Yüz Yıldır Esir Olanlar

Ezel-ebed özgür yaşamakla yükümlü bir milleti, yüz yıldır esir olduğunu iddia eden, yüz yıldır esir kalmaya tahammül edebilen ve bunu itiraf etmekten çekinmeyen bir kitle yönetirse ne olur? Türkiye’nin bugünkü manzarası ortaya çıkar. Yolları var, altında EYP dolu. Hastaneleri var, kadroları terörist dolu. Eğitim sistemi çocukların beynini emiyor ama sınıflar akıllı tahtayla dolu. Ancak yüz yıllık esirleri iktidar yapan zihniyet, yolları, hastaneyi, eğitim sistemini oy verme sebebi görenlerle dolu.

Tanrı bela yağdırıyor, memleket bunlarla doluyor.

İktidar çevreleri, başkanlık sistemini yüz yıllık esaretlerinin sonu olarak görüyor. Eğer esaretten kasıt son asırlarda yaşadığımız felaketlerse, biz bu felaketlerin başlangıç tarihini, Damat Ferit Paşa hükümetinin yıkıldığı tarihlerden mi alacağız? Mustafa Sabri’nin memleketten firarından mı başlayacağız? 17 Kasım 1922’de boğazdan ayrılan geminin gidişiyle mi esir düşmüş sayılacağız?

Evet manevi anlamda maneviyatsızlığın esiriyiz. Yani bu milleti yine kendi esir ediyor. Asırlar boyu başka milletlerin yapamadığını Türkler kendi kendine yapıyor. Bir vakitler Türkler arasındaki gafletten faydalanmaya çalışan ve yurtlarını işgal etmeyi başaran büyük devletler, Türk’ün karakteristik özelliklerinden faydalanmaya çalışır, ancak yurdunu kaybeden Türk boyları göç etmezse bir özyitim sürecine girerdi. Komşu ülkelerin (Mesela Çin’in) yaşam tarzına özenip özyitime uğrayan boylar ise ayrı bir meseledir.

Esir olmayı utanılacak bir durum olarak görmeyenlerin ifade ettiği esaretin, bizim deyimimizle felaketlerin başlangıç tarihini illa Osmanlı devrinden alacaksak, hangi tarihleri verebiliriz?

Kanuni’nin öldüğü tarihten aldık diyelim. 451 yıl…

Genç Osman’ın şehit olduğu tarihten aldık diyelim. 395 yıl…

Kendi yüzyılının en büyük mareşali olan 4.Murat’ın şehit olduğu tarihten aldık diyelim. 377 yıl…

En aşağı tarihler budur. Abdülhamit, ancak felaketlerin getirdiği yıkımı 33 yıl geciktirebilmiştir. Bunun yanında yıkım onun devrinde de devam etmiştir. Abdülhamit üzerinden kitap ticareti yapan Mustafa Armağan gibilere özellikle hatırlatmak isterim.

100 yıllık esaret neyi ifade eder?

Milli mücadeleden sırasında işgalden kurtulmamak üzere kaçanları!

Ama onlar için üzücü olan şudur: 100 yıllık sandıkları esareti ebediyen yaşayacaklardır.

Saymayı bıraksınlar.

Yok “İngilizler ile anlaşıldı.”, yok “İsrailoğulları kurdu.”, yok “Laiklik geldi.” vesaire… Hiç böyle duygu sömürülerine lüzum yok. Bir kere, “Cumhuriyet’i kuracaksak niye İngilizlerle savaştık?” diye soran ahmaklar vardır. Onlara İngilizlerin başında hala kraliyet ailesinin bulunduğunu hatırlatmak gerekir. “Laiklik başımıza dertler açtı.” diye toplumdan şikayet edenler de vardır. Onlara da biz soralım: Sokakta el ele tutuşanlar laikliğin zararlı bir getirisiyse, sidik-i şerif sevdalısı Cübbeli nedir? Kendine şirk köyü kurup sülalesine taptıranlar nedir? “Kimdir?” diye sormuyorum bakın, “Nedir?” diyorum. Bunlar nedir!

Sanıyorum başkanlık gelince, yüz yıllık dedikleri esaretten kurtulmak diye adlandırdıkları hayalleri şunlardır: Sibel Üresin’in istediği gibi çok eşli, sidik-i şerif sevdalısı, beşere tapan, kendisine yeniden “kul” diye hitap edilen, İngiliz’i, Yunan’ı hilafetin koruyucusu sanan ilkel bir toplum.

Daha fazlası da geliyor insanın aklına da… Aklımızı akılsızların hayalleriyle kirletmeyelim. Siz ezel-ebed esirsiniz. Sizi Mehdi de kurtaramaz.

Yüz yıldır esir olduğunu söyleyen adam, Mustafa Kemal’in zaferinden sonra memleketten kaçanlarla kalıp İstiklal mahkemelerinde sallandırılanların torunlarıdır. Önceki yazılarda birkaçından örnek vermiştik.

Nokta.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone