Küreselleşmenin Akciğerlerine Yapışan Virüs

Aklını kullananlar için her felaket bir derstir. Kurnazlık yapanlar vatandaşı nasıl dolandıracaklarını, idealist davrananlar nasıl tedbirler alacaklarını düşünür. Kapınıza elinde spreyle sağlıkçı kılığında gelen dolandırıcı, her savaşta kan emip sermayesini güçlendiren demokrasi havarisi kılığındaki büyük dolandırıcının larvasıdır. Bunların bir de bir önceki yazımızda değindiğimiz dogmatik dostları vardır. Herkesin inandığı tanrıya değil, kendi içinde taşıdığı tanrıya tapınan ve içindeki tanrıya kıyameti koparttırmaya çalışan dogmatikler, gönüllü virüs taşıyıcısı gibi davranarak asırlar önce ölmüş insanların dirilip başa geçmesini sağlamaya çalışıyor.

Bizim görüşümüze göre dünyada iki türlü küreselleşme vardır: Biri, doğal yollarla gelişip yayılıyor. Diğeri ise yapay yollarla teşvik ediliyor. Birincisine tarih boyunca kimse karşı koyamamıştır. Ona karşı koymaya çalışanların sonu her zaman felaket olmuştur. İkincisi ise, salgını kendi “yeni dünya düzeni” için kontrol altına almaya çalışanların kontrol altına almaya çalıştığı yapay kavramdır.

Milli devletlerin karşısındaki en büyük tehlike işte bu yapay küreselleşme olmuştur. Ülkelerin mal varlığına göz diken emperyalistler, samimiyetsiz hümanist söylemlerle milli üretimi baltalamaya, insanları birer işçi, devletleri şirket ve banka, kendilerini de patron durumuna getirmeye çalışmıştır.

Küreselleşmeyi kontrol altına almak için birtakım mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bunlar devletlerin bir araya geldiği oluşumlar olabilir ya da insanlığa hizmet etme iddiasıyla kapitalistler tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşları olabilir. Özelleştirme bunların olmazsa olmazı, hümanizm ise en tehlikeli ve birinci maskesidir. Korona virüsünün yarattığı kriz ortamında bunların gerçek yüzü olabilecek en acı şekilde açığa çıkmıştır: Bütün dünyayı kapitalizmin işçisi durumuna getirmek isteyenlerin kurduğu bu mekanizmalar çökmüştür.

Açıkça görülüyor ki dünya devletleri insanlığı tehlikeye düşüren bu virüse karşı kendi imkanlarına dayanmaya çalışmaktadır. İtalya ve Almanya çeşitli şirketleri millileştirmeyi gündemine alıyor. Çin zaten BM üyesi olmasına rağmen dışarıya karşı kendine yetmeye, krizi kendi imkanlarıyla çözmeye çalışıyor. Çin, BM üyesi olmasına rağmen talep etse de istediği yardımı zaten göremez. Çünkü tekrar ifade etmek gerekir ki yapay küreselleşmenin mekanizmaları olan uluslararası yapılar çökmüştür.

Bu mekanizmaların çökmediğini düşünelim. O halde yine emperyalizm fırsatçılığıyla karşılaşıyoruz: Teslim ol; istediğin maske olsun, ilaç olsun. Yine de bu ihtimali güçlü bulmuyorum. Uluslararası krizlerin ilk çözümü her zaman ülkelerin kendi içindeki milli çözümlerine dayalıdır. Milyarlarca insana tek bir merkezden ilaç, maske vb unsurları yetiştirmek kanaatimce imkansızdır. Tek merkezden, tek bir gruptan, tek bir şahıstan çözüm beklemek her yönden kayıpların artmasına neden olacaktır. Bir tek çözüm merkezi yerine birden fazla çözüm merkezi bu tarz krizleri çözebilir.

Türkiye ve Batı medyasının haber programlarını ele alalım. Dikkatle izlediğimiz zaman açıkça görülmektedir ki Türkiye’deki haber programları, Avrupa ve Çin’deki durumun vahametini anlatmakta, başka ülkelerin zor durumda olduğunu ve ciddi sıkıntılar olduğunu dile getirmektedir. Avrupalı haber kaynakları ise seyahat yapmama uyarılarının yer aldığı haberleri Türkiye fotoğraflarıyla servis etmektedir.

Soruyorum: Hani sizin uzaylılara karşı birleşen dünya milletleri senaryolarınız? Hani milliyetçiliği kınayan paganist, spiritüalist ve hümanist ütopyalarınız? Hepsini kendi ellerinizle yerle yeksan ettiniz.

***

Yakın zamanda sayın Süleyman Soylu bir açıklama yaptı ve maske stoklayanları tespit ettiklerini, bunlar piyasaya sürülmezse fabrikalara el koyacaklarını açıkladı. Sayın Soylu İçişleri Bakanı olduğunu unutuyor mu? Yerel seçimlerde muhalefetin aleyhine belgeler olduğunu söyleyerek muhalefeti tehdit etmiş, gereğini yapmamıştı. Bugün de stokçuları tehdit ediyor, gereğini yapmıyor. Suçu tespit ettiğiniz anda gereğini yapacaksınız. Bakan tehdit etmez, etmemelidir. Tanıdığım her meslek grubundan insan isyan ediyor: Suç tespit ediliyor da gereği neden yapılmıyor?

İki türlü ihbar vardır: Biri, suçluyu ihbar; diğeri, suçluya ihbar. Sayın Bakan, İçişlerinin başında bulunuyor. Vatandaş mı burayı basıp suçluyu yakalasın? Salgın daha kötü bir vaziyet almadan gereği yapılmalıdır.

Buradan hareketle çok daha açık bir gerçeğe geliyoruz.

Özelleştirme

Mevcut iktidar iş başına geldiği 2002’den beri uyarılmaktadır. Özelleştirme, devletin sahibi olduğu fabrika vb unsurların, ayrıca toprak satışlarının sakıncalı olduğu, bunların yabancılara satılmasının son derece tehlikeli sonuçlar ortaya çıkaracağı uyarılarına rağmen tüm hızıyla sürdürüldü. Devlete yük olmaksızın seri üretime geçebileceğine dair bizzat devletin rapor tuttuğu tank palet fabrikası “kiraya verildi”. Ne denildi: “Sattık diyorlar, satmadık; 25 yıllığına kiraya verdik.”

Şeker fabrikaları konusunda nasıl bir tavır ortaya konduğu, neler yapıldığı malum.

1996 yılında Hıfzısıhha’nın aşı üretimi çağın gereklerine uyamadığı gerekçesiyle durduruluyor. 2011 yılına kadar üretim yapılamıyor ve nihayet 2011’de Hıfzısıhha Enstitüsü kapatılıyor.

Şunu unutmayalım: Özelleştirmenin altyapı konusundaki ilk bahanesi, “çağın gereklerine uymayan kurumların özelleştirilmesi” düşüncesidir. Eğer özelleştiremezlerse de kapatırlar! Ancak “Haydi gelin, burayı ıslah edelim, düzenleyelim” demezler.

Neden?

Türkiye’deki özelleştirmeleri anlayabilmek için, 90’ların sonunda Türk Demokrasi Vakfı’na aktarılan dolarların ne maksatla kullanıldığını araştırmak gerekir. Mustafa Yıldırım, “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabında bunları ve daha fazlasını resmi belgelerle ortaya koymuştur. Özelleştirme politikalarının Türkiye’de Kemal Unakıtan’la, “babalar gibi satan” rahmetlik şahısla özdeşleşmiş olması bir yana, uluslararası alanda en büyük savunucularından biri George Soros’tur.

İster yerli sermaye için olsun, ister yabancı sermaye için olsun; bir devlet, özel teşebbüsü desteklemekle beraber kendi de üretmek zorundadır. Vural Savaş’ın “Satılmışların Ekonomisi” isimli kitabında, hangi yıl, hangi milletten ekonomistler ve siyasetçiler Atatürk’ün karma ekonomi modelini bilinçli-bilinçsiz uygulamış, hepsi belgeleriyle anlatılmaktadır. Oysa yapay küreselleşmenin mimarları karma ekonomi modelini kötülemekten geri durmuyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün devletine, yani fabrika ayarlarına geri dönmek zorundayız! İç ve dış politikada bu artık hayati bir önem kazanmış ve asıl bu noktada beka sorunu ortaya çıkmıştır. Hukukun üstünlüğüne dayalı, laiklikten taviz vermeyen, Türklüğün çıkarlarını merkeze alırken diğer yandan da Türkiye’nin lehine paktlar kurabilen, karma ekonomi modelini uygulayan Türkiye huzuru bulacaktır.

Küreselleşen modern (!) dünyada ABD’de de, İngiltere’de de, diğer birçok devlette de siyasetçiler milli çıkarlara göre değil, kendilerine oy getiren grupların isteklerine göre söylem, politika ve strateji geliştirmektedir. Türkiye’deki siyasetçiler de bunlar gibi hareket etmektedir. Devlet adamı başka, siyasetçi başkadır, diye düşünmekle haksız mıyız? Değiliz; günümüz siyasetçileri artık cenazelere bile fotoğrafçılarla gidiyor, “çağın gerekleri” düşüncesiyle “imaj maker” danışmanlarıyla çalışıyor ve tarikatları, cemaatleri mutlu etmek için salgında bile ziyaretlere gidiyor, el öpüyor, devletin düzenine aykırı söylemlerde bulunmaktan çekinmiyor.

İran’ın bile yapmadığını yapıp Suudi Arabistan ve Afganistan’la birlikte evrimi ders müfredatından çıkaran üç ülkeden biriyiz. Milli eğitimin yerini din temelli eğitim aldı. EBA uygulamasının sonuçlarını daha ilk günden gördük. Çocuklara idam görüntüleri izletmekten çekinmeyen bir sistem, gelecekte planlanan “Afganistan’a dönmüş Türkiye” modeli için sadece bir örnek sunmuştur. Bize tepeden tırnağa bilim temelinde milli eğitim lazımdır.

***

15 Temmuz 2016’da “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır” sözlerini hatırladık.

Bugün, Suriye’de onun öğütlerini hatırlıyoruz. Salgın oluyor, bilime verdiği değeri ve attığı adımların gelecek için önemini hatırlıyoruz. Öte yandan, Kürt açılımı çöktü. Fethullah Gülen ve başında bulunduğu örgütün terörist olduğu geç de olsa kabul edildi. Özelleştirmenin ne olduğunu, ilaç ve aşı sektöründen anlıyoruz. Yeterince üretemeyen devlet maskeye muhtaç kalır; sağlıkçısını da, hastasın da, potansiyel hastaları da aynı muhtaçlığa sürükler! Ekonomisi dağılır ve sokağa çıkma yasağı ilan etmekte diretir.

Çöken binlerce yalandan biri: “Almanya bizi kıskanıyor”.

İlk etapta salgına karşı 600 milyar doların üstünde bir bütçe ayıran Almanya’nın bizi kıskanmadığını da bugün anlamanız gerekirdi. Şunun şurasında bir, bir buçuk ay evde durmamız gerekiyor ve kişi de değil, ihtiyacı olan aile başına 1000 TL ödemekten kaçınıyoruz.

Şehit veriyoruz, sorumluları soruyoruz, “Birliğe ihtiyacımız var” diyerek kaçıyorlar. İyi niyetli vatandaşlar da birliğe ihtiyaç duydukları için sorumlu aramaktan vazgeçiyor. Salgın oluyor, sorumluları soruyoruz, gerek olduğu ölçüde şeffaflık istiyoruz, buna bile yine “Birliğe ihtiyacımız var” diye cevap veriyor ve kaçıyorlar. İyi niyetli vatandaşlarımız yine sorumlu aramaktan vazgeçiyor, aklını kullanan insanları uyarıyor: “Birliğe ihtiyacımız olan şu günlerde…”

Efendiler, son 300 yılın hangi gününde birliğe ihtiyacımız olmamıştır? Bu memlekette sorumluluğun bedelini ödeyecek bir tek yetkili, ister iktidar olsun ister muhalefet, bir tek yetkili yok mudur? Böyle bir ülkede her şeyin faturası önceden uyaran, tehlikeyi gösteren insanlara kesildi, kesiliyor. Çok geçmeden fatura ödeyenlerin yasını tutuyor, sözde utanıyor ve “Haklıymış” diyoruz. Bu bir döngüdür ve bu döngüden kurtulmak için başkalarının aklını değil kendi aklımızı rehber kabul etmemiz şarttır.

Bizim her daim birliğe ihtiyacımız vardır. Normal şartlarda ülke üstünde söz sahibi olanların uygulamakta olduğu siyaset milletimizi ayrılığa sevk etmektedir. Bugün birlik olmamız gerekiyor dün neden birlik değildik? Biz, ortak düşman bulana kadar birbirine düşman olan binlerce ayrı parça mıyız? Yoksa her daim birliğini koruması gerektiğini bilen, Türklük şuurunu taşıyan, bilime önem veren bütün bir millet miyiz?

Önce bunun kararını verelim. Sonra her şey yoluna girecektir.

Bir Teşekkür

Milletimizin sağlığı ve güvenliği için gecesini gündüzüne katan, ailesinden günlerce ve hatta belki de bir ömür ayrı kalmayı göze alan sağlıkçı, asker, polis, istihbaratçı, idareci, bilim insanı tüm kahramanlarımıza teşekkür ederim.

Bu ülke için bedel ödemiş ve ödemekte olanlara en büyük teşekkür, uğruna bedel ödedikleri milli birliği korumak ve aziz vatanımıza sahip çıkmaktır. Vatana sahip çıkmak demek, onun üstünde yaşayan her canlının yaşam hakkına saygı duymak, onun doğasını korumak, kirletmemektir. Vatan sevgisinin temeli budur.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on TumblrEmail this to someone