Yeni(den) Medeniyet Tasavvuru Ne Demektİr? Ne Olmalıdır? – Yrd. Doç. Dr. Alptekin YAVAŞ

yavaş

Yeni bir medeniyet tasavvurumuz olmalı” fikrinin, yanlış giden, beğenilmeyen bir durumun neticesi olarak doğmuş olduğu muhakkak. Buradaki “yeni” sıfatının da eskisinden farklı, taze, daha önce bilinmeyen, duyulmayan anlamında kullanıldığı da açık. Ama konu medeniyet olunca, eski-yeni gibi tabirlerin kullanışında bir anlam kayması oluyor. Kuşkusuz bu iddianın sahiplerinin ana meselesi bu tür terminolojik kaygılar değil.

Sadece yeni olmakla var olan durumun değişip topyekûn taze bir çözümün meydana geleceği düşüncesi sosyal bilimler alanına çok uygun bir yaklaşım değildir. Nitekim medeniyet de bir anda farklı bir mecraya sürükleyebileceğiniz, kısa sürede elde edeceğiniz bir laboratuvar deneyi sonucu değildir. Bu yüzden medeniyetlere nizam verme iddiası meselenin tabiatı gereği nâmümkün’dür. Sosyolojik bir kavram olarak medeniyet, toplumların kendi doğalarıyla şekillenen bir olgudur. Durum böyle olunca, “medeniyetimizi şekillendirelim”, “hem de yenisi olsun” gibi iddialar, bizim Kayserili esnafların heveslerini hatırlatıyor. Ama hayal etme anlamında “tasavvur” derseniz, geleceğe dair düşünceleri, biçimleri, formları hayal edebiliriz ve etmeliyiz de… Öyleyse başlığı “yeniden medenileşebilmek” olarak değiştirmeliyiz.

Bir medeniyetin hazırlık evresi, onun içeriğini, sınırlarını ve gücünü belirler. Örneğin Osmanlı bir beylik olarak, Asya birikimleriyle Anadolu’da karşılaştığı Roma mirasını harmanlayabilmiş Selçuklunun birikimini bulmasaydı bu ölçüde bir imparatorluğu kuramazdı. Osmanlının bürokratik yapısından, sanat biçimlerine kadar tüm medeniyet formları Selçuklunun bir devamı niteliğindedir. Selçuklu da Asya birikimlerini bu şekilde kullanmıştı ve kuşkusuz Türk Medeniyetini de kadim yapan bu süreklilik özelliğiydi. Aynı şekilde Roma, Antik Grek medeniyetinin tüm form ve biçimlerinin, yaşam tarzının, düşünme biçimlerinin mirasçısı olmak gibi bir şansa sahipti. Dolayısıyla medeniyet, toprak yığınlarının üst üste yığılmasıyla oluşan tortular gibi çok uzun süren, yavaş ama varlığının yok oluşu da bir o kadar zor bir olgudur. Bugünden yarına yeni bir medeniyet teşekkülü “bugün biz öyle istiyoruz” diye gerçekleşmez. Zaten bu bir iddia olarak da dile getirilemez. Medeniyet değişimleri bir sonuçtur, talep edilemez. Onu tarih kitapları, vakanüvisler not alır, gelecek kuşaklara aktarır; o kadar…

Devletlerin, teknolojik, kültürel, ekonomik gelişim gibi haklı gerekçeleri yerine getirmemiş olmasına rağmen, sırf eski kadim günlerinin hatırına bugün yeniden emperyal bir güç olma iddiasında bulunması yersiz ve gülünçtür. Sanki o eski günlerin üzerinden yüzlerce yıl geçmemiş, bu sürede insanlar hiç düşünmemiş, hissetmemiş, savaşlar, yıkımlar olmamış, adeta zaman donmuş gibi telâkki ederek, “işte yeniden ben geldim” demenin post-modern dünyada sıcak bir karşılık bulabileceğini beklemek saflıktır. Doğu dünyasına bu tür bir vakarlı geri dönüş umudunun, aşırı politik hırslarla sömürülüp zamansız tüketilmesi bu ihtimale karşı yapılmış bir haksızlıktır. Bu ihtimalin, gönül sandığımızda vakti zamanı geldiğinde en nadide kumaşlara sarılı halde bulunduğu yerden çıkarılabilecek şekilde, var olduğu yerde saklanması gerekirdi. Ancak her şeyi zamansız tüketmeye alışmış politikacılar elinde yok oldu gitti.

Bugün kullandığımız kimlik kavramlarının moderniteyle ortaya çıktığı, uzmanlarının malumudur. Ancak modernite öncesi bu kavramların telaffuz edilmemiş olması bu kavramların o zamana kadar var olmadığını göstermez. Türk kavramı, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan itibaren milletimizin öz kimliği olarak yazılı kayıtlara geçti. Ama kuşkusuz 14. yüzyılda da bizlere “Türk” deniyordu. Dönemin batılı kaynaklarındaki ifadeler, bu kavramın sadece belli bir etnisiteyi değil, Anadolu’da Müslüman olup Türkçe konuşan tüm toplulukları ihtiva ettiğini gösterir. Yine Avrupalıların, Fatih Sultan Mehmed’e “Grand Turc” derken belli bir etnisiteyi işaret etmediği açıktır. Dolayısıyla bugün “bizi bölen, bu sonradan ortaya çıkan etnik kimlikler…, …bilhassa da Türk kavramı” şeklindeki düşünceler temelinden yanlıştır. Modernite kavramlar icat etmiştir, doğru; ama bunların temelsiz olanları zaten toplumlar tarafından kullanılmadan çiğnenip hemen atılmış, benimsenmemiştir. Nitekim ülkemizdeki Osmanlıcılık ve İslamcılık kavramları böyle nihayetlenmiştir. Ayrıca kimlikler doğru yönlendirildiğinde toplumlara hız ve güç katar. Örneğin Almanya’da henüz 18. yüzyılda milli bilinç konusundaki tartışmalar, Alman medeniyetinin maddi kültür verilerini belgeleme gibi çalışmalar; Allah’ın onlara bahşettiği Bismarc gibi bir devlet adamının da tesiriyle, 20. yüzyıla Avrupa’nın milli bilinç düzeyi en yüksek toplumunu, hem askeri/ekonomik hem de kültürel açıdan gerçek bir güç olarak girebilmesine imkân vermiştir. Biz medeniyet vasıflarımızı modernitenin sunduğu kavramlar sebebiyle kaybetmedik. Aksine aidiyetimizin muhtevası ve sınırları hakkında milli bilinç uyandıran bir bilgiye sahip olduk. Anlamını, içeriğini bilemediğimiz ama bizi biz yapan hususiyetlerimizi tanımlamaya başladık. Dolayısıyla milletin form ve biçimlere yansıyan kültürel özellikleri, kavramlara yansıyarak milli bilincin gelişmesine vesile olmuştur. Örneğin 19.yüzyılın sonlarında Orhun kitabelerinin okunduğunun İstanbul’da duyulmasıyla birlikte Türk kavramı etrafında büyük bir heyecan dalgası gerçekleşmiş, toplumun her tabakasında Türk kültürüne karşı ilginin artmasına vesile olmuştur. Yani sorun kavramlarda değil… Öyleyse nerede?

Türk ve Batı medeniyetleri yaklaşık son iki yüz yıldır içice geçmiş, muhtevası, niteliği uzun tartışmalara muhtaç bir ilişki içerisinde. Hangi tarafın diğerini ne kadar etkilediği tartışmaları bir yana, mevcut biçim duygumuz ve anlam dünyamız bu ilişki çerçevesinde şekillenmiştir. Medeniyetlerin sürekli yekdiğeriyle ilişki içerisinde olup beslendiği muhakkak. Etkilenmenin hangi taraf için ne boyutta olduğu veya kimin diğerini ne kadar etkilediği ise medeniyetlerin güçleriyle alakalıdır. Bu tesirler bazen tarifi gerçekten zor örneklerle tarih sahnesinde karşımıza çıkar. Örneğin 16.yüzyılda Alman prensleri arasında, o yıllarda, Kutsal-Roma Germen devletinin en büyük rakibi Osmanlının askeri kıyafetleri ilginç biçimde moda olmuştur. Gerçekten de Kutsal Roma Germen İmparatoru Şarlken’in en yakın komutanlarının yeniçeri kıyafetleri içerisinde, kendilerini resmettirmeleri izahı zor bir kültürel etkileşim örneğidir. Moda-beğeni, değişen estetik zevkler konuyu daha da girift yapar ki, medeniyet etkileşimlerini anlaması zor ve tılsımlı yapan da bu yanıdır.

Ancak son iki yüzyıldır gerçekleşen gelişmeler dünya tarihinde eşine rastlanmayan sosyal, kültürel, teknolojik ve felsefi değişimlere sebebiyet vermiştir. Bu gelişmeler, sadece medeniyet havzalarının sınırlarını değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda, medeniyetlerin içeriğinde de da büyük değişimlere neden olur. Batı, dünyanın diğer kadim medeniyetleri karşısında daha baskın bir biçimde, değişimin ve gelişimin yönlendiricisi taraftır. 18. yüzyılda demokrasi, özgürlük, eşitlik kavramlarının ortaya çıkışı sadece imparatorluklar çağına son vermez. Aynı zamanda sarayın ortadan kalkmasıyla özgür kalan sanatçıyı, stadyum, müze, tren garı gibi yepyeni bina türleriyle şehir siluetlerini, demirli beton, fiber-glass gibi yeni malzemeler ve bunların sunduğu sonsuz yeni fırsatlarla insanoğlunun yaşam biçimini tümüyle değiştirir.

Fakat esas çarpıcı yenilikler sosyal bilimler alanındadır. Psikanaliz denilen ruh bilimi, insanı, kendini ve değer yargılarını sürekli sorgulamaya yöneltir. Psikanalizden oldukça etkilenen sanatçı ise, var olan tüm biçimlerden farklı yeni şekillerin peşine düşer. Bu sebeple güzel ve estetik kavramları hiçbir yüzyılda olmadığı kadar soyutlaşır, başkalaşır. Bu alanda sarayın etkisinden kurtulup bağımsız kalan sanatçı, pozitif bilimlerin de tesiriyle her gün yeni bir sanat akımı keşfederken, o sanat akımı, daha gelenekselleşmeye fırsat bulamadan unutulur, yerini, yenisine terk eder. Böylece geleneksel veya evrensel kavramları da baştan sona değişir. Fizik alanındaki değişimler felsefeyi de etkiler. Bir fizik kuramı olan fuzzy mantığı, birden fazla ihtimal ve onların doğurduğu birden fazla sonuç olasılığını ihtiva etmesiyle, o güne kadar var olan kesin kaide ve kuralların tümüne meydan okuyan bir felsefe akımına dönüşür. Bu kuram, yapay zekâ çalışmalarına dolayısıyla sibernetik bilimine imkân veren devrim niteliğindeki fizik gelişmelerinin tetikleyicisi olurken, aynı zamanda, gündelik yaşamı, toplumsal kuralları veya aile kavramını farklı ihtimaller, biçimler, tarzlar konusunda derinden etkiler. Tarihin hiçbir döneminde pozitif bilimlerle doğa bilimleri bu kadar içice değildir. Her biri sanki bağımsız münferit alanlar gibi, ama aynı zamanda, birbirinin tetikleyicisi ve sebebi dünya çapında gelişmelerdi.

İşte bu baş döndürücü gelişim ve dönüşüme, tüm doğu dünyası gibi Türk Medeniyeti de hazırlıksız yakalandı. Batı dünyası hem iddia sahibi oluşu hem de sanayi devrimi ve moderniteyle bir geçiş evresini yaşadığı için bu post-modern devrimi kolaylıkla algılayabildi. Ama doğu dünyası ve özellikle Türk Medeniyeti zaten son iki yüzyıldır, batının neredeyse her gün yeni bir sürprizle(!) karşısına dikilmesinden mahcup ve ezik olarak ağır bir yenilmişlik duygusunun içerisindeydi. Bunun üzerine son 30 yıldır önünde durulamaz yeni bir sel dalgası (internet ve bilişim dünyası) ile yayılan post-modern yaşam tarzı ve anlayışı geldi. Batı medeniyetinin bu son hamlesi, gündelik yaşamdan, aile ilişkilerine, inanış biçimlerinden, biçim duygusuna tüm yerleşik değerleri sarsar. Bu yeni post-modern yaşam biçimi, -daha önce hiç olmayan bir biçimde- neredeyse dünyada tekleşir; hatta “tarihin sonu mu?” tartışmalarına bile yol açar.

Türk Medeniyetinin bu son evresinin sosyolojik ve kültürel boyutuyla anlaşılabilmesi, “batılılaşma” kavramı çevresinde yaratılan batı taraftarı veya düşmanı tartışmalarına kurban gitmiştir. Bu tartışmaların büyük çoğunluğu siyasi olup, konu, sosyal hayat boyutuyla hiç ele alınamaz. Bugün Türk medeniyetini, bu son evresini anlamadan, aradan bunca yıl geçmemiş, bu sürede insanların yaşam biçimleri veya değer ölçülerinde hiçbir değişim olmamış, adeta zaman donmuş gibi telakki ederek, “yeni medeniyet tasavvur”ları kurmak hayalciliktir. Zira yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, ortasında hiç kıpırdamadan gözlerimiz sıkı sıkıya kapalı durduğumuz, ama etrafımızda büyük bir hızla dönen bir fırtına gibi, bize onbin âlem gezdirip, bugün bulunduğumuz yere ve ana getirmiştir. Bu değişim ve gelişim fırtınasının bizi nerelerden nerelere getirdiğini anlamadan tekrar fırtına öncesi ana dönmemiz mümkün değildir. Bir örnekle anlatmaya çalışacağım: Saçaklı mantığın şekillendirdiği kübizm, çağdaş mimarinin yüzyıllık geçmişine damgasını vurup, gökdelen mimarisini teşkil eder. Şimdi doğu dünyasının yeni gelişen cazibe merkezlerinden Dubai de gökdelen mimarisinin en parlak örneklerinden biri olan Halife Burcu yükselirken, bin yıldır doğu dünyasının biçim duygusunu şekillendiren anıtsal cami mimarisinin kalbi İstanbul’da, cami siluetlerini gölgede bırakan “mega” kentler adeta göğü-delecek şekilde büyümekte. Bu güzelim Türk-İslam merkezinde, bir yandan kule-konutlar yükselirken, diğer yanda şehrin varoşlarında, post-modern müminler, “hacıemmi cami mimarisi”nin eşsiz örneklerinde namazlarını eda etmekteler. Hatta bir örneğini Çamlıca’ya şehrin son silueti olarak dikip bu eşsiz karmaşayı taçlandırmak istiyorlar. Mimarlıkta saçaklı mantığı yakalayabilmiş bir felsefeye karşı, 16.yüzyılın hem de kötü bir taklidiyle mukabele etmeye çalışmak acziyetin bir ifadesi değil de nedir? Ankara Sıhhiye’de bu karmaşanın çok özel bir örneği yer alır: 1971 tarihli demir köprü, onun altında 2000’li yıllarda yapılmış ama Selçuklu tarzında bir çeşme ve hemen bitişiğinde 1935 yılında yapılmış olan I.Ulusal Mimarlık tarzında yapılmış Alman Bruno Taut imzalı Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası… İşte bugünkü karmaşık biçim duygumuz!

Bu kafa karışıklığı sadece mimariye hâs değildir. Müslüman kimliğiyle kendini tarif edip, kapitalizmin tüm kural ve kaidelerini iş hayatında harfiyen uygulayan ahiliğin başkenti Kayseri’de yetişmiş tüccarımız; turistlere sema gösterisi yaparken, gözleri kapalı alacağı paraları düşleyen tasavvuf erbabımız; batılı formlara uyduracağım diye muhtevasına aldırmadan mevlidi orkestralarla çalmaya didinen müzisyenimiz; üç kuruşluk bilmem ne projesi için her türlü taklayı atabilen, hakikat peşindeki âlim ecdadının üniversite hocası torunu, bugün sıra dışıymış gibi görünen ama mevcut medeniyet evsafımızı anlatan ibretlik örnekleri teşkil ederler.

Türk Medeniyetinin gelecek yıllardaki güzel ve estetik formlarını, işte bu buhranlı dönemin biçim duygusu şekillendirecektir. Muhakkak bu kafa karışıklığının emareleri sanat ürünlerine, gündelik yaşantımıza bugünkünden daha çarpıcı örneklerle yansıyacaktır. Bu, bizim batı medeniyetiyle ilişkimizin beğenelim beğenmeyelim bir sonucu. Ama kuşkusuz medeniyetler durağan değildir. İlişkiler, anlaşmalar, ihtilaflar çerçevesinde sürekli değişir, farklılaşır. Belki de yeniden medeniyet tasavvuru için umut sadece hayatı yeniden “Türk” gibi algılayabildiğimiz zaman gerçekleşebilecek. Bu algılama biçimi bizim aslında hayalini kurduğumuz medeniyeti teşekkül ettirecek öz’dür. Bu öz geçmişte, Selimiye camisiyle biçim duygumuza, tarhana çorbasıyla damak tadımıza ve “Gönül” kavramıyla dillendirdiğimiz ruh dünyamıza yansımıştır. Eğer “Yeniden Medeniyet” diyeceksek, bu ancak, bahsi geçen öz’e, zor olana, esas’a dönmekle ve daha önemlisi, toplumun tüm fertlerinin ahlâk ve erdem gibi kavramlar çerçevesinde kendisiyle gerçekten hesaplaşmasıyla mümkün olabilecektir.

 

Yrd. Doç. Dr. Alptekin YAVAŞ
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Sanat Tarihi Bölümü

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrShare on Google+Email this to someone