Kendini Mahkum Eden Millet

Eğer tarihimizi yalnızca övünme değil, özeleştiri yapmak niyetiyle de okursak, zannederim karşılaşacağımız ilk sonuçlardan biri, Türk’ün başka milletleri hakimiyeti alacak kudrette olduğu kadar, kendini de belli devirlerde karanlığa mahkum edecek nitelikte olduğunu görürüz. Öyleyse bu nitelik de kudrete dahil midir? Belki… Çünkü bu nitelik aynı zamanda, ilacın kendinde, kendi özünde olduğunu gösterir. Mesele bunu anlayacak kadar ufkumuzu aydınlatmaktır.

Nedir kendini mahkum etmek ve çareyi özünde saklamak? Kendini mahkum eden toplum, en başta kendi içinde fitneye düşmüş demektir. Dayanışma bitmiş, bilinçli ferdiyetçilik kendini bencil düşünceye bırakmış, menfaat ve menfaat grupları kol gezer olmuş, vicdanlar yitirilmiş, mahalle baskısı ve linç kültürü artmış, akılcılık bir kenara bırakılmış, cehalet revaç görmüş, alimler dışlanmış, okumanın önemi azalmış, hainle kahramanın yeri değiştirilmiş toplum, kendini mahkum eden toplumdur.

Tam bu noktada karşımıza iki türlü durum çıkar: Birincisi, siz gaflette olursanız, yani kendinizi mahkum ederseniz, demir parmaklıkları sıklaştıracak ve duvarları kalınlaştıracak düşman çok olur. İkincisi, bütün çareler yine bu toplumun kendisindedir. Yeter ki akıl ve mantık tekrar devreye girsin; öze dönüş başlasın ve eğitim önem kazanırken hurafeler söküp atılsın. Bugün geldiğimiz noktada, “hurafeler söküp atılsın” ifadesini kullandığınızda, bu, kimi kitlelerin zihninde bir “din düşmanlığı” algısı doğurmaktadır ki bu bir faciadır. Çünkü eğer toplumu hurafeler yönlendiriyor, diyorsanız, bu düşüncenizin sağlaması alacağınız tepkiyle olur. Dini bir basamak olarak gören, ticaretin en değerli metası haline getirmiş menfaatçilerin, menfaat gruplarının en büyük zararı işte budur.

Kendini mahkum eden toplumda her şey tersine döner. Teröristbaşı Fethullah Gülen’in sızlanmalarını hatırlayalım: “Şimdi Kur’an müslümanlığı diye bir şey çıktı!”. Pek çok “müslüman ruhban”, işte tam olarak bu kafadadır. Ne müslümanı olmalıyız? Kitab-ı Mukaddes mi? Tevrat mı? Zebur mu? Yoksa Buddha öğretilerini namaz duası olarak mı okumalıyız? Caminin ortasında ateş mi yakmalıyız? Evet… Tüm bunlar gülünç şeylerdir. Ancak unutmayalım ki somut olarak gerçekleşmemiş -ki o da kısmen- şeyler olabilir, zihniyette ise durum aynen böyledir. Aklımızdaki caminin tam ortasında Zerdüşt ateşi yanmaktadır. Bir yanımız futbol maçlarının sonuçlarına göre Türklüğü haykırırken, bir yanımız Türkçe konusunda duyarsızlaşmıştır. Her gelen bir şehit veya gazi haberinin daha fazla sorumluluk sahibi olmayı gerektirdiği unutulmuş, sosyal medyada intikam naraları ve yükselen sanatlı (!) şiirlerle yetinilmiştir. Öğrencisinden öğretmenine, doktorundan mühendisine, askerinden polisine, hakiminden savcısına, bakkalından manavına kadar herkes görevini en iyi şekilde yaparsa, millet olma bilinci hatırlanıp da gereği yapılırsa, işte o zaman sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız. Süslü şiirler, çoğu zaman insanların kendini kandırma, avutma aracıdır.

Medeni seviyesi yüksek bir toplum için, kendine ve çevresine saygısı olan bireyler yetiştirmek gerekir. Devletin milli eğitim sistemi, vatandaşa cumhuriyet rejimiyle yaşadığını benimsetmeli, onda bilinçli bir ferdiyetçilik meydana getirmelidir. Bilinçli ferdiyetçilik şudur: Kişinin, ne olduğunu bilmesi, okulla veya aile terbiyesiyle yetinmeyip kendini yetiştirmesi, yaşadığı ülkede ne gibi haklara sahip olduğunun farkında olması, en başta kul değil, vatandaş olduğunu bilmesidir. Böyle fertlerin yaşadığı bir toplumda, menfaat zümreleri iktidara gelemez; iktidarda bulunanlar menfaatlerinin peşine düştüğünde, onları alaşağı etmesini bilir. Yine böyle fertlerin yaşadığı bir toplumda, filanca devlet adamı gereğinden fazla maaş alamaz, iktidarından muhalefetine bütün siyasetçiler aldıkları maaşın hesabını verir.

Bilinçli fertlerin olmadığı toplumda, devlet adamlarının maaşını sorgulamak edepsizlik sayılabilir. Asgari ücretle kıt kanaat geçinen, desteklediği siyasetçinin lüks yaşamını, o siyasetçi için doğal bir hak gibi görebilir. Dahası, devlet adamları adeta “ruhban” sınıfına döner: Sorgulanamaz; sorgulanan dinin dışına itilir, yani vatan haini ilan edilir. Çocuklarını ısıtamadığı için intihar eden annenin hesabı sorulmaz. Atanamadığı için intihar eden öğretmenler dinsiz veya şovmen ilan edilir. Daha dahası, mevcut düzenin devam etmesi için aklın ve okumanın önemi azaltılır. Öğretmenlik mesleğinin kutsaliyetine sinsice saldırılır. Örneğin, bir haber sitesi, haftada en az bir kere, “Öğretmenden taciz!”, “Öğretmen veliye saldırdı!”, “Öğretmen öğrenciyi dövdü!” başlıkları atabilir. Bunun bir benzerinin asker ve polis haberlerinde yapıldığını görüyoruz: “Askerden vatandaşa şiddet!”, “Polis çıldırdı, adam dövdü!”. Bu haberlerin gerçek olmasından önemlisi, haberin başlığında son derece gereksiz bir meslek vurgusunun kullanılmasıdır.

Şöyle düşünebilirsiniz: “Bunlar kutsal mesleklerdir”. Haklısınızdır da… Ancak bu başlıkların bir getirisi vardır. Bu getirinin ne olduğunu, toplumun bu meslek gruplarından insanlara karşı bakış açısının ne denli değiştiğini gözlemlerseniz, anlarsınız.

Okumak ve çalışkan öğrenci olmaksa olağanüstü küçümsenmektedir. Çoğu dizide ya da filmde şöyle bir okul ortamıyla karşılaşabiliriz: Çalışkan öğrenci, aynı zamanda sınıfın en çirkini, hatta bazen ahlaksız ve çekemeyenidir. Asosyaldir; toplumun içine karışsa da kabul edilmez. Karşı cins ondan uzak durur, sınıfta herkes ona tepeden bakar, alay eder. En tembel, okulda en popüler ve yakışıklı olanıdır. Güzel giyinir, ahlaklıdır, sağlam karakterlidir. Herkes onu sever, herkes onun peşinden gider. Karşı cins ona deli olur.

Gerçekte de böyle olduğunu mu düşünüyorsunuz? O zaman verdiğim örnek amacına ulaşmış demektir. Zaman ilerliyor, teknoloji gelişiyor ve her dönemde hayatımıza yeni unsurlar dahil oluyor. Sözlü edebiyata yazılı edebiyat eklendiğinde, hayatımıza kağıtlar, kitaplar girmişti. Son zamanlarda televizyonlar, bilgisayarlar, telefonlar eklendi. Bunlar pek çok şey barındırdığı gibi, aynı zamanda “resimli, fotoğraflı edebiyat” da sayılabilir. Öyleyse zamanları aşan, çağdan çağa at süren Dede Korkut’u, ararsak bunlarda da bulabiliriz. Fakat bir şeyin farkında olarak aramalıyız: Gerçek Dede Korkut’un yanında, kötü niyetli, onun yerine geçmeye çalışan bir sahte aksakal vardır. Bunu ayırt etmeliyiz. Bunu ayırt edemezsek, dizi ve film senaryolarının önemli bir kısmında yer alan, okumayı ve okuyanı, çalışkanı aşağılama özelliği, gençlerin psikolojisini etkilemeye devam edecektir. Bununla birlikte ifade etmek isterim ki, herkes kitap okumayı sevmeyebilir; ancak herkes kitap okuyana, sorgulayan ve araştırana saygı duymak zorundadır.

Türkçe duyarlılığı yetersizdir. Yeterince fark edilmemiş olabilir, ama yakın zamanda bu duyarlılık yükselse de, yeniden zayıflamaya başlamıştır. Bu konuda çalışan kuruluşlar, sosyal medya sayfaları vardır. Onlara saygı duymakla birlikte şu tavsiyede bulunmak istiyoruz: Kelime uydurmak yerine, arınmış Türkçe için çalışalım. “Popüler” olarak nitelenen sosyal medya sayfaları, Youtube kanalları, kurum ve kuruluşlarla ünlüler dünyasına dalalım, işbirlikleri geliştirelim. “Like”, “post”, “follow”, “admin”, yerini, “beğeni”, “gönderi”, “takip” ve “yönetici” kelimelerine bıraksın. Mizah adı altında, hiçbir gereği yokken, “Filanca şey söz konusu olduğunda o, me” gibi ifadeler kullanılmasın. “Ben” yerine “me” kullanınca, gönderi daha çok güldürmemekte, aksine bilinçli insanları daha çok sinirlendirmektedir. Bunu umurunuza takmayıp aynı hatayı tekrarlama arsızlığına düşerseniz de unutmayınız ki, gülmeye ihtiyacı olanlar, sorumluluk sahibi insanlardır. Hiçbir sorumluluk üstlenmeyip bütün hayatını boş geçiren, telefonu elinden düşürmeden yaşayan kimseleri güldürmek marifet değildir. Hedef aldığınız, muhatap olduğunuz kitle seviyenizi belirler.

“Kelime uydurmak” yerine ifadesini kullandım. Bu, “üretmek” kavramının karşısında olduğumuz anlamına gelmesin. “Özçekim”, bir uydurma değildir, çok yerinde bir kelimedir. “Bilgisayar”, şahsi görüşümüze göre en güzel üretimlerdendir. Bunları millet de belli ölçüde benimsemiştir. Ancak milletin benimsemediği, çoğu kez de Türk dilinin yapısına, temeline aykırı şekilde türetilmiş kelimelere “uydurma” demek zorundayız. Uydurma kelimelerle yazılmış metinler, hiçbir zaman millete mâl olmaz; o uydurma kelimeleri çeşitli amaçlarla benimsemiş kitlelerin metinleri olur. Böylece adına ister jargon deyin, ister başka bir şey… Milletin benimsediğine dil denir. Çok fazla kelime uydurulursa ne olur? Karşılığı olmayan para basmak, parayı nasıl değersizleştiriyorsa ve buna develüasyon deniliyorsa, aynı şekilde, karşılığı olmayan kelime uydurup durmak da dili değersizleştirir. Dil duyarlılığını artırmaz, aksine itici bir durum olduğu için, duyarlılığı azaltır. Buna da dilde develüasyon dersek, sanırım yanılmış olmayız. Diğer yandan, 150 yıl öncesine takılıp kalmakla 2000 yıl öncesine takılıp kalmak arasında fark yoktur. Yazarken ya da konuşurken toplumda karşılığı olmayan bir dil kullanmak, düşünceyi beyin içinde hapsetmek ve beynin dil yeteneğini zayıflatmaktır. Dil en başta bir iletişim aracıdır. Onu bir çeşit dogma haline getirmek, yine dilin kendisine zarar verir.

Geçmişe takılıp kalmak da bir nevi mahkumiyettir. Bizde tarih, övünme ve hamaset aracıdır. Övünülecek, hamaset yapılacak bir tarihimiz olduğunu tartışılmaz; yalnız, bir konuda artık algımızı değiştirelim. Tarih, her şeyden önce ders almak için vardır. Sık kullanılan “Geçmişi bilmeyen geleceği inşa edemez” sözü, aslında bunun bir vurgusudur. “Fatih atam Avrupalıları korkutmuş” demekle gelecek inşa edilmez. Bu gerçekler, yalnızca heyecan verici, yani harekete geçiricidir. En parlak devirlerden en gerilimli devirlere kadar hataları arayıp bulmak, eldeki veriler ışığında sosyolojik tespitlerde bulunmak gerekir. Gelecek, zemin etüdü yapabilenler tarafından kurulmalıdır. Aksi takdirde, bakir bir ormana girip ona zarar verebilir, üstüne bir de ucube inşa edebiliriz.

Kendini mahkum eden toplum takıntılı olur. Bu takıntılık, şekilcilikle ortaya çıkar. Giyim ve kuşama göre kişileri yargılamak, böyle toplumlardaki en büyük yanlıştır. Fes giymek, kişiyi Osmanlı veya Osmanlı torunu yapmaz. Sakal bırakmak, cennetin anahtarı olsaydı, cennet Vikinglerle dolardı. Bıyık ve börk kişiyi daha çok Türk ve Türkçü yapsaydı, İslam öncesi hiçbir Türk hanedanı yıkılmazdı. Kapalılıkla veya açıklıkla inancın ya da modernliğin seviyesi belirlenseydi, okumanın, inanmanın, ahlaklı olmanın önemi kalmazdı. Şekli insanlar meydana getirir. Temelinde de coğrafi zorluklar vardır. Çöldeki bir Arap için beyaz ve geniş kıyafetler giymekten daha doğal ne olabilir? Başa takılan ilk başlık, acaba milliyeti veya dini ifade etmek için mi, yoksa güneşten korunmak için miydi? Sibirya’da yaşayan bir Türk’ten, Araplar gibi geniş kıyafetler giymesini istemek, ona zulmetmek değil midir? Ya Araplara çölde kürk giydirmek? İşte şekilcilik bunları zorunlu kılar.

Dahası, bir de bu kılık, kıyafet meselesinin “siyasi” tarafı vardır. Dini olduğu söylenen kılık ve kıyafet, bir zaman sonra siyasi bir üniforma halini alır. “Kim bendendir? Kim benim cemaatimdendir?” sorusunun cevabı, bazen de devlet büyüklerine ve laik düzene dolaylı tehdidin adı, işte bu kılık ve kıyafet meselesidir. Kılık ve kıyafette özgürlük başka, hangi dinden olursa olsun bir cemaat meydana getirip onu devletin karşısına koymak, kendi devletini yaratmak başkadır.

Mesele, kişinin yaşantısındadır. Mesele, kişinin zihniyetindedir. Mesele, kişinin eğitiminde, donanımında biter. Aksi takdirde bir börkle toplumlar aldatılır, bir sarıkla cemaatler yoldan çıkarılır. FETÖ, yakın tarihte olabilecek en güzel örnektir. Daha ne olsun?

Bir hapishane hücresinde çiçek olsun isterseniz, o hücreye en fazla kaç tane saksı koyabilirsiniz? Kendini mahkum eden toplumlar, doğayı korumaz, ona zarar verir. Vatanını çiçeksiz, kuşsuz bir hücreye çevirir. Yapıcı değil, yıkıcıdır. Bozulanı düzelten değil, daha da bozandır. Türk milletine yakışmayacak, yakıştırılamayacak yegane şey, bozgunculuktur. Mahkumiyet devam ederse, kendimize bozgunculuk yapacağız. Kısmen yapıyoruz da…

Vatanımızın bir yanında, rant elde etmek için doğaya saldıranlar; diğer yanında, bir doğa harikasına bira şişelerinden en iğrenç atıklara kadar her türlü çöpü sorumsuzca atan iblisler vardır. İsim önemli değil, yaygın bir hastalık olduğu için isim vermeden örnek vereceğim: Bir şehrimizde, o şehre güzellik katabilecek bir dere var. Merkez mahallelerinden birinin tam ortasından geçiyor. O derenin etrafında tarihi mezarlar, türbeler, tarihi camiler var. Kısmen de ağaçlar… Derenin üstünde ise çöp adına ne ararsanız var! Manzarayı görünce, insanın çevresini güzelleştirenin de, çirkinleştirenin de para olmadığını anlıyorsunuz.

“Modern” şehirlerimizden birinde ise şuna tanık olmuşluğum vardır: Devletin, biz gençler ve çocuklar için yaptığı basketbol ve futbol sahalarında halılarını asan kadınlar, oranın gerçek sahibi olan gençleri ve çocukları kovalarlardı! Cehalet, gençlerin ve çocukların hayatını karanlığa çevirir. Bir anne ve baba, çocuklarını villada yaşatamayabilir; ancak güzel bir çevre yaratmak, doğayı korumak, yerlere tükürmemek, bir villadan çok daha fazla mutluluk sunar. Hep “Ecdad böyle miydi?” diye yakınıp durur ya insanlarımız… Evet, atalar böyle değildi. Onlar, hem din hem de milliyet açısından edep, adapla yetiştirilmişlerdi. Parlak, mutlu ve huzurlu zamanlarımız, hep böyle atalarımızın zamanlarıdır. Bırakalım gençleri, çocukları… Sokak hayvanlarına, hatta yabani hayvanlara nasıl davranıldığını, yerli ve yabancı vesikalardan öğrenebiliyoruz.

“Parlak, mutlu, huzurlu zamanlar” ifadesiyle, neyi kastettiğimiz de anlaşılmış oluyor. Bir toplumda kültür, edep, ahlak seviyesi yüksekse, toplum dayanışması varsa, yıkıcılık yerine yapıcılık vardır. Yapıcı toplumlar, en ufak bir şikayette, devleti ya da sistemi yıkmaya kalkışmazlar. Çözüm en önce sistemin içinde aranır. Üstelik, çözüm aranıyormuş da bulunamıyormuş gibi yapılmaz! Kendi mahkumiyetimiz, sisteme mâl edilmez! Suç, vatanı kurtarıp devleti kuranlarda bulunmaz! Öyle toplumlarda “Din elden gidiyor”, “1000 yıllık müslümanız” gibi hamasi söylemler de karşılık bulmaz. Yeter ki ahlak ve kültür seviyesini yükselten ve koruyan eğitim anlayışı muhafaza edilsin; bir o kadar da dünyadaki gelişmelere ayak uydurulsun. Aksi takdirde, başarı getiren unsurlara bağlanmak, başarı hastalığına kapılmaktır ki bu noktada da zamana mahkum olursunuz. Geri kalırsınız. Osmanlının yaşadığı hastalıklardan biri de tam olarak buydu.

“Bencil düşünce” nedir? Bencil düşünce ya da bencil ferdiyetçilik, bilinçli bir fert olmanın tam zıttıdır. Böyle bir karakterin temelinde menfaat vardır. Menfaatçilik, kusursuz itaatçiliği gerektirir. Böyle bir ortamda, düzenin değil kaosun hiyerarşisi oluşur. Bunun sonrasında menfaat grupları meydana gelir. Menfaat grupları, daima diğer menfaat gruplarıyla mücadele halindedir. Bu mücadele, toplum kanseri yaratır. Toplum kansere yakalandığında, güçlüler güçsüzü ezer. Kanun hakimiyeti değil, kanunla hakimiyet söz konusu olur.[1] Fedakar fertlerin sırtında yükselen toplum ve devlet imkanları, tek bir grubun veya birden fazla grubun menfaatine sunulur. Vatandaş bir alır, bencil fertler on…[2] “Gazi” anlayışı bile değişebilir: Filancasının derneğine üye iseniz, 15 Temmuz gazisi olmak çok kolaydır. Dizinizi yaralamanız yeterlidir. Güneydoğu gazisi iseniz, bir mayında yaralanmak bile gazilik sayılmayabilir. Dahası, maaşlar bile fark eder! Abarttığımızı düşünen varsa, haber arşivlerini karıştırsın bakalım.

Hatırlayalım: Büyüklere saygı, küçüklere sevgi iyi bir şeydir. Güleryüz, anlayış ve sabır; tahammülsüzlük, saldırganlık, asık suratlılıktan daha iyi bir çözümdür. Ticarette güvenilirlik zirveye çıkarır. Eksik tartanın zenginliği dönemliktir. Vatan, millet, devlet için ortaya atılmış her türlü samimi fikir, anlayış ve saygıyı hak eder. Kutsaldır. Okumak, araştırmak, sorgulamak, yerli yerinde şüphe etmek iyidir. Kelime dağarcığını genişletmek, insanın şahsi dünyasını genişletir. Doğayı ve çevreyi korumak, villa sahibi olmaktan kolaydır.

İnsanı özgürleştiren, doğru olana zıt gitmek değil, hür iradeli olmaktır. Esas özgürlük, kafaların içindedir. Aklı, fikri, vicdanı hür olmayan bir kimse, dışarıda da olsa esirdir. Aklı, fikri, vicdanı hür bir kimse, içeride de olsa özgürdür. Türklüğün karakteridir, özgürlük…

Ve unutmayalım: Türk’üz. Türk olmak, büyük sorumluluk yükler. Ne mutlu bu yükü taşıyanlara.

[1] Osmanlı’da başarı hastalığı ve menfaat grupları, yine kanunla hakimiyet konuları ve daha fazlası, Prof. Dr. İskender Öksüz tarafından ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Bkz. “Niçin Geri Kaldık? Tarih-Devlet-Ekonomi-Yönetim”, Panama, 2017; “Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler”, Panama, 2017.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone