi ve İnanna’nın kavuşup yeryüzüne çıktığı gün, tabiatın yeşillenip bereketlendiği gündür. Bizde Ergenekon’dan çıkıp atayurda kavuşmayı simgeler. Bazı Farslara göre ise bu tarihte Afrasıyab (Alp Er Tunga) öldürülmüştür. Onlar da rahata kavuştuklarını düşünmüş olmalıdır.

Türkler, tarihin bile doğmadığı dönemlerden beridir Ortadoğu, Mezopotamya ve İran coğrafyasında etkin rol oynamaktadır. Bunda şüpheye yer yoktur. Bu konuda yerli ve yabancı Türkologların, Tarihçilerin önemli fakat yeterince dikkate alınmayan çalışmaları mevcuttur. Eğer mevcut tarih anlayışına çakılı kalmazsak, ilerleryen tarihlerde ilk anayurdumuzun bile farklı bir coğrafya olduğunu görebiliriz.

***

Yeni bir Ergenekon yaşamak zorundayız. Bugün birçok araştırmacı Ergenekon’un yerini tespit etmeye çalışıyor. Bu çalışmalar bir yana dursun, zamanımızın Ergenekon’u beyinlerin etrafını çevirmiş ve demir dağın yerini almış cehalet dağıdır. O cehaleti eritip dışarı çıktığımız gün, Türk dünyasına bereketin ve yeşilliğin geleceği gündür. Öyleyse mücadeleye devam edelim ve Türk dünyasını cahillere teslim etmeyelim.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone